YAZINIMIZIN BÜYÜK USTASI: YAŞAR KEMAL

YAZINIMIZIN BÜYÜK USTASI: YAŞAR KEMAL

Bu yıl Uluslararası Çukurova Sanat Günleri’nin dokuzuncusunu gerçekleştiriyoruz.

Birkaç yıldır vermekte olduğumuz Çukurova Ödülü’nü bu yıl, sadece ülkemizin değil, tüm dünyanın yakından tanıdığı büyük değerimiz Çukurovalı Yaşar Kemal’e veriyoruz.

Geçtiğimiz Şubat ayında Almanya’nın Frankfurt kentine yolumuz düşmüştü. St. Paul Kilisesi’ni gezerken, kilisenin duvarına kazılmış isimler dikkatimi çekmişti. Onlarca isim arasında iki Türk yazarın adını görünce sevinçten uçmuştum. Bunlar Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk’tu.

Her ikisi de Alman Yayıncılar Birliği Barış Ödülü’nü almış ve Frankfurt Kitap Fuarı’nda ödüllerini almışlardı. Bu ödülü alan yazın ustalarının adları da kilise duvarına konuyordu.

Nobel’den sonra en büyük yazın ödülü olan bu ödül, 1950 yılından bu yana veriliyor ve tören bu kilisede gerçekleştiriliyor. Çünkü kilise Alman siyasi tarihinde önemli bir yere sahiptir: Frankfurt Ulusal Asamblesi, 1848 yılında bu kilisede toplanmıştı.

Yaşar Kemal, ödül töreninde, Frankfurt Belediye Başkanı Petra Roth ve ünlü Alman yazar Günter Grass’ın “övgü” dolu sözlerinden sonra yaptığı “teşekkür” konuşmasında, “Ben bir edebiyat adamıyım. Edebiyata başladığımdan bu yana insanlar için elimden ne geldiyse yapmaya çalıştım” dedi. Sık sık alkışlarla kesilen konuşmasına şöyle devam etti: “İnsanların içindeki yaşama sevinci ölümsüzdür. Ben ışığın, sevincin türkücüsü olmak istedim her zaman. İstedim ki benim romanlarımı okuyanlar sevgi dolu olsunlar, insana, kurda kuşa, börtü böceğe, tekmil doğaya. Ve bu görkemli kültür toprağının üstünde oturan ülkemin insanlarının böyle kalmayacaklarına, bu verimli kültürler toprağını yeniden yeşerteceklerine, gerçek bir demokrasiye er geç kavuşacağımıza ve dünyada demokrasi mücadelesi veren ülkelerin demokrat halklarına yardım edeceğimize inanıyorum.”

Bence bu sözler büyük ustanın kaleme aldığı onlarca yapıtın bir özeti sayılır.

Doğrusu, bu topraklara aydınlığı katmış, bu topraklara sevgi ve barışı katmış, Yaşar Kemal gibi bir aydınımızın çağdaşı olmanın,  onunla aynı coğrafyada yaşamının gururunu bir kez daha taşıdım.

Yaşar Kemal, yazınımızın en büyük odaklarındandır. Onu anlamadan romanımızın, öykümüzün serüvenini anlamak oldukça zordur. Kısaca, yazınımıza ilgi duyanlar Yaşar Kemal’i kavramak zorundadırlar.

Yaşar Kemal, tıpkı Ruhi Su gibi, Yılmaz Güney gibi, Van’dan Çukurova’ya göç etmiş bir ailenin çocuğu.

Aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü’ne yakın Muradiye ilçesine bağlı bir köyden olan ailesi Birinci Dünya Savaşı’ndaki işgal yüzünden uzun bir göç süreci sonunda Adana’nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite  köyüne yerleşmişti. Yaşar Kemal, kendisinin de sıklıkla ifade ettiği gibi Kürt’tür. Küçük yaşta bir kaza nedeniyle bir gözünü kaybeden Yaşar Kemal 5 yaşındayken babasının Hemite Camii’nde namaz kılarken öldürülmesine tanık oldu. Burhanlı Köy İlkokulu’nda başladığı ilköğrenimini Kadirli Cumhuriyet İlkokulu’nda tamamladı. Adana’da ortaokula devam ederken bir yandan da çırçır fabrikasında işçilik yaptı.   Yirmiye yakın işte çalıştığı bu yıllarda, en uzun işi beş yıl üst üste yaptığı çeltik tarlalarında kontrolörlük oldu. Bu arada 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı.

Cumhuriyet Gazetesi’nde röportaj yazarlığı ile başladığı gazeteciliği fıkra yazarlığı ve kurduğu yurt haberleri serisinin yönetimi ile sürdürdü. 1973’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna katıldı ve 1974-75 yıllarında ilk genel başkanlığını üstlendi.

Yazar küçük yaşlarda halk edebiyatına ilgi duydu; saz çalmaya, türkü söylemeye ve destanlar anlatmaya başladı. Yöredeki halk ozanlarıyla karşılıklı atışmalar yaptı.  Kütüphanede çalıştığı dönemde eski Yunan klasiklerinden Çukurova tarihine kadar pek çok kitapla tanışma olanağı buldu. Bu sıralarda Orhan Kemal’le de tanıştı. İlk öyküleri “Bebek”, “Dükkâncı”, “Memet ile Memet” 1950’lerde yayımlandı. İlk öyküsü “Pis Hikâye”yi ise 1944’te,Kayseri’de askerliğini yaparken yazdı. Gözleme dayanan bu ilk öykülerinde konularını Çukurova ve Çukurova insanından aldı; bu yöre insanlarının ekonomik sıkıntılar ve güç doğa koşullarındaki savaşımını insan-doğa-çevre ilişkisi içerisinde ele aldı; giderek uzun öykülere yöneldi.

Cumhuriyet Gazetesi’ne girdikten sonra Anadolu insanının sorunlarını dile getirdiği dizi röportajları ile tanınmaya başladı: “Yanan Ormanlarda Elli Gün” (1955), “Çukurova Yana Yana” (1955). “Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” (1955), “Peri Bacaları” (1957). 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Sarı Sıcak’ta da yer alan “Bebek” öyküsünün Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlandığı dönemde yazarın imzasına olan merak giderek artmaya başladı. 1953-54’te Cumhuriyet’te tefrika edilen ilk romanı İnce Memed ise büyük ilgi uyandırdı. Roman, ağa baskısı karşısında dağa çıkan eşkıya İnce Memed’le anlatır.

Yazarın İnce Memed adlı romanı yaklaşık 40 dile çevrilerek yayımlandı. Diğer romanları da çok sayıda yabancı dile çevrildi; kitaplarının yurtdışındaki baskısı 140’tan fazladır. Bu bağlamda uluslararası bir üne sahip olan Yaşar Kemal ilgili kurum ve kişilerce Nobel Edebiyat Ödülü’ne de aday gösterilmiştir.

Yazın ustamızı bir kez daha saygıyla selamlıyorum.

(Not: Bu yazı 2015 Çukurova Ödülü için hazırlanan “Yaşar Kemal Kitabı”nda yayınlanmıştır)

SON DESTANCI SONSUZLUKTA…

SON DESTANCI SONSUZLUKTA…

Çukurova’nın sazlıkları, bükleri, fundalıkları, meşelikleri, ören yerleri, pamuk kozaları, buğday başakları ”Büyük Usta”nın büyülü soluğuyla serinleyemeyecek artık.

Ne diyordu? “O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler.”

Ancak o hep burada olacak.

O “güzel adam”ın “sözcük atı”, edebiyatımızın bozkırlarında, dağlarında, vadilerinde, ovalarında, koyaklarında, ırmak boylarında, dere yataklarında sonsuzca gezinip duracak.

Kendi deyişiyle o, “İnce Memed” gibi bu yeryüzünün “mecbur insan”ı olmayı hep sürdürecek.

Onun dil ve vicdan birikimi, bu ülkenin karanlık göklerini gündüz gece ışıtacak.

Sendikamızın kurucu başkanı, ilk başkanı olarak yazarların örgütlü savaşımı için, halkının özgürlüğü için verdiğin emeği de unutmayacağız.

Işıklar ve sözcükler içinde uyu Koca Usta!

TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI

 

“Öykü Yaşamı Yeniden Yaratır”

   Bugün 14 Şubat, Sevgililer Günü ile Dünya Öykü Günü…

       Her ne kadar kapitalizmin tüketimi artırmak için kullandığı ve Batı kültürünün doğurduğu bir gelenek olsa da tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de milyonlarca kişi 14 Şubat’ı Sevgililer Günü olarak kutluyor.

       Ben de tüm sevenlerin bu gününü yürekten kutluyorum.

      Bugün, ülkemizde ve dünyanın bazı ülkelerinde  “Dünya Öykü Günü”  olarak da kutlanmaktadır. Aslında bunun temelleri 1980′li yıllarda atıldı.

      ODTÜ Edebiyat Kulübü’nde, öyküleri duvarlarda sergileyen gençler, aralarında “öykü militanı” diye tanımladıkları Özcan Karabulut’un girişimleriyle Nisan 1996′da Düşler Öyküler dergisini çıkardılar. Aynı yıl 1. Ankara Öykü Günleri yapıldı. Bu etkinlik, Türkiye’nin Çanakkale, İzmir, Antalya, Antakya, Diyarbakır gibi değişik illerine, Kıbrıs’a,

      Avrupa’nın Almanya, Hollanda gibi ülkelerine sıçrayarak geleneksel bir etkinliğe dönüştü.

      Sayın Karabulut’un kaleme aldığı, Öykü Günü gerekçesi şöyle:

      “İnsan, öyküsüyle var…

      İnsan, öyküleriyle uzanıyor geleceğe.

      Tıpkı geçmişi öyküleriyle saklayabildiği gibi.

      Dünyanın dört bir yanındaki insanları birbirine-sınırlara ve ulusal kimliklere aldırmaksızın yaşanan öykülerin benzemezliği kadar benzerliği de bağlıyor.

      Dünya barışı, evrensel adalet anlayışı, paylaşımcı dünya görüşü dinamizmini yaşanan öykülerin anlaşılır ve aktarılır olmasıyla kazanıyor.

      Bu yüzden, “insan”ı dünyaya ve insanlara, geçmişe ve geleceğe açan öyküyü dünyanın dört bir yanında, 14 Şubat “Dünya Sevgi(liler) Günü”nde, “Dünya Öykü Günü” olarak kutlamayı öneriyoruz.

      Bu kutlama, öykünün ve insanın doğasına çok yakışacaktır.

      Türkiyeli yazar Sait Faik’in dediği gibi,”Bir insanı sevmekle başlar her şey.”

      2015 Dünya Öykü Günü Bildirisi’ni bu yıl Murathan Mungan kaleme aldı. Sayın Mungan’ı bildirisi kısaca şöyle:

      “Öykünün, şiirin, romanın, tiyatronun, kısacası sanatın günümüzde öldüğünü söyleyenlerin doğayı da, insan doğasını da yeterince tanımadıkları söylenebilir. ‘Varoluş’ ile ‘kayıtları’ arasında insanlık tarihi boyunca gelişen kopmaz bir bağ oluşmuştur artık. Sanat, bir varoluş sorumluluğudur.. Kim olursak olalım, nerede ve nasıl yaşarsak yaşayalım, hepimizin bir tek hayatı vardır. Herkesin ömrüne mühürlenmiş tek bir hayatı. Edebiyat ve sanat, bizi o biricik olan hayatımızın dışına çıkararak bize başka hayatların ve varoluşların kapılarını açar, bizimkine benzeyen ve benzemeyen öykülerle tanıştırır. Bizi başkalarının yerine geçirerek çoğaltır, ruhumuzu, aklımızı, iç dünyamızı zenginleştirir. Başkalarını tanıdıkça yabancı dediklerimize, öteki, hatta düşman bildiklerimize karşı duyduğumuz korkuları yeneriz. Edebiyat, dünyayı farklılıkların zenginliğinde, benzerliklerin ortaklığında buluşturup yeryüzünün dört bir yanına dağılmış insanları birbiriyle kaynaştırır. İyi edebiyat bize içgörü kazandırırken zevkimizi inceltir, ruhumuzu soylulaştırır.

      ‘İyi edebiyat…’

      İçinde yaşadığımız toplum barındırdığı sırlarla herkes için bir anlamda buzdağıdır. Gündelik yaşamın ‘görünür’ kuralları içinde yaşarken, buzdağının bize ‘göründüğü’ kadarıyla yetiniriz. İyi edebiyat bize bu buzdağının sırlarını açar. Sayfaların arasından vuran aydınlıkta dünyayı, hayatı, insan ilişkilerini başka türlü kavrar, o güne değin bize öğretilmiş, ezberletilmiş, dayatılmış olan olguları gözden geçirme, değerlendirme, sorgulama fırsatları yakalarız. Değişimin, dönüşümün, yenilenmenin, yerine göre kendini yeniden inşa etmenin kapılarına açılan fırsatlardır bunlar. (…) Öykü bir edebiyat kıymetidir. Benim için iyi bir edebiyat okuru, aynı zamanda öykü seven okur demektir. İyi bir öykü düzayak açıklamalara indirgenemeyen, çiğ ışıkta dağılıp çözülmeyen kendine özgü bir büyüye sahiptir. Konusunu iyi bildiğimiz, kişilerini tanıdığımız öyküleri yeniden dönüp okuma isteğimizde o büyüyü yeniden yaşamak arzusu yatar. O büyünün içinde pek çok şey vardır: Dilin lezzeti, sözün derinliği, yaratılan atmosferin etkisi, ayrıntıların gücü, metnin su geçirmez dokusu, hayal gücümüzü kışkırtan tasarlanmış boşluklar ya da sessizlikler, okurun algı sahasına bırakılmış, her okuyuşta yeniden anlamlandırılabileceği ipuçları… Kuşkusuz bu çeşit iyi bir öykünün tadına gündem takipçisi kitap tüketicileri değil, has edebiyat okurları varır.

 ‘Sözün geleceği’

      Öykünün geleceği sözün geleceğidir. Dünyanın neresinde olursa olsun, sözü, meselesi, estetik kaygıları olan edebiyat, insanın aklını, ruhunu zenginleştirmeyi, içini güçlendirmeyi, her tür karanlığına direndiği dünyayı güzelleştirmeyi ve okuruna ancak iyi edebiyatın verebileceği hazzı vermeyi sürdürecektir. Dilerim ülkemin öykücülüğünde de yakın ve uzak tarihimizin gömülü kalmış hikâyeleri, sırları, yeterince dillendirilmemiş gerçekleri, seslendirilmemiş hayatları, yasak bilinmiş aşkları bundan böyle daha çok yerini alır. Öykücülüğümüzün köklü geleneğini bugüne bağlayan köprüde pek çok yazarın adı, yıldızı ışıyor. Geçmişten günümüze öyküleriyle elimizden tutan öncüleri, ustaları,  zamanında kadri bilinmemiş kıymetleri şükranla anıyor, edebiyatın öykü takımadasında yıldızı parlayan genç öykücüleri dostlukla selamlıyorum.”

      Edebiyat, insanlar arasında bir iletişim öğesidir. Sanatla ilgilenen insanlar, ortak bir yerde birleşirler, birbirlerini daha çok severler. İnsanlar birbirlerini severlerse, dünya daha güzel olur.

       Sevgiyle kalın!

 

      18 Şubat Çarşamba günü saat 16.00′da sendika/ dernek binamızda Antakyalı öykücülerin katılımıyla, Dünya Öykü Günü etkinliği yapılacaktır. Tüm edebiyatseverleri aramızda görmek isteriz.

2015’e Girerken Umutlarımız (II)

2015’e Girerken Umutlarımız (II)

2014′ü geride bırakıp 2015’i büyük bir coşkuyla karşıladık.  2014 yılı, sanat/edebiyat dünyasına neler getirdi? Kısa bir değerlendirme yapacağım.

İstanbul’un en önemli sahnesi olan Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) Gezi Direnişi’nin ardından polis karakoluna dönmesi, Devlet Tiyatroları’nın Ankara’daki önemli sahneleri olan Akün ve Şinasi’nin satılması, kültür sanat açısından acı veren olaylardır. AKM’nin başına gelenler,  dünyada şaşkınlıkla karşılandı. Bu acı örneklerin yanında, “Kış Uykusu” filminin Altın Palmiye ödülü kazanması ve Cumhuriyet Operası’nın bir övüncü olan İDOB yapımı “Kötülüğün Döngüsü”nün Macaristan’daki uluslararası yarışmadan 4 ödülle dönmesi, karartılmak istenen Türk sanatının ışıkları oldu.  Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, sanatçı Candan Erçetin’e kültür alanında iki ülke ilişkilerine katkılarından dolayı ‘Kültür ve Sanat Nişanı’ verdi. Bu olay da sanatımız açısından onur vericidir.

Nobel ödüllü dünyaca ünlü yazar Gabriel Garcia Marquez 87 yaşında evinde vefat etti. İsteği üzerine yakıldı ve külleri yazarın hayatını geçirdiği iki ülke olan Kolombiya ve Meksika’ya saçıldı. Aynı yıl ilk Kültür Bakanımız, çok yönlü edebiyat insanı  Prof. Dr.Talat Sait Halman’ın aramızdan ayrılışı edebiyat dünyasının acı kayıplarıdır.

2014 yılı içinde okuma olanağı bulduğum, Oya Baydar’ın Yetim Kalacak Küçük Şeyler, Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık Var, Enver Ercan’ın Türkçe’nin Dudaklarısın Sen (Şiir), Murathan Mungan’ın Sayfa 189, Sema Kaygusuz’un Yüzünde Bir Yer, Nedim Gürsel’in Acı Hayatlar… adlı yapıtları beğeni ile okunabilecek yapıtlar.

2014 yılı içinde, Antakyalı edebiyatçılarımız çok sayıda yapıt bıraktılar.

Aslen Antakyalı olup yaşamını İstanbul’da sürdüren eğitimci/şair Faris Kuseyri’nin Orontes Mensurları adlı şiir kitabı her Antakyalının başucu kitabı olmalı bence. Yapıt ilk kez 19 Martta Antakya, Saklı Ev’de okurla buluşmuştu.

Daha önce Marmid adlı romanıyla “roman alanında ben de varım” diyebilen Murat Demirkol’un ikinci romanı,  Buteyra okurla buluştu. Buteyra’nın ülke genelinde ses getireceğine inanıyorum.

Edip Yeşil’in Sen Yoktun Ben Üşürken, Eğitimci Servet Üstün Akbaba’nın Yalnızlık Yer Değiştiriyor adlı şiir  kitapları Antakya edebiyatının birer kazancıdır, diyebilirim.

Güney Rüzgarı ve Hatay Life Dergileri yayınlarını başarıyla sürdürürken, Hatay Keşif  Dergisinin yayına son vermesi üzdü bizi. Antakyalı bir grup gencin çıkardığı ve alanında büyük bir boşluğu dolduran  Amanos Edebiyat Dergisi mutlaka yaşatılmalı

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından verilen ve dünyanın en prestijli ödülleri arasında gösterilen Nobel Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi Fransız yazar Patrick Modiano oldu!

2014 yılı Orhan Kemal Edebiyat Odülü Fuat Sevimay’ın, Sedat Simavi Edebiyat Ödülü Murat Gülsoy’un Sait Faik Hikâye Armağanı Mahir Ünsal Eriş’in, Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü, Cevahir Bedel’in, Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü, Miray Çakıroğlu’nun Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü Ülkü Tamer’in, Behçet Necatigil Şiir Ödülü Enver Ercan’ın, Can Yayınları’nın kurucusu Erdal Öz’ün anısını yaşatmak için ailesi tarafından her yıl düzenlenen Erdal Öz Edebiyat Ödülü, Küçük İskender’in oldu. En prestijli şiir ödülü olan Cemal Süreya Ödülü bu yıl açıkta kaldı.

2014 yılı boyunca  Antakya, büyük şehirleri aratmayacak kültür sanat aktivitelerine ev sahipliği yaptı. Antakyalı sanatçıların/edebiyatçıların da yer aldığı programlarda ülkemizin dünyaca tanınmış sanatçılarının çalışmaları sergilendi. Yıl boyunca kentimizin farklı mekanlarında  düzenlenen ve yüz binlerce  izleyiciye ulaşan yaklaşık 100 etkinlik, kültür ve sanat gündeminde önemli yer tuttu.  Fakat burada en büyük eksiğimiz salonlardır. Sergi açabilecek bir galerimiz bile yok.

Yerel yönetimlerimizin (Büyükşehir, Defne ve Antakya Belediyeleri) kentte gerçekleşen her etkinliğe destek olmaları sanat adına umut vericidir.

 

 

 

 

NAİM TİRALİ ÖYKÜ ÖDÜLÜ

NAİM TİRALİ ÖYKÜ ÖDÜLÜ

Gazeteci ve yazar Naim Tirali adına ailesi tarafından her yıl düzenlenen törende verilmek üzere Naim Tirali Öykü Ödülü konulmuştur.

Ödül,  Naim Tirali  adını yaşatmak ve gelecek kuşaklara kendisinin öykücülük anlayışını tanıtmak amacını taşır.

Bu yıl dördüncü kez düzenlenecek olan Naim Tirali Öykü Ödülü “1 Ocak 2014-31 Aralık 2014 “ tarihleri arasında yayınlanmış öykü kitapları içinde Seçici Kurul’un belirlediği  esere verilecektir.Ödül tutarı 5.000  TL dır.

Seçici Kurul şu isimlerden oluşmaktadır :

Doğan Hızlan (Başkan)

Semih Gümüş

Yekta Kopan

Prof.Dr. Cevat Çapan

Oktay Akbal

Nursel Duruel

Dr.Emine Tirali

 

Başvurular 28 Şubat  akşamı saat  17.00 ye kadar , her kitaptan 7 şer adet olmak üzere şahsen veya posta yoluyla aşağıdaki adrese yapılabilir.Yayınevleri de kendi yayınlarını aday gösterebilirler.

Adres: Türk Dili Dergisi ,Mühürdar cad. No:101  Kat 2 Daire 5    34710 Kadıköy/İST

Tel : (0216) 3303121 (Şahsi başvuru için Perşembe ve Pazar günleri hariç,saat 10.00-17.00 arası )

Her türlü bilgi için  GSM  0537 6839490 veya 0538 410 38 50  aranabilir.

40 ŞAİR VE 40 KAPI ANTAKYA’DA…

 40 ŞAİR VE 40 KAPI ANTAKYA’DA…

 Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliği’nin davet ettiği hemşerimiz Yazar ve fotoğrafçı Adil Okay, karşımıza 3 kıtadan çektiği kapı fotoğraflarından bir seçkiyle çıkıyor. Okay, bu kez fotoğraf okumayı şairlere bırakmış. 40 şaire sormuş kapının onlardaki anlamını-izdüşümünü. Sergide nasıl 3 kıtadan kapılar varsa, ülkenin dört bir yanından da şairler yer alıyor. Antakya kapılarından örnekler olduğu gibi iki de Antakyalı şair sergide yer alıyor.

(Sergide yer alan şairlerin isimleri: A.RAHİM KILIÇ, AHMET ADA, AHMET GÜNBAŞ, ARİFE KALENDER, ARZU DEMİR, AYTEN MUTLU, CAFER DEMİRTAŞ, CELAL SOYCAN, CEVAHİR BEDEL, ENİS AKIN,

FATMA ARAS, GÖKÇENUR Ç., HALİDE YILDIRIM, HAYATİ BAKİ, HÜSEYİN PEKER, İLKER İŞGÖREN, KENAN YÜCEL, LEVENT KARATAŞ, METİN CENGİZ, METİN KAYGALAK, MİTAT ÇELİK,

MURATHAN ÇARBOĞA, MUSTAFA KÖZ, MUZAFFER KALE, MÜESSER YENİAY, NEVİN KOÇOĞLU,

NİLAY ÖZER, NURETTİN TAŞÇI, OGÜN KAYMAK, PERİHAN BAYKAL, SABAHATTİN YALKIN,

SELİM TEMO, SEMA GÜLER, SENNUR SEZER, SİNA AKYOL, SEZAİ SARIOĞLU, ŞABAN AKBABA,

ŞÜKRÜ ERBAŞ, TUĞRUL KESKİN, TURGAY FİŞEKÇİ, TÜRKER ÖZŞEKERLİ, YAPRAK ÖZ, YAVUZ ÖZDEM, ZEHRA BETÜL, ZEYNEL ÇOK, ZEYNEP KÖYLÜ.)

Sergiye bir şiiriyle katkı sunan şairlerden Ahmet Ada, Adil Okay’ın projesi hakkında şunları söylüyor: “Şair Kapıları” sergisiyle fotoğrafı ve şiiri buluşturup sanata ve edebiyata bakışımızı değiştiren Adil Okay, aynı zamanda bu sergiyle barışı ve kardeşliği kadim topraklarda pekiştiren bir işlevi üstlendi. Özlenen bir şeydi bu. Bunun göstergesi sergiyi gezen çeşitli kesimlerden insanların varlığıydı. Hemen her kesimden insan vardı. Siyasetçisinden akademisyene, sanatçısından işçisine, gazetecisinden esnafına uzanan çizgide bir insan mozaiği.

Giderek “Şair Kapıları” sergisinin insanlığa açılan bir kapı olması sevincimizi arttıracaktır.”

TYS Antakya Antakya Temsilciliği

Açılış:   24 Ocak 2015-Cumartesi,  Saat:15.00.

Yer: TYS Antakya Temsilciliği,  Kurtuluş Cad. NO: 31, Nur Apt. Kat.3

 

 

2015’e Girerken Umutlarımız (I)

                                                  2015’e Girerken Umutlarımız (I)

Aslında bu yazıyı yeni yıla girerken yazacaktım. Bir ay beklettim ve doğum günüme (1 Şubat) denk düşürdüm.

Evet, bir yılı daha geride bıraktık. Geride bıraktığımız yılın en çarpıcı yönü, ölüm, kan dolu olaylardır.

Gerek yeni yıl, gerekse doğum günüm nedeniyle çok sayıda dost, arkadaş ve tanıdıktan çok içten duygular ile yeni yıla/doğum günüme ilişkin mutluluk, sağlık ve esenlik dileklerini ifade eden mesajlar aldım. Bu arkadaşlarıma bir kez daha teşekkür ediyorum.

Yeni bir yıla, yeni bir yaşa girmek; yeni hedefler, yeni umutlar demektir. Yeni bir yıla/yeni bir yaşa girerken insanların umutlarını tazelemesi ve birbirlerine mutluluklar dilemesi çok güzel bir duygu.

Tabii günümüzde mutluluğun ölçüsü artık,  huzurlu olmak, kimsenin sizin en temel insani haklarınıza müdahale etmemesi ile ölçülür.  Bölgemizde akan kan ve gözyaşları, artan çevre kirliliği, küresel anlamda iklim değişimlerinin yol açtığı çevresel etkiler…  İnsanın mutluluğunu gölgeleyen faktörlerin başında gelmektedir.

Yeni bir yılı karşılarken insanların kendi çaplarında yaptıkları kutlamalar kadar insanca bir davranış olabilir mi? Ne yazık ki bu yıl öyle karşıt söylemlerle karşılaştık ki, anımsamak bile istemiyorum.

2014 yılında edebiyat dünyasında tam bir yaprak dökümü yaşandı.

17 Nisanda,  Nobel ödüllü dünyaca ünlü yazar Gabriel Garcia Marquez 87 yaşında evinde vefat etti. İsteği üzerine yakıldı ve külleri yazarın hayatını geçirdiği iki ülke olan Kolombiya ve Meksika’ya saçıldı.

7 Mayısta, Özellikle sol hareketinin önemli isimlerinden olan yazar, çevirmen, yayıncı Orhan Suda aramızdan ayrıldı.

15 Temmuzda, Nobel ödüllü, Güney Afrikalı yazar Nadine Gordimer 90 yaşında uykusunda aramızdan ayrıldı.

29 Eylülde,  Köy Enstitüleri’nin yetiştirdiği önemli yazarlardan Talip Apaydın bir süredir bulunduğu hastanede hayatını kaybetti.

5 Aralıkta,  12 şiir kitabı bulunan, Türkçeye Faulkner’in eserlerini, Shakespeare’in sonelerini, eski Mısır, Ortadoğu ve Eskimo şiirlerini kazandıran, Mevlana ve Yunus Emre üzerine kitaplar yazan, eski kültür Bakanı Talât Sait Halman, yaşamını yitirdi.

Paul ELUARD’ın bence hiçbir zaman güncelliğini yitirmeyecek “Aydınlık” adlı şiirini okurlarımla paylaşarak yazımın birinci bölümünü bitiriyorum. Dileğim sevgili okurların arada bir bu şiiri okuyarak güne başlamaları.

 

AYDINLIK

” Hiç bir vakit tam karanlık değil gece,

Kendimde denemişim ben,

Kulak ver dinle,

Her acının sonunda ,

Açık bir pencere vardır,

Aydınlık bir pencere,

Hayal edilecek bir şey vardır,

Yerine getirilecek istek,

Doyurulacak açlık,

Cömert bir yürek,

Uzanmış açık bir el,

Canlı canlı bakan gözler vardır,

Bir yaşam vardır yaşam,

Bölüşülmeye hazır. ”

Paul ELUARD

  Sevgiyle, dostlukla.

                                          

Dak İs Sinc

DAK İS-SİNC

Dr. Sadık NAZİK

1981-ANKARA (Ekranda Görünür)

Dak İs-Sinc bir çocuk oyunudur. Genelde bu tekerlemeyi yaşlı bir kişi söyler ve çocuklar iki elinin sırt kısmı yukarıda olacak şekilde birbirine paralel, yuvarlak bir daire oluşturarak dizilirler. Yaşlı kişi tekerlemeyi söylerken her bir hecede bir el sırtına işaret parmağıyla dokunur. Tekerlemenin son hecesi bittiğinde parmak hangi el sırtında ise o eli çimdikler. Çocuk elini giydiği elbisenin içine sokarak göğsünün üzerine koyar. Tüm çocukların iki eli göğsüne konuncaya kadar tekerleme devam eder. Arada bir eller koklanarak hamurun olup olmadığı kontrol edilir. Olmuşsa o hamurdan ekmek yapılır.

SAHNE 1:

Tek penceresi olan bir odanın köşesinde sedirin üzerinde nine oturmaktadır. Küçük çocuk sedirin dibinde yerde otururken bir elini sedirin üzerine koymuş, diğerini ise kazağından içeri göğsüne doğru geçirmiştir. Anne yemek yapmaktadır.

NİNE: (Arapça) – Dak İs-Sinc melu rınc, bagtıdne mgallimte tecible kis basal, vıkıg gan dahri iv-keser. Yeh zyeyzi yem zyeyzi let it-tekli le hevhe le rimmeni kabıl mey krıtik hel-cirdeni. (Eymen’in elini çimdikler.)

EYMEN: (Diğer elini kazağından içeri geçirir. Bir iki sallandıktan sonra elini ninesinin burnuna doğru uzatır.) – Nine bak benim hamurum oldu. Artık ekmek yapabilirim. (Annesine döner.) Anne bak sen bizimle oynamadın ama akşam yemeğinde ben sana pişirdiğim ekmeklerden yedireceğim.

ANNE: - Teşekkür ederim oğlum. Ekmeğinin mis gibi kokusu buraya kadar geldi. Hadi bana yardım et, sofrayı kuralım. (Sini içerisindeki mütevazı akşam yemeği ninenin sedirinin yanında yere kurulur, sininin taşınmasına Eymen de yardım eder. Nine sedirden aşağı iner.)

EYMEN: - Anne, babam ne zaman gelecek?

ANNE: (Nineye bakar) – Oğlum biliyorsun İstanbul’a gitti. Oradaki çocuklara ders anlatacak. Sonra da yanımıza gelecek.

EYMEN: - Anne İştanbu çok mu uzak? Biz oraya gidelim.

ANNE: - Evet oğlum çok uzak. Bekleyelim baban nasıl olsa yakında gelecek.

EYMEN: – Ama ben onu çok özledim. ( Hepsinin başı öne doğru eğilmiştir.)

Sofra toplanmıştır, nine sedirde uyuyakalmıştır. Anne kütüphanenin yanındaki yer minderinde kitap okumaktadır. Eymen oyuncaklarıyla oynamaktadır. Eymen kütüphaneye doğru gelerek politik bir kitap alır ve annesinin yanına oturur. Önce kitabı ters tutar ama sonra düzelterek annesinin yanına yavaş yavaş yanaşır. Bunu gören anne Eymen’i kendine doğru çekerek alnından öper. Eymen de annesi öper. Tekrar kitap okumaya devam ederler.

SAHNE 2:

Cezaevi avlusunda mahkumlar volta atmaktadır. Ali ve iki arkadaşı bir kenarda konuşmaktadır.

ALİ: – Dışarıda baskılar giderek artıyor. Üç arkadaşımız daha tutuklanmış.

ARKADAŞ 1: – Dışarıda hiçbir devrimci bırakmamaya yeminliler. Birkaç arkadaş yurtdışına kaçmak için girişimde bulunmuş. Deniz yoluyla Yunanistan’a kaçacaklar.

ALİ: – Bir kısmı da Antakya’dan Suriye’ye doğru kaçıyor.

ARKADAŞ 2: – Kaçış gerçekten çare mi acaba? Aileni, sevdiklerini, mücadeleni burada bırak ve bir bilinmeze doğru git. Bana göre değil böyle şeyler. Ben sonuna kadar ülkemde direneceğim.

GARDİYAN: (Zayıf, çelimsiz bir mahkuma çelme takar.) – Dikkat etsene lan it oğlu it. (Yerdeki mahkumu tekmelemeye başlar.)

ALİ: (O tarafa doğru yönelir, gardiyanı iter, burun buruna gelirler.) – Rahat bırak arkadaşımızı, sen onu isteyerek düşürdün.

Diğer gardiyanlar olay yerine doğru yönelir. Arkadaşları Ali’yi geriye doğru çekerler. Gardiyanlar mahkumlara saldırır. Arbede çıkar.

MAHKUMLAR: (Slogan atarlar.) – Faşizme karşı omuz omuza.

GARDİYAN: – Hepinizin cesedi çıkar buradan, kimsenin ruhu bile duymaz bilesiniz. (Ali’ye bakarak.) Ayağınızı denk alın.

SAHNE 3:

Bir sonbahar günü, ağaçların yaprakları sararmış ve dökülmüş. Anne parkta kitap okumaktadır. Gardiyan başka bir köşede gazete okumaktadır. Eymen top oynuyor. Eymen’in ayağıyla vurduğu top gazeteye çarpar. Eymen utanarak gardiyana doğru yönelir.

GARDİYAN: – Bu top benim artık, sana veremem.

EYMEN: – İstemeyerek oldu.

GARDİYAN: – Kendini affettirmen lazım o zaman.

EYMEN: (Cebinden leblebi çıkarır.) – Sana happo versem olur mu?

GARDİYAN: - (Güler ve Eymen’in saçını olşar.) Peki affettim seni, al topunu. Adın ne senin bakalım.

EYMEN: – Eymen

GARDİYAN: – Kaç yaşındasın sen?

EYMEN: (Parmaklarıyla göstererek.) – Üç yaşındayım.

GARDİYAN: - Sen her gün bu parka gelip oynar mısın?

EYMEN: – Hayır, annem çalışıyor, sadece Cumartesi günleri geliyorum.

GARDİYAN: – Baban ne iş yapıyor senin?

EYMEN: Öğretmen, İstanbul’da ama gelecek.

ANNE: – Eymen

EYMEN: – Annem çağırıyor. Hoşçakal.

Eymen topu alarak annesine doğru koşar. Arkasına dönüp dönüp gardiyana bakar. Annesiyle parktan ayrılırken gardiyan ayakta arkalarından bakakalır.

SAHNE 4:

Kapı çalar. Kapıyı Anne açar. Gelen Ali’nin en yakın arkadaşı Hasan’dır. Fonda Nine Eymen’le Dak İs-Sinc oynamaktadır.

ANNE: – Hoş geldin Hasan.

HASAN: – Hoş bulduk Seher. Nasılsınız?

ANNE: Ne yapalım, iyiyiz. Başta sana kızmıştım ama iyi ki Antakya’dan Ali’nin annesini getirdin.Yoksa Eymen ben okuldayken perişan olurdu. Ama geldiğinden beri tek kelime etmedi. Sadece Eymen’le oynarken Dak İs-Sinc’i söylüyor.

HASAN: – Onu anlıyorum, gerçekten çok zor. Tek evladı var o da cezaevinde. Antakya’da ona durumu söylediğimde yüzüme bakakaldı. Ankara’ya kadar yol boyunca benimle de tek kelime etmedi. Halbuki ilk gördüğünde nasıl da kucaklamıştı beni.

ANNE: – Arkadaşlar nasıl?

HASAN: – Polis her gün bir eve baskın yapıyor. Evde “sol”a ait ne görse, evdeki herkesi toplayıp götürüyor. Hala görüşe izin vermiyorlar. Ali arkadaşlarla bir mektup yollamış size. Arkadaş çıkarken iç çamaşırının cebine saklamış. (Mektubu Seher’e uzatır. İçeri doğru yönelir ve ninenin elini öper.)

HASAN: (Arapça) – Mert gamme, nşalla bit-tikşegiy le Ali bihayr. Bi sellim galeykin ktir. Begetilkin miktup. Ene lezim ruh. Dallu bi hayr. (Altyazı – Yenge inşallah Ali’yi hayırlısıyla görürsün. Size çok selamı var. Mektup yollamış, benim gitmem lazım, hoşça kalın.)

EYMEN: – Anne, babam bana ne yazmış?

ANNE: – Sevgili oğlum. Seni çok özledim, gözümde tütüyorsun. En kısa zamanda gelip senin büyüdüğünü görmek istiyorum. Birlikte parka gideceğiz, topaç çevireceğiz. Dağlara çıkıp nergis toplayacağız. Sakın anneni ve nineni üzme. Seni çok seviyorum. (Eymen mektubu öper.)

ANNE: (Nineye yaklaşır.) -Ya imme. Min vaktil met beyyi bil kils kint ibin tlet isneyn. Sırtile hem imm hem beyy. Me kelti tıgmaytini, ma lbisti libbestini. Ştiğelti bil kıtın, me tıgmaytini fert lakmit haram. Gıllemtini teme çikk rasi karşıt iz-zılm ul-zalim. Hel binnagirfe hakk tlabnehe le halkna. İmmi le tibki mişeni. İb-büs min deyyetik. (Altyazı – Anneciğim, babam kireç ocağında öldüğünde henüz üç yaşındaydım. Bana hem anne hem de baba oldun. Yemedin bana yedirdin, giymedin beni giydirdin. Pamuk tarlalarında çalıştın, bana tek bir haram lokma yedirmedin. Zalim ve zulüm karşısında başımı eğmememi sen öğrettin. Doğru bildiğimizi halkımız için istedik. Sakın benim için ağlama, ellerinden öperim.)

Anne kitaplığın yanındaki yer minderine oturur. Ali’nin sesinden: – Seher! Bu şehre birlikte geldik, aynı sıralarda okuduk. Devrimci mücadeleye birlikte girdik. Fabrikalara birlikte gittik, eylem ve boykotları birlikte büyüttük. Evlendik, dünya tatlısı bir oğlumuz oldu. İçeride durumlar çok karışık, bize olur olmaz şeylerden baskı uyguluyorlar. Her şeye rağmen annem ve Eymen sana emanet. Benim için sakın ağlamayın. Hepinizi seviyorum ve kucaklıyorum. Hoşça kalın. (Annenin gözünden bir damla yaş süzülür.)

SAHNE 5:

Gardiyan ve karısı parkta bir bankta oturmaktadır.

GARDİYANIN KARISI: (Sinirli) – Çok oldu bekliyoruz, yeter artık gelmeyecekler belki de.

GARDİYAN: – Çocuk söylemişti geçen hafta, her Cumartesi geliyorlarmış. Ne kadar sevimli bilemezsin. Bayıldım ben çocuğa.

GARDİYANIN KARISI: – Çocuğumuz olmuyor diye başıma kakıyorsun her zaman. Çocuk delisi oluverdin bu günlerde.

GARDİYAN: Olur mu karıcığım, niye başına kakayım? Evet çocuk istiyorum ama doktorlar çare olmadığını söylüyorlar. Yuvadan almaya da sen karşı çıktın. Ama bu çocuk çok şirin, benim olması için elimden gelse anne-babasını bile yok ediverirdim.

Nine, Anne ve Eymen parkın girişinde görünürler. Nine bir banka doğru yönelir ve oturur. Eymen gardiyana doğru koşar, anne de peşinden gelir.

GARDİYAN: – Merhaba Eymen, bak bu benim karım.

GARDİYANIN KARISI: (Burun kıvırır.) – Hıh.

GARDİYAN: - Bugün gelmeyeceksin diye çok üzüldüm.

EYMEN: Geldim işte. (Anne Eymen’e yetişir, hafif gülümseyerek selam verir.)

GARDİYAN: (Anne’ye dönerek.) Efendim, geçen hafta Eymen’le karşılaşmıştık. Kanım kaynadı kendisine. Karım da tanışsın istedim. Bu civarda mı oturuyorsunuz?

ANNE: - Evet, aşağı mahallede.

EYMEN: -Giriş katında oturuyoruz. Evimiz çok soğuk. (Anne Eymen’i kendine doğru çeker.)

GARDİYAN: – Efendim, eşiniz de gelince arada bir Eymen’i görmek için size gelmek isteriz. Size yakın oturuyoruz. (Anne cevap vermez.)

EYMEN: – Sizin de çocuğunuz var mı? (Gardiyanın karısı sinirli, yüzünü çevirir.)

Aralarında konuşmalar yapılırken nine onları fark eder. Birden içi nefretle dolar. Koşarak oraya gelir ve kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle Eymen’i çeker, hızla parktan uzaklaşırlar.

SAHNE 6:

Cezaevi koğuşundan içeri altı gardiyan girer. İki silahlı gardiyandan biri parktaki gardiyandır.

GARDİYAN: – Emir var, kenara çekilin, arama yapacağız.

ALİ: – Arama yapamazsınız, çekin gidin. (Mahkumlar kol kola girerler.)

GARDİYAN 1: – Koğuşta yasak kitap varmış, onları toplayacağız.

MAHKUM: – Daha önce kitaplar kontrolden geçmişti.

GARDİYAN 2: – O zaman yasak değillerdi, şimdi yasaklar. Geri çekilin. (Mahkumlar kol kola bir adım ilerlerler.)

GARDİYAN: – Geri çekilin. (Ateş eder, Ali yere yığılır.)

SAHNE 7:

Ekranda Antakya yazar. Bir mezarlık görünür. Askerler tepede koşarak güvenlik tedbiri (!) almaktadır. Ölü mezara konulmuş, üzeri toprakla örtülmektedir. Şeyh dua okumakta, kadınlar ve erkekler beraber saf tutmaktadır. Nine ve annenin her biri yan yana iki ayrı çam ağacının altında durmaktadır. Toplulukta kimse ağlamamaktadır.

EYMEN: – Anne niye böyle üzgünsün? Niye kimse konuşmuyor? (Anne cevap vermez.)

EYMEN: (Nineye doğru koşar, bacağına sarılır.) – Nine niye cevap vermiyorsunuz bana, biz buraya niye geldik?

EYMEN: (Tekrar anneye koşar.) – Anne biz buraya niye geldik? Hani babam Ankara’daki evimize gelecekti. Ya oraya gelip bizi bulamazsa.

Dua kısmı bitmiştir. Mezardan biraz uzakta 15 kadar genç sol kollarını kaldırır. Hep birlikte:

“Ölenler dövüşerek öldüler! Güneşe gömüldüler! Vaktimiz yok onların matemini tutmaya; akın var akın güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz; güneşin zaptı yakın!” diye slogan atarlar.

EYMEN: (Tekrar nineye koşar.) – Bak nine, hani daha önce hiç söylememiştim ya Dak İs-Sinc’i. İşte sana söyleyeceğim, ne olur üzülme.

Dak İs-Sinc melu rınc, bagtıdne mgallimte tecible kis basal, vıkıg gan dahri iv-keser. Yeh zyeyzi yem zyeyzi let it-tekli le hevhe le rimmeni kabıl mey krıtik hel-cirdeni.

Okullarımızda Okuma Alışkanlığı

OKULLARIMIZDA OKUMA ALIŞKANLIĞI

 

Yeni bir ders  yılının başındayız.

Ziller yeniden çaldı.

Basından izlediğim kadarıyla, bu ders yılında da çoğu öğretmenimiz 35-60 kişilik sınıflarda derslerini vermek durumundalar. Yine kentlerimizin çoğunda  çocuklarımız, televizyon, video, bilgisayar, tepegöz olmadan, resim atölyelerini, dil laboratuarını, fen laboratuarını görmeden, kütüphane bulamadan sınavlara hazırlanacaklar.

Tabloyu fazla uzatmadan konuma dönmek istiyorum. Yeni bir ders yılına girdiğimiz bugünlerde eğitimin “olmazsa olmaz”ları arasında yer alan “okuma alışkanlığı” konusuna.

Sanatçılarımız okumuyor, bürokratlarımız okumuyor, politikacılarımız okumuyor, velilerimiz, öğretmenlerimiz okumuyor… Okullarımızın çoğunda kitaplık vardır. Bu kitaplıklarda binlerce kitap el değmeden bekliyor. Bir öğrenci okuma alışkanlığı kazanmadan liseyi, hatta üniversiteyi bitirebiliyor. Çocuklar için temel kitap sayılan İki Yıl Okul Tatili’ni, Küçük Prens’i, Sait Faik’in Son Kuşlar’ını, Robinson Crusoe’yi okumayan çocuklarımız çoğunluğu oluşturuyor. Oysa kitap okuma, her insan için yaşamsal bir gereksinimdir.

Eğer bir insan okuma alışkanlığı kazanamamışsa bunda hem aile hem de okul sorumludur. Evde anne-baba, okulda öğretmen bu konuda iyi örnek olamıyorsa, çocuk bu alışkanlığı nasıl kazanabilsin?

“Görgülü kuşlar, gördüğünü işler” diye bir atasözümüz vardır. Kuşlar bile gördüğünü yapıyor. Annesi, babası, öğretmeni okumayan bir çocuk nasıl okusun ki? İlk adım örnek olmakla başlar.     Eğitimde bir defa görmek, bin defa duymaktan üstündür. İran’ın Nişabur kentinde ünlü tasavvuf şairi Feriddun Attar’ın türbesini geziyorduk. Türbenin duvarlarında ozanın ünlü yapıtı Mantık al Tayr’dan sözler yazılıydı. Çıkışta arkadaşlar astronomik paralar ödeyerek adı geçen yapıtın Farsçasını satın aldılar. Oysa yapıt Hasan Ali Yücel’in bakanlığı döneminde Türkçe’ye kazandırılmış ve bu arkadaşların mezun oldukları liselerin kütüphanelerinde el değmeden duruyor.

Edebiyat araştırmacısı Cevdet Kudret: “Okullar, okuma alışkanlığı kazandırabilirse başka hiçbir şey kazandırmazsa da olur.” demişti.

Büyük eğitimci İsmail Hakkı Tonguç 13.12.1943 tarihli, bütün Enstitü müdürlerine yazdığı mektubun bir yerinde şöyle der: “Enstitülerin çoğunda öğretmenleri, öğrenciyi tatmin edecek şekilde, kitap okumaya hevesli görmedim. Türkçe öğretmenlerinden bazıları bile istenilenden çok az kitap okumaktadır.

Bu durum öğretmenin şahsından ziyade öğrencilerin, enstitünün zararınadır. Okuma isteği kıt öğretmenlerin çoğunluk teşkil ettiği enstitülerde hayat basitleşmekte, durgun ve sıkıcı bir manzara göstermektedir.”

Köy Enstitüsü çıkışlı bir başka değerli yazar Mahmut Makal anlatır: “Ben öğrenme sevincinin ne olduğunu Köy Enstitülerinde gördüm. Hiç unutmam.  On sene kadar oluyor, bir gün Ankara’nın yanı başındaki Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmiştik. Burada gördüklerimin yalnız birkaç sahnesini size anlatacağım. Okulun koca baş hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde bir kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduklarını nasıl kavradıklarını da ertesi günü oynadıkları piyeste gördük. Ben ömrümde bu kadar güzel tiyatro seyretmedim dersem eş dost gücenmesin.”

Köy Enstitüsü’ne okuma alışkanlığı olmadan gelen köy çocuğu, Tolstoy’u, Gogol’u, Gorki’yi, Zola’yı okumayı alışkanlık haline getirebiliyor. Koyunları otlatma sırası kendisine gelen kız çocuğunun çıkınında ekmekle birlikte Antigone bulunabiliyor. Kitaplar enstitülerin ayrılmaz bir parçasıydı. Öğrencilere yaz- kış, her gün, birer saat özgür okuma saati verilirdi. 15 günde bir, her öğrenci okuduğu kitabı okul öğrencilerine, öğretmenlerine tanıtırdı.

Her yıl Avrupa’nın değişik ülkelerinde çeşitli kütüphaneleri gezme olanağı bulurum. Okumayla ilgili rakamlar açısından baktığımızda bu ülkelerle aramızda büyük bir uçurum olduğunu görürüz. Her ülkenin nüfus sayısının iki katı civarında kitaba karşılık bu oran bizde çok düşüktür. İkincisi, kütüphaneye girer girmez insan huzur buluyor. Düzen, temizlik yanında, görevli güler yüzlü genç kızlar ortama apayrı bir hava kazandırıyor.. Kütüphaneler tüm gün arı kovanı gibi işliyor. Haftanın belirli günlerinde yazarlar gönüllü olarak kütüphanelere gelip okuma matineleri yapıyorlar.

Yaşam, okudukça anlam kazanır. Önce kendimiz okuma alışkanlığı edinelim, sonra öğrencilerimize okuma alışkanlığı kazandırıp onlara okumayı sevdirelim. Eğitimin en ağırlıklı yanı budur. Kitapları görerek, kitapları göstererek yeni ders yılına “merhaba” diyelim. Unutmayalım ki “yazmanın da başlangıcı okumaktır.”

İçtenlikle!

 

Tarihe Saygı… Süveydiye’nin Çiçekleri..

Tarihe Saygı… Süveydiye’nin Çiçekleri..

Son birkaç yıl içinde kentimizde gerçekten birbirinden güzel kültür-sanat aktiviteleri yapılıyor.

Kentimiz, son on yıl içinde edebiyatçısını, ressamını, sinemacısını, fotoğrafçısını, müzisyenini… yetiştirmiştir.

Kentimizin yetiştirdiği bu sanatçılar, kenti sahiplendiler, kentin kültürüne, sporuna, eğitimine katkılar sundular ve sunmaya devam ediyorlar.

Kentin kimliğini kentin yetiştirdiği bu değerler kazandıracaktır, şüphesiz.

Geçtiğimiz hafta sonu, 26 Ekim 2014 Pazar günü, iki önemli etkinlik izledim. Etkinliklerin ikisi de Samandağ ilçemizdeydi. İkisi de belleklerden silinmeyecek güzellikteydi.

Birincisi Ayhan Kara Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Ayhan Kara’nın bu yıl ikincisini düzenlediği “Tarihe Saygı Koşusu”ydu. Koşuya katılım yüksekti. Düzenleme mükemmeldi. Başlangıçta Ayhan Beyin çektiği ve daha önce Kapısuyu Vakıf Evi’nde izlediğim “Konuşan Ağaçlar” sergisi deniz kenarında açıldı. İkinci kez izlememe rağmen sergiden büyük bir tat aldım. Finalde dereceye giren herkese defne yapraklarından yapılmış, altın, gümüş ve bronz renklerinden oluşan taçlar verilmesi bu kentin tarihine bir saygı ifadesidir.

Daha önce de yazmıştım, Ayhan Kara, ürettikleriyle yıllara adeta meydan okuyor, ellerimize bir güzel dünya bırakıveriyor, yaşamımızı daha anlamlı kılıyor. Kapısuyu’nda yarattığı cenneti görüp, bu kent için yurt içinde ve yurt dışında gerçekleştirdiği tanıtım aktivitelerini göz önünde bulundurunca sözlerim daha iyi anlaşılacak. Bizlere düşen, onun bu sonsuz emeklerine yakından bakabilmek, onun güzel kentimizi etkileyen kimliğini iyi tanımak düşer. Ayhan Kara gibilerine borcumuzun olduğu bir gerçek.

İkinci özgün etkinlik Sayın Zafer Özgentürk’ün tamamen kendi olanaklarıyla çektiği “Süveydiye’nin Çiçekleri” adlı belgeseldir.

Samandağ’ın o kendine özgü hamurundan çıkmış bir sanatçının bu kente bir vefa borcudur bu görsel şölen.

Hatay ve özellikle Samandağ binlerce yıldır, çok dilli, çok dinli özelliğini hep korumuş, binlerce yıldır uygarlıkların yoğunlaşma noktası olarak hep ayakta kalmıştır. Ülkemizin tek Ermeni köyü bu ilçemizdedir.

Belgeselde ne var; insan sevgisi var, hoşgörü var, yaşama sevinci var. Sayın Özgentürk, günümüze dek uzanan birikimin mirasçılarından biri. Çok dilli, çok dinli, çok renkli…

Belgesel ağırlıklı olarak Samandağ bölgesinde çekilmiş olmasına rağmen Antakya’mızın Ali Yüce’nin şiirlerine konu olmuş dar sokakları, baharat kokan çarşıları da yer almakta.

Belgesele ilgi büyüktü. Hatay Milletvekili Sayın Refik Eryılmaz, Samandağ Belediyesinin iki başkan yardımcısı, Adil Nural ve Serkan Topal, oradaydı. Onlarca STK başkanı oradaydı.

Başlangıçta Aalen Antakya Kültür Derneği, Antakya Defne Barış ve Dostluk Korosu’ndan 8 kişilik

Bir grup mini bir müzik ziyafeti sundular.

Bu güzel merkezi Samandağlılara kazandırdığı için belediye Başkanı Sn. Mithat Nehir’i yürekten kutluyorum

Belgesel sırasında küçük bir grubun protestosu bence gereksizdi.  Bu kardeşlerimiz demokratik tepkilerini salonun önünde yapabilirlerdi. En azından belgeseli izlemeye gelen yüzlerce insanın haklarına saygısızlık olmazdı

Teşekkürler Ayhan Kara.. Teşekkürler Zafer Özgentürk..

Güzelliklerin etrafımızı kuşatması dileği ile!