Dak İs Sinc

DAK İS-SİNC

Dr. Sadık NAZİK

1981-ANKARA (Ekranda Görünür)

Dak İs-Sinc bir çocuk oyunudur. Genelde bu tekerlemeyi yaşlı bir kişi söyler ve çocuklar iki elinin sırt kısmı yukarıda olacak şekilde birbirine paralel, yuvarlak bir daire oluşturarak dizilirler. Yaşlı kişi tekerlemeyi söylerken her bir hecede bir el sırtına işaret parmağıyla dokunur. Tekerlemenin son hecesi bittiğinde parmak hangi el sırtında ise o eli çimdikler. Çocuk elini giydiği elbisenin içine sokarak göğsünün üzerine koyar. Tüm çocukların iki eli göğsüne konuncaya kadar tekerleme devam eder. Arada bir eller koklanarak hamurun olup olmadığı kontrol edilir. Olmuşsa o hamurdan ekmek yapılır.

SAHNE 1:

Tek penceresi olan bir odanın köşesinde sedirin üzerinde nine oturmaktadır. Küçük çocuk sedirin dibinde yerde otururken bir elini sedirin üzerine koymuş, diğerini ise kazağından içeri göğsüne doğru geçirmiştir. Anne yemek yapmaktadır.

NİNE: (Arapça) – Dak İs-Sinc melu rınc, bagtıdne mgallimte tecible kis basal, vıkıg gan dahri iv-keser. Yeh zyeyzi yem zyeyzi let it-tekli le hevhe le rimmeni kabıl mey krıtik hel-cirdeni. (Eymen’in elini çimdikler.)

EYMEN: (Diğer elini kazağından içeri geçirir. Bir iki sallandıktan sonra elini ninesinin burnuna doğru uzatır.) – Nine bak benim hamurum oldu. Artık ekmek yapabilirim. (Annesine döner.) Anne bak sen bizimle oynamadın ama akşam yemeğinde ben sana pişirdiğim ekmeklerden yedireceğim.

ANNE: - Teşekkür ederim oğlum. Ekmeğinin mis gibi kokusu buraya kadar geldi. Hadi bana yardım et, sofrayı kuralım. (Sini içerisindeki mütevazı akşam yemeği ninenin sedirinin yanında yere kurulur, sininin taşınmasına Eymen de yardım eder. Nine sedirden aşağı iner.)

EYMEN: - Anne, babam ne zaman gelecek?

ANNE: (Nineye bakar) – Oğlum biliyorsun İstanbul’a gitti. Oradaki çocuklara ders anlatacak. Sonra da yanımıza gelecek.

EYMEN: - Anne İştanbu çok mu uzak? Biz oraya gidelim.

ANNE: - Evet oğlum çok uzak. Bekleyelim baban nasıl olsa yakında gelecek.

EYMEN: – Ama ben onu çok özledim. ( Hepsinin başı öne doğru eğilmiştir.)

Sofra toplanmıştır, nine sedirde uyuyakalmıştır. Anne kütüphanenin yanındaki yer minderinde kitap okumaktadır. Eymen oyuncaklarıyla oynamaktadır. Eymen kütüphaneye doğru gelerek politik bir kitap alır ve annesinin yanına oturur. Önce kitabı ters tutar ama sonra düzelterek annesinin yanına yavaş yavaş yanaşır. Bunu gören anne Eymen’i kendine doğru çekerek alnından öper. Eymen de annesi öper. Tekrar kitap okumaya devam ederler.

SAHNE 2:

Cezaevi avlusunda mahkumlar volta atmaktadır. Ali ve iki arkadaşı bir kenarda konuşmaktadır.

ALİ: – Dışarıda baskılar giderek artıyor. Üç arkadaşımız daha tutuklanmış.

ARKADAŞ 1: – Dışarıda hiçbir devrimci bırakmamaya yeminliler. Birkaç arkadaş yurtdışına kaçmak için girişimde bulunmuş. Deniz yoluyla Yunanistan’a kaçacaklar.

ALİ: – Bir kısmı da Antakya’dan Suriye’ye doğru kaçıyor.

ARKADAŞ 2: – Kaçış gerçekten çare mi acaba? Aileni, sevdiklerini, mücadeleni burada bırak ve bir bilinmeze doğru git. Bana göre değil böyle şeyler. Ben sonuna kadar ülkemde direneceğim.

GARDİYAN: (Zayıf, çelimsiz bir mahkuma çelme takar.) – Dikkat etsene lan it oğlu it. (Yerdeki mahkumu tekmelemeye başlar.)

ALİ: (O tarafa doğru yönelir, gardiyanı iter, burun buruna gelirler.) – Rahat bırak arkadaşımızı, sen onu isteyerek düşürdün.

Diğer gardiyanlar olay yerine doğru yönelir. Arkadaşları Ali’yi geriye doğru çekerler. Gardiyanlar mahkumlara saldırır. Arbede çıkar.

MAHKUMLAR: (Slogan atarlar.) – Faşizme karşı omuz omuza.

GARDİYAN: – Hepinizin cesedi çıkar buradan, kimsenin ruhu bile duymaz bilesiniz. (Ali’ye bakarak.) Ayağınızı denk alın.

SAHNE 3:

Bir sonbahar günü, ağaçların yaprakları sararmış ve dökülmüş. Anne parkta kitap okumaktadır. Gardiyan başka bir köşede gazete okumaktadır. Eymen top oynuyor. Eymen’in ayağıyla vurduğu top gazeteye çarpar. Eymen utanarak gardiyana doğru yönelir.

GARDİYAN: – Bu top benim artık, sana veremem.

EYMEN: – İstemeyerek oldu.

GARDİYAN: – Kendini affettirmen lazım o zaman.

EYMEN: (Cebinden leblebi çıkarır.) – Sana happo versem olur mu?

GARDİYAN: - (Güler ve Eymen’in saçını olşar.) Peki affettim seni, al topunu. Adın ne senin bakalım.

EYMEN: – Eymen

GARDİYAN: – Kaç yaşındasın sen?

EYMEN: (Parmaklarıyla göstererek.) – Üç yaşındayım.

GARDİYAN: - Sen her gün bu parka gelip oynar mısın?

EYMEN: – Hayır, annem çalışıyor, sadece Cumartesi günleri geliyorum.

GARDİYAN: – Baban ne iş yapıyor senin?

EYMEN: Öğretmen, İstanbul’da ama gelecek.

ANNE: – Eymen

EYMEN: – Annem çağırıyor. Hoşçakal.

Eymen topu alarak annesine doğru koşar. Arkasına dönüp dönüp gardiyana bakar. Annesiyle parktan ayrılırken gardiyan ayakta arkalarından bakakalır.

SAHNE 4:

Kapı çalar. Kapıyı Anne açar. Gelen Ali’nin en yakın arkadaşı Hasan’dır. Fonda Nine Eymen’le Dak İs-Sinc oynamaktadır.

ANNE: – Hoş geldin Hasan.

HASAN: – Hoş bulduk Seher. Nasılsınız?

ANNE: Ne yapalım, iyiyiz. Başta sana kızmıştım ama iyi ki Antakya’dan Ali’nin annesini getirdin.Yoksa Eymen ben okuldayken perişan olurdu. Ama geldiğinden beri tek kelime etmedi. Sadece Eymen’le oynarken Dak İs-Sinc’i söylüyor.

HASAN: – Onu anlıyorum, gerçekten çok zor. Tek evladı var o da cezaevinde. Antakya’da ona durumu söylediğimde yüzüme bakakaldı. Ankara’ya kadar yol boyunca benimle de tek kelime etmedi. Halbuki ilk gördüğünde nasıl da kucaklamıştı beni.

ANNE: – Arkadaşlar nasıl?

HASAN: – Polis her gün bir eve baskın yapıyor. Evde “sol”a ait ne görse, evdeki herkesi toplayıp götürüyor. Hala görüşe izin vermiyorlar. Ali arkadaşlarla bir mektup yollamış size. Arkadaş çıkarken iç çamaşırının cebine saklamış. (Mektubu Seher’e uzatır. İçeri doğru yönelir ve ninenin elini öper.)

HASAN: (Arapça) – Mert gamme, nşalla bit-tikşegiy le Ali bihayr. Bi sellim galeykin ktir. Begetilkin miktup. Ene lezim ruh. Dallu bi hayr. (Altyazı – Yenge inşallah Ali’yi hayırlısıyla görürsün. Size çok selamı var. Mektup yollamış, benim gitmem lazım, hoşça kalın.)

EYMEN: – Anne, babam bana ne yazmış?

ANNE: – Sevgili oğlum. Seni çok özledim, gözümde tütüyorsun. En kısa zamanda gelip senin büyüdüğünü görmek istiyorum. Birlikte parka gideceğiz, topaç çevireceğiz. Dağlara çıkıp nergis toplayacağız. Sakın anneni ve nineni üzme. Seni çok seviyorum. (Eymen mektubu öper.)

ANNE: (Nineye yaklaşır.) -Ya imme. Min vaktil met beyyi bil kils kint ibin tlet isneyn. Sırtile hem imm hem beyy. Me kelti tıgmaytini, ma lbisti libbestini. Ştiğelti bil kıtın, me tıgmaytini fert lakmit haram. Gıllemtini teme çikk rasi karşıt iz-zılm ul-zalim. Hel binnagirfe hakk tlabnehe le halkna. İmmi le tibki mişeni. İb-büs min deyyetik. (Altyazı – Anneciğim, babam kireç ocağında öldüğünde henüz üç yaşındaydım. Bana hem anne hem de baba oldun. Yemedin bana yedirdin, giymedin beni giydirdin. Pamuk tarlalarında çalıştın, bana tek bir haram lokma yedirmedin. Zalim ve zulüm karşısında başımı eğmememi sen öğrettin. Doğru bildiğimizi halkımız için istedik. Sakın benim için ağlama, ellerinden öperim.)

Anne kitaplığın yanındaki yer minderine oturur. Ali’nin sesinden: – Seher! Bu şehre birlikte geldik, aynı sıralarda okuduk. Devrimci mücadeleye birlikte girdik. Fabrikalara birlikte gittik, eylem ve boykotları birlikte büyüttük. Evlendik, dünya tatlısı bir oğlumuz oldu. İçeride durumlar çok karışık, bize olur olmaz şeylerden baskı uyguluyorlar. Her şeye rağmen annem ve Eymen sana emanet. Benim için sakın ağlamayın. Hepinizi seviyorum ve kucaklıyorum. Hoşça kalın. (Annenin gözünden bir damla yaş süzülür.)

SAHNE 5:

Gardiyan ve karısı parkta bir bankta oturmaktadır.

GARDİYANIN KARISI: (Sinirli) – Çok oldu bekliyoruz, yeter artık gelmeyecekler belki de.

GARDİYAN: – Çocuk söylemişti geçen hafta, her Cumartesi geliyorlarmış. Ne kadar sevimli bilemezsin. Bayıldım ben çocuğa.

GARDİYANIN KARISI: – Çocuğumuz olmuyor diye başıma kakıyorsun her zaman. Çocuk delisi oluverdin bu günlerde.

GARDİYAN: Olur mu karıcığım, niye başına kakayım? Evet çocuk istiyorum ama doktorlar çare olmadığını söylüyorlar. Yuvadan almaya da sen karşı çıktın. Ama bu çocuk çok şirin, benim olması için elimden gelse anne-babasını bile yok ediverirdim.

Nine, Anne ve Eymen parkın girişinde görünürler. Nine bir banka doğru yönelir ve oturur. Eymen gardiyana doğru koşar, anne de peşinden gelir.

GARDİYAN: – Merhaba Eymen, bak bu benim karım.

GARDİYANIN KARISI: (Burun kıvırır.) – Hıh.

GARDİYAN: - Bugün gelmeyeceksin diye çok üzüldüm.

EYMEN: Geldim işte. (Anne Eymen’e yetişir, hafif gülümseyerek selam verir.)

GARDİYAN: (Anne’ye dönerek.) Efendim, geçen hafta Eymen’le karşılaşmıştık. Kanım kaynadı kendisine. Karım da tanışsın istedim. Bu civarda mı oturuyorsunuz?

ANNE: - Evet, aşağı mahallede.

EYMEN: -Giriş katında oturuyoruz. Evimiz çok soğuk. (Anne Eymen’i kendine doğru çeker.)

GARDİYAN: – Efendim, eşiniz de gelince arada bir Eymen’i görmek için size gelmek isteriz. Size yakın oturuyoruz. (Anne cevap vermez.)

EYMEN: – Sizin de çocuğunuz var mı? (Gardiyanın karısı sinirli, yüzünü çevirir.)

Aralarında konuşmalar yapılırken nine onları fark eder. Birden içi nefretle dolar. Koşarak oraya gelir ve kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle Eymen’i çeker, hızla parktan uzaklaşırlar.

SAHNE 6:

Cezaevi koğuşundan içeri altı gardiyan girer. İki silahlı gardiyandan biri parktaki gardiyandır.

GARDİYAN: – Emir var, kenara çekilin, arama yapacağız.

ALİ: – Arama yapamazsınız, çekin gidin. (Mahkumlar kol kola girerler.)

GARDİYAN 1: – Koğuşta yasak kitap varmış, onları toplayacağız.

MAHKUM: – Daha önce kitaplar kontrolden geçmişti.

GARDİYAN 2: – O zaman yasak değillerdi, şimdi yasaklar. Geri çekilin. (Mahkumlar kol kola bir adım ilerlerler.)

GARDİYAN: – Geri çekilin. (Ateş eder, Ali yere yığılır.)

SAHNE 7:

Ekranda Antakya yazar. Bir mezarlık görünür. Askerler tepede koşarak güvenlik tedbiri (!) almaktadır. Ölü mezara konulmuş, üzeri toprakla örtülmektedir. Şeyh dua okumakta, kadınlar ve erkekler beraber saf tutmaktadır. Nine ve annenin her biri yan yana iki ayrı çam ağacının altında durmaktadır. Toplulukta kimse ağlamamaktadır.

EYMEN: – Anne niye böyle üzgünsün? Niye kimse konuşmuyor? (Anne cevap vermez.)

EYMEN: (Nineye doğru koşar, bacağına sarılır.) – Nine niye cevap vermiyorsunuz bana, biz buraya niye geldik?

EYMEN: (Tekrar anneye koşar.) – Anne biz buraya niye geldik? Hani babam Ankara’daki evimize gelecekti. Ya oraya gelip bizi bulamazsa.

Dua kısmı bitmiştir. Mezardan biraz uzakta 15 kadar genç sol kollarını kaldırır. Hep birlikte:

“Ölenler dövüşerek öldüler! Güneşe gömüldüler! Vaktimiz yok onların matemini tutmaya; akın var akın güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz; güneşin zaptı yakın!” diye slogan atarlar.

EYMEN: (Tekrar nineye koşar.) – Bak nine, hani daha önce hiç söylememiştim ya Dak İs-Sinc’i. İşte sana söyleyeceğim, ne olur üzülme.

Dak İs-Sinc melu rınc, bagtıdne mgallimte tecible kis basal, vıkıg gan dahri iv-keser. Yeh zyeyzi yem zyeyzi let it-tekli le hevhe le rimmeni kabıl mey krıtik hel-cirdeni.

Okullarımızda Okuma Alışkanlığı

OKULLARIMIZDA OKUMA ALIŞKANLIĞI

 

Yeni bir ders  yılının başındayız.

Ziller yeniden çaldı.

Basından izlediğim kadarıyla, bu ders yılında da çoğu öğretmenimiz 35-60 kişilik sınıflarda derslerini vermek durumundalar. Yine kentlerimizin çoğunda  çocuklarımız, televizyon, video, bilgisayar, tepegöz olmadan, resim atölyelerini, dil laboratuarını, fen laboratuarını görmeden, kütüphane bulamadan sınavlara hazırlanacaklar.

Tabloyu fazla uzatmadan konuma dönmek istiyorum. Yeni bir ders yılına girdiğimiz bugünlerde eğitimin “olmazsa olmaz”ları arasında yer alan “okuma alışkanlığı” konusuna.

Sanatçılarımız okumuyor, bürokratlarımız okumuyor, politikacılarımız okumuyor, velilerimiz, öğretmenlerimiz okumuyor… Okullarımızın çoğunda kitaplık vardır. Bu kitaplıklarda binlerce kitap el değmeden bekliyor. Bir öğrenci okuma alışkanlığı kazanmadan liseyi, hatta üniversiteyi bitirebiliyor. Çocuklar için temel kitap sayılan İki Yıl Okul Tatili’ni, Küçük Prens’i, Sait Faik’in Son Kuşlar’ını, Robinson Crusoe’yi okumayan çocuklarımız çoğunluğu oluşturuyor. Oysa kitap okuma, her insan için yaşamsal bir gereksinimdir.

Eğer bir insan okuma alışkanlığı kazanamamışsa bunda hem aile hem de okul sorumludur. Evde anne-baba, okulda öğretmen bu konuda iyi örnek olamıyorsa, çocuk bu alışkanlığı nasıl kazanabilsin?

“Görgülü kuşlar, gördüğünü işler” diye bir atasözümüz vardır. Kuşlar bile gördüğünü yapıyor. Annesi, babası, öğretmeni okumayan bir çocuk nasıl okusun ki? İlk adım örnek olmakla başlar.     Eğitimde bir defa görmek, bin defa duymaktan üstündür. İran’ın Nişabur kentinde ünlü tasavvuf şairi Feriddun Attar’ın türbesini geziyorduk. Türbenin duvarlarında ozanın ünlü yapıtı Mantık al Tayr’dan sözler yazılıydı. Çıkışta arkadaşlar astronomik paralar ödeyerek adı geçen yapıtın Farsçasını satın aldılar. Oysa yapıt Hasan Ali Yücel’in bakanlığı döneminde Türkçe’ye kazandırılmış ve bu arkadaşların mezun oldukları liselerin kütüphanelerinde el değmeden duruyor.

Edebiyat araştırmacısı Cevdet Kudret: “Okullar, okuma alışkanlığı kazandırabilirse başka hiçbir şey kazandırmazsa da olur.” demişti.

Büyük eğitimci İsmail Hakkı Tonguç 13.12.1943 tarihli, bütün Enstitü müdürlerine yazdığı mektubun bir yerinde şöyle der: “Enstitülerin çoğunda öğretmenleri, öğrenciyi tatmin edecek şekilde, kitap okumaya hevesli görmedim. Türkçe öğretmenlerinden bazıları bile istenilenden çok az kitap okumaktadır.

Bu durum öğretmenin şahsından ziyade öğrencilerin, enstitünün zararınadır. Okuma isteği kıt öğretmenlerin çoğunluk teşkil ettiği enstitülerde hayat basitleşmekte, durgun ve sıkıcı bir manzara göstermektedir.”

Köy Enstitüsü çıkışlı bir başka değerli yazar Mahmut Makal anlatır: “Ben öğrenme sevincinin ne olduğunu Köy Enstitülerinde gördüm. Hiç unutmam.  On sene kadar oluyor, bir gün Ankara’nın yanı başındaki Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmiştik. Burada gördüklerimin yalnız birkaç sahnesini size anlatacağım. Okulun koca baş hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde bir kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduklarını nasıl kavradıklarını da ertesi günü oynadıkları piyeste gördük. Ben ömrümde bu kadar güzel tiyatro seyretmedim dersem eş dost gücenmesin.”

Köy Enstitüsü’ne okuma alışkanlığı olmadan gelen köy çocuğu, Tolstoy’u, Gogol’u, Gorki’yi, Zola’yı okumayı alışkanlık haline getirebiliyor. Koyunları otlatma sırası kendisine gelen kız çocuğunun çıkınında ekmekle birlikte Antigone bulunabiliyor. Kitaplar enstitülerin ayrılmaz bir parçasıydı. Öğrencilere yaz- kış, her gün, birer saat özgür okuma saati verilirdi. 15 günde bir, her öğrenci okuduğu kitabı okul öğrencilerine, öğretmenlerine tanıtırdı.

Her yıl Avrupa’nın değişik ülkelerinde çeşitli kütüphaneleri gezme olanağı bulurum. Okumayla ilgili rakamlar açısından baktığımızda bu ülkelerle aramızda büyük bir uçurum olduğunu görürüz. Her ülkenin nüfus sayısının iki katı civarında kitaba karşılık bu oran bizde çok düşüktür. İkincisi, kütüphaneye girer girmez insan huzur buluyor. Düzen, temizlik yanında, görevli güler yüzlü genç kızlar ortama apayrı bir hava kazandırıyor.. Kütüphaneler tüm gün arı kovanı gibi işliyor. Haftanın belirli günlerinde yazarlar gönüllü olarak kütüphanelere gelip okuma matineleri yapıyorlar.

Yaşam, okudukça anlam kazanır. Önce kendimiz okuma alışkanlığı edinelim, sonra öğrencilerimize okuma alışkanlığı kazandırıp onlara okumayı sevdirelim. Eğitimin en ağırlıklı yanı budur. Kitapları görerek, kitapları göstererek yeni ders yılına “merhaba” diyelim. Unutmayalım ki “yazmanın da başlangıcı okumaktır.”

İçtenlikle!

 

Tarihe Saygı… Süveydiye’nin Çiçekleri..

Tarihe Saygı… Süveydiye’nin Çiçekleri..

Son birkaç yıl içinde kentimizde gerçekten birbirinden güzel kültür-sanat aktiviteleri yapılıyor.

Kentimiz, son on yıl içinde edebiyatçısını, ressamını, sinemacısını, fotoğrafçısını, müzisyenini… yetiştirmiştir.

Kentimizin yetiştirdiği bu sanatçılar, kenti sahiplendiler, kentin kültürüne, sporuna, eğitimine katkılar sundular ve sunmaya devam ediyorlar.

Kentin kimliğini kentin yetiştirdiği bu değerler kazandıracaktır, şüphesiz.

Geçtiğimiz hafta sonu, 26 Ekim 2014 Pazar günü, iki önemli etkinlik izledim. Etkinliklerin ikisi de Samandağ ilçemizdeydi. İkisi de belleklerden silinmeyecek güzellikteydi.

Birincisi Ayhan Kara Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Ayhan Kara’nın bu yıl ikincisini düzenlediği “Tarihe Saygı Koşusu”ydu. Koşuya katılım yüksekti. Düzenleme mükemmeldi. Başlangıçta Ayhan Beyin çektiği ve daha önce Kapısuyu Vakıf Evi’nde izlediğim “Konuşan Ağaçlar” sergisi deniz kenarında açıldı. İkinci kez izlememe rağmen sergiden büyük bir tat aldım. Finalde dereceye giren herkese defne yapraklarından yapılmış, altın, gümüş ve bronz renklerinden oluşan taçlar verilmesi bu kentin tarihine bir saygı ifadesidir.

Daha önce de yazmıştım, Ayhan Kara, ürettikleriyle yıllara adeta meydan okuyor, ellerimize bir güzel dünya bırakıveriyor, yaşamımızı daha anlamlı kılıyor. Kapısuyu’nda yarattığı cenneti görüp, bu kent için yurt içinde ve yurt dışında gerçekleştirdiği tanıtım aktivitelerini göz önünde bulundurunca sözlerim daha iyi anlaşılacak. Bizlere düşen, onun bu sonsuz emeklerine yakından bakabilmek, onun güzel kentimizi etkileyen kimliğini iyi tanımak düşer. Ayhan Kara gibilerine borcumuzun olduğu bir gerçek.

İkinci özgün etkinlik Sayın Zafer Özgentürk’ün tamamen kendi olanaklarıyla çektiği “Süveydiye’nin Çiçekleri” adlı belgeseldir.

Samandağ’ın o kendine özgü hamurundan çıkmış bir sanatçının bu kente bir vefa borcudur bu görsel şölen.

Hatay ve özellikle Samandağ binlerce yıldır, çok dilli, çok dinli özelliğini hep korumuş, binlerce yıldır uygarlıkların yoğunlaşma noktası olarak hep ayakta kalmıştır. Ülkemizin tek Ermeni köyü bu ilçemizdedir.

Belgeselde ne var; insan sevgisi var, hoşgörü var, yaşama sevinci var. Sayın Özgentürk, günümüze dek uzanan birikimin mirasçılarından biri. Çok dilli, çok dinli, çok renkli…

Belgesel ağırlıklı olarak Samandağ bölgesinde çekilmiş olmasına rağmen Antakya’mızın Ali Yüce’nin şiirlerine konu olmuş dar sokakları, baharat kokan çarşıları da yer almakta.

Belgesele ilgi büyüktü. Hatay Milletvekili Sayın Refik Eryılmaz, Samandağ Belediyesinin iki başkan yardımcısı, Adil Nural ve Serkan Topal, oradaydı. Onlarca STK başkanı oradaydı.

Başlangıçta Aalen Antakya Kültür Derneği, Antakya Defne Barış ve Dostluk Korosu’ndan 8 kişilik

Bir grup mini bir müzik ziyafeti sundular.

Bu güzel merkezi Samandağlılara kazandırdığı için belediye Başkanı Sn. Mithat Nehir’i yürekten kutluyorum

Belgesel sırasında küçük bir grubun protestosu bence gereksizdi.  Bu kardeşlerimiz demokratik tepkilerini salonun önünde yapabilirlerdi. En azından belgeseli izlemeye gelen yüzlerce insanın haklarına saygısızlık olmazdı

Teşekkürler Ayhan Kara.. Teşekkürler Zafer Özgentürk..

Güzelliklerin etrafımızı kuşatması dileği ile!

 

 

Edebiyatta Defne

EDEBİYATTA DEFNE

Değerli Okurlar,

12 Aralık 2014 Cuma günü (Bugün) saat 16.00’da, Harbiye Özcihan Otel’de, eşim Nebihe Karasu ile birlikte hazırladığımız, “Edebiyatta Defne” adlı son çalışmamızı bir kokteylle kitapseverlere tanıtacağız.

Kitap tanıtımı ile birlikte 50-110 yıllık, 30 fotoğraftan oluşan bir fotoğraf sergisini sanatseverlerle buluşturacağız.

Tüm hemşerilerimizi tanıtım kokteylimizde yanımızda görmek elbette dileğimizdir.

Yapıtta, Ayla Kutlu’dan Cengiz Bektaş’a, Adnan Yücel’den Nedim Gürsel’e….. 47 yazarımızın Defne ile ilgili izlenimleri yer almaktadır.

Defne’mizin nereden nereye geldiğini göstermesi açısından dikkatle okunması gerek bence.

Eser, yeni oluşturulan güzel Defnemizin güzel insanlarına ithaf edilmiştir.

Bilindiği gibi birkaç yıldır Defne, adeta unutturulmaya çalışılmıştır.

Yapıt Defne ile ilgili son çalışmamız. Daha önce (1997 yılında), Harbiye’mizin nasıl kaybedildiğine dikkat çekmek için “Doğa ve Tarih Beldesi Harbiye” ardından 1999 yılında, “Pembe Yapraklı Utanç Şafak: DAPHNE”adlı eserleri  hazırlamıştım.

Mart 2000’de “Siyah Beyaz Anılarda Yaşayan Harbiye” adlı fotoğraf sergisini binlerce kişinin katılımıyla açmıştık.

Harbiye, tarihin her döneminde değişik uygarlıkların, sevginin, barışın hoşgörünün beşiği olmuş güzel bir yurt köşesidir.

Defne, doğa, tarih ve kültür zenginliğiyle turizm bakımından eşsiz bir hazinedir. Dünyada çok az yer Defne kadar uzun ve zengin bir tarihin izlerine sahiptir. En eski uygarlıkların izleri, anıtları Defne topraklarındadır. Doğal nitelikleriyle, çağlayanları, mağaraları ve inanç merkezleriyle eski uygarlıkların anılarını sınırları içine almaktadır.

Defne topraklarında gün yüzüne çıkarılan yapıtlar, bir sanat mabedi olan Hatay Arkeoloji Müzesi’nin koleksiyonunu oluşturmaktadır.

Nice dini, siyasi lidere, soylu tutsağa, Herkül’e, Benhur’a ev sahipliği yapmış ender ilçelerden biridir Defne.

Dilerim Defne ile ilgili çalışmalar hız kazanır. Bu konuda umutlu olduğumu belirtmeliyim.

Halikarnas Balıkçısı’nın sözleriyle bir selam veriyoruz, merhaba diyoruz Defne’ye ve Defne’nin güzel insanlarına!

Dostlukla!

1 Eylül. Dünya Barış Günü

Bugün 1 Eylül. Dünya Barış Günü.
İkinci Büyük Emperyalist Paylaşım Savaşı, 1 Eylül 1939 günü Nazilerin Polonya’yı işgaliyle başladı. Ardında elli iki milyon ölü, yüz milyonlarca yaralı, sakat ve moloz yığını haline gelmiş kentler ile acı ve gözyaşı bıraktı. Savaş, Mayıs 1945′te son buldu.
İnsanlık tarihinin bu en acımasız, en kanlı ve en kirli savaşının başladığı gün, yani 1 Eylül, savaşın başlamasından 50 yıl sonra, Dünya Barış Günü olarak ilan edildi.
Savaşların olmadığı, sevginin egemen olduğu bir dünyada yaşamak tüm insanlığın umududur.
1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, terörden arınmış bir dünyada, mutluluğa, huzura, sevgiye, hoşgörüye, kardeşliğe ve evrensel barışa hep beraber kucak açmak düşüncesiyle bildim bileli çalışmalar yaparız.
Günün adı Dünya Barış Günü, ama günümüzde hangi  barıştan söz edilebilir?
“Devletler birbirlerine diş bilerken, savaş ilan etmek için bahaneler yaratırken kapitalist düzende, silah tüccarlarının organize ettiği menfaat savaşlarında hep masumlar ölüyor, gerçek halk açlık ve sefaletle karşı karşıya kalıyor.”
Katil İsrail’in 8 Temmuzda Gazze’ye başlattığı vahşi saldırı, ardında 2000′in üstünde, çoğu sivil ölü, on binlerce yaralı bıraktı. Açık cezaevi durumundaki kentte taş üstüne taş kalmadı.
“Arap Baharı” diye bize yutturulmaya çalışıldı, Ortadoğu’nun emperyalizmin çıkarları doğrultusunda mezhepsel bir anlayışla yeniden dizayn edilmesinin amaçlandığı ortaya çıktı.  Irak, Libya kan gölü. Tunus, problemler ortada. Mısır henüz rayına oturmuş değil. Lübnan barut fıçısı
Suriye’ye gelince, Mart 2011′de masumca başlayan eylemler cihatçıların kısa sırada devreye girmesiyle boyut değiştirdi.  Sonuç, üç milyon Suriyeli mülteci durumda. Gittikleri yerlerde düştükleri durum ortada. Cihatçıların vahşice infaz ettiği yüz binler… Cihatçıların, ele geçirdiği yerleşim alanlarında, halka dayattıkları çağdışı yaşama biçimi…
Ya Irak. Selefi  IŞİD’in insanlık dışı uygulamaları. Bölgenin en kadim renklerinden Ezidilere, Hıristiyan ve Şiilere  uygulananlar. Hâlâ anlamayanlar var,  IŞID,  yalnızca Suriye, Irak halkının değil, tüm bölge halklarının düşmanıdır,   bölgedeki farklılıklara karşı tekfircilikle yaklaşan bir terör öbeğidir.
Cihatçı örgütlerin vahşice uygulamalarının konuşulduğu bu günlerde, 1 Eylül, sadece lafta kalacak olan belirli barış mesajlarının verildiği simgesel bir gün olmaktan çıkarılmalı artık.
Yaşadığımız coğrafyanın barış ve kardeşlik bölgesine dönüşebilmesi için kültür- sanat ve benzeri tüm aktiviteleri büyük bir olanaktır, büyük bir referanstır.
Bir gün, içinde bulunduğumuz coğrafyaya  gerçek barışın geleceği umudunu koruyarak  Büyük önderin deyimiyle “Dünyada ve yurtta barış”ı diliyorum.

(Antakya Gazetesi’nden)

12 EYLÜL 34 YILINDA

12  EYLÜL 34 YILINDA

 

Geçtiğimiz hafta 12 Eylül askeri darbesinin yıldönümüydü. Aradan 34 yıl geçmiş. 34 yıl sonra aklımda kalan, sanatçıların, aydınların, eğitim emekçilerinin,  gençlerin ve emekçi halk yığınlarının nedensiz içeri tıkılmasıydı. Bir muhbir vatandaşın “alo” demesi içeri tıkamak için yeterliydi.

Abdi, İpekçi, Ümit Doğanay, Ümit Kaftancıoğlu, Bedrettin Cömert, Cavit Orhan Tütengil, Orhan Yavuz, Kemal Türkler … gibi onlarca bilim insanı 12 Eylül’ü hazırlayan günlerde haince katledildi. Bu cinayetler henüz aydınlatılmış değil.

Darbenin sonucunda, TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu, mallarına el konuldu ve liderleri tutuklandı.

650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1’i Asala militanı). Erdal Eren 17 yaşındaydı, yaşı büyütülerek idam edildi. 98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı. Aralarında ünlü sanatçı Ruhi Su’nun da bulunduğu 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin “işkenceden öldüğü” belgelendi. 937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı. Listeyi uzatmak mümkün..

Ne yazık ki, 12 Eylül halen varlığını sürdürmekte. Anayasasıyla, YÖK vb. kurumlarıyla hala darbecilerin çıkardığı kanunlarla yönetiliyoruz. 90’ı geçmiş iki generali yargılamakla elbette darbeyle hesaplaşılmaz.

Darbenin ardından Harbiye Lisesi’nde görev yapmakta iken Giresun ili Espiye İlçesi İmam Hatip Lisesi’ne atandım. Küçük oğlum bir aylıktı. Espiye’de üç yıl kadar öğretmenlik yapıp görevden ayrılmak zorunda kaldım. Şunu da ifade edeyim, İmam hatip Lisesi’nde geçen üç yılım meslek hayatımın en güzel yıllarıydı. Henüz kılık kıyafet sorunu yoktu. Kız öğrenci, meslek derslerine girerken başını  örtüyor, kültür derslerine girerken uyarıya gerek kalmadan başını açıyordu.

Ülkemizin her  yöresinin farklı bir güzelliği var. Ama Karadeniz’in baharı bir başka güzel.  Karadeniz’in yaylalarına, Giresun’un tepelerine çıkınca doğanın bir başka güzel olduğunu fark ediyorsunuz. Ancak Giresunlular, Rizeliler… hâlâ bunun farkında değiller. Kentiniz ne kadar güzel denildikçe şaşırıp kalıyorlar.

34 yıl sonra bu güzel coğrafyayı tekrar görme olanağı buldum. ge.m’;te te ok yoğun tartışmalara neden olan Karadeniz otoyolu hızla ilerliyor. Görebildiğim kadarıyla eskisi kadar tepki de yok. Ulaşımın kolaylaşması yöre halkını da rahatlatmış…
20 – 30 katlı gökdelenler yükselmeye başlamış. Hem de sahil şeridinde. Hızla betonlaşıyor. Umarım daha da yukarılara çıkıp bu güzelliği katletmezler.
Ayder Yaylası, Uzun Göl, Fırtına Vadisi ve her biri ardına sıralanan köyler. Hepsi de o kadar görülmeye değer ki!.. Karadeniz’i gezmeden Türkiye’yi gezdim demek yalan olur.

Adnan Yücel Şiir ve Öykü Yarışması

Adnan Yücel Şiir ve Öykü Yarışması başvuruları başladı!

Genel Koşullar:

A- Amaç

Toplumcu şiirimizin önemli şairlerinden Adnan Yücel’in anısını yaşatmak, kişiliğini, düşüncelerini ve yapıtlarını gelecek kuşaklara aktarmak, genç kuşakların dil duyarlılığını artırmak, yazınsal becerilerini değerlendirmek amacıyla, Adnan Yücel 3. Edebiyat ve Sanat Festivali etkinlikleri kapsamında edebiyat alanında Şiir ve Öykü Yarışması olarak iki ayrı dalda yarışma düzenleniyor. Yarışmanın amacı; Adnan Yücel şiirini genç kuşaklara tanıtmanın yanı sıra; genç şair ve yazarları yazmaya özendirerek yazınımıza yeni yapıtlar kazandırmak; ödül alan yapıtları yayınlayarak kitlelerle buluşmasını sağlamaktır.

Bu yılki yarışmaların teması, GEZİ, SOKAK, SANAT olarak belirlenmiştir.

 

B- Katılım Koşulları

1. Yarışma; şiir ve öykü dallarında yapılacaktır.

2. Şiir dalında; şairler en az 5 şiirle; (çıktı olarak posta ile gönderilecekse 5 kopya gönderilecek).

3. Öykü dalında; yazarlar en az 3 öyküyle katılabilirler. (çıktı olarak posta ile gönderilecekse 4 kopya gönderilecek)

4. Yarışmada dereceye giren şiirler ve öyküler bir kitapta toplanıp basılacaktır.

5. Yarışmaya gönderilen yapıtlar, son başvuru tarihine kadar, hiçbir yerde yayınlanmamış olmalıdır.

6. Şiir ve öykü dalında; SEÇİCİ KURUL’un derecelendirmeden seçeceği şiir ve öyküler bir arada tek kitap halinde yayınlanacaktır.

7. Yarışmaya gönderilecek yapıtlar; 1 Eylül 2014 tarihi akşamına kadar, dijital ortamda, (word, libre office, pdf, vb)  aşağıdaki e-posta adresine veya çıktı yada CD ile Posta Kutusu’na gönderilmelidir.

Adres: PK 36 Üsküdar-İSTANBUL

Telefon: 0 536 797 42 22  – 0 537 427 97 19 – 0 531 837 12 43

e-posta: info@yapisanatevi.org Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Başvuruda bulunanlar, adlarını, adreslerini, kısa özgeçmişlerini ve telefon numaralarını, e-posta adreslerini gönderilen yapıtlarda açıkça belirtmelidirler. Kimliği yazılı olmayan metinler yarışma dışı tutulur.

8. Yarışma, her yıl Adnan Yücel Edebiyat ve Sanat Festivali kapsamında şiir, öykü dallarının yanı sıra; yazının veya sanatın öteki dallarını kapsayacak biçimde dönüşümlü olarak yapılacaktır.

C- Sonuçlar

Seçici Kurul’un değerlendirme sonuçları, 2 Ekim 2014 günü açıklanacaktır. Sonuçlar aynı tarihte www.yapisanatevi.org ve www.ayesf.org adreslerinde duyurulacak; dereceye girenlere ayrıca e-posta veya telefonla bilgi verilecektir.

D- Ödüller

Dereceye giren yarışmacılara plaketin yanı sıra Adnan Yücel kitap seti armağan edilecektir. Şiir ve çocuk öyküsü dalında seçici kurulun uygun gördüğü şiirler ve öyküler; birlikte bir kitapta yayınlanacaktır. Kitapta ürünü olan şair ve yazarlara kitap yayınlanınca 10’ar adet telif olarak verilecektir. Ödül töreni, 4 Ekim 2014 tarihinde düzenlenecek olan Adnan Yücel 3. Edebiyat ve Sanat Festivali etkinlikleri sırasında yapılacaktır.

E- Seçici Kurul

Şiir ve öykü dallarında seçici kurul aşağıdaki gibi belirlenmiştir:

Şiir dalında

Gülsüm Cengiz, Sennur Sezer, Medine Sivri, Rahmi Emeç

Öykü dalında

Adnan Özyalçıner,  Lütfiye Aydın

Gültekin Emre

edebiyathaber.net (26 Haziran 2014)

 

 

 

Bir Daha Asla

GÜLSÜM CENGİZ

BİR DAHA ASLA!

Ne çok ağladık

okurken Anna Frank’ın anılarını

ne çok utanç biriktirdik

gezerken toplama kamplarını.

Buchenwald, Dachau, Matthausen, Bergenbelsen…

İnsanlığın ortak utancı

fotoğraflardaki iskelet yığınları,

tel örgüler, gaz odası, sezaryum…

Ve rüzgarın aşındırdığı taşın üstündeki yazı

çığlık gibi dünyanın dört yanında.

“Bir daha asla!”

 

İnsanlığın ortak vicdanı

lanetlerken soykırımı

sürüyor zincirleme bir acı

sürüyor soykırım

dört yanı kuşatılmış Filistin’de.

Gökten bomba yağıyor eviçlerine

ölüyor çocuklar kanatsız kuşlar gibi.

Ağlıyor bir çocuk yıkıntıların arasında,

ağlıyor da

duymuyor sesini “uygar” dünya.

Sırtından vuruluyor çocuklar;

bileklerinden zincirleniyor

demir parmaklıklara

arama noktalarında,

gözlerindeki korku

suskun çığlığıdır yaşamın.

 

İnsanlığın ortak vicdanı

Lanetlerken soykırımı

yankılanırken kulaklarımızda hala

“Bir daha asla” çığlığı,

ah, şimdi ne çok utanç, ne çok acı

ne çok kan, ne çok göz yaşı

Sabra’da, Şatila’da, Gazze’de ve Cenin’de…

Söküp atıyor toprağından bir halkı,

duvarla bölüyor hayatı

ve suyunu kesiyor çocukların,

sınırdan sınıra sürülenlerin torunları.

Çünkü çizildi bir halkın yazgısı

karar masalarında

petrol, silah tekellerinin

çıkarları uğruna…

 

İnsanlığın ortak vicdanı

Lanetlerken soykırımı

Belleklerdeyken hala

Toplama kamplarındaki

korkmuş çocukların yüzü,

diri diri gömüyor

Filistinli çocukları

İsrailli buldozer şoförü.

Daha çok acıtıyor

ve öfkeyle dolduruyor içimizi

zulme uğrayanların zulmü.

 

Ses olup, yürek olup, bir olup

Haykırıyoruz olanca gücümüzle:

 

Filistin, ey Filistin!

Kökleri derinlerde zeytin ağacı.

Sarsıyor gövdeni filiz kıran fırtınası

dökülüyor toprağa tomurcukların.

Filistin, ey Filistin!

Dalların kucaklıyor hayatı

direniyor çocukların, savaşıyor şairlerin

bu utancı yeryüzünden silmek için.

 

Rüzgarın kanadında çağrısı kardeşliğin

özgür topraklara doğacak çocukların.

 

Evrensel Kültür Dergisi, Ekim 2006

Gazze Avazı

Şairlerin ‘Gazze Avazı’

Şairler Gazze’yi şiirleştirdi. 63 şairin ortaklaşa dizelerinden oluşan “Gazze Avazı” soruyor: Çocuklar neden yere düşmüş kırmızı bir gök…

 

 

“Gazze Avazı; uçağı olmayanları uçaklarıyla bombalayanlara, topu olmayanları toplarıyla bombardımana tutanlara, silahı olmayanları silahlarıyla vuranlara, vicdanını, ırkçılık, milliyetçilik ve bağnazlığa satanlara, dünyanın toprağını bir türlü paylaşamayanlara, çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere ayrım gözetmeden tüm canlıları çıkarları uğruna katledenlere karşı da bir çığlık…” Gazze Avaz’ını yazan şairler ortak çığlıklarını bu sözlerle ifade ettiler.

 

 

GAZZE AVAZI
“o zaman ben ‘onları’ değil, kendimi öldürdüm gerçi,
dünya o kadar büyüktü ki çok küçük sandım o’nu”

dünyanın çekirdeğini çitleyecekti çocuk
tam o anda közlenmiş kalbini yiyiverdi talmud!..

kalbindeki dikeni çıkaramayan kardeşlerimin
gözyaşlarıyla birleşirse belki bu yangına bir avuç su olur diye
aklıma taş düşeli, saçma/sapan bir çocuk ve filistin yalnız taş duvar olalı
orda, taş döşeli avlumuzda, nablus’ta
çizilmiş bir haritayla dönmesini bekledim babamın; kuyular taş dolalı

 

 

oysa, zulme kurulmuş bütün saatler; her şey canevinden vurulmuş
gözyaşlarını bombalıyorlar şimdi
külden kentler içinde çırpınırken anne yürekleri
derme çatma dualarıyla çekip gidiyor çekimser tanrılar

karnında bilyeleri ile çocuk olurum,
sapanımın ucunda metal kuşlar
ütüldüğüm sokakta babam vuruluyor!
bu bendeki son düş onu vurma!

- ey zûlmü çoğaltan yec’uc mec’uc

yalnızlığa tutsak sabi çığlıklar, kandillerde yakılan hıçkırık
ebabil kuşlarına dönüşürse bu huruç
çatlayan kan taşına nasıl ve kimle yaklaşır
esmer teniyle vahşi bir suç

“oku, yaradan rabbinin adıyla oku”

zulmetin kabuğunu kır
kalbini kûh-i nurla d’oku
Allah’ım, sen filistinli çocuğu
taşlarını ve sapanını koru

taşlar azizdir, sapan özgürlüktür, cennet yakındır anne gibi

- korkma, annen yanında yatıyor
uyuyor, ama taşlar uykusuz
kırmızı bulutlar geçiyor bak
son kez gördüğün bir oyuncak sana doğru geliyor: israil malı!

ve bir parça kan düşüyor yere, nice yaraların hüznüyle yoğrulmuş…
kara bir bulut, ıssız bir gece… bir umut, o kanla çocukların gözlerinde…
akıp giden kan sanmayın, sizin gördüğünüz kırmızı
bir devrin utancıdır riyakâr yüzlerde.

akıp giden kan sanmayın, kan da susar
bir çocuğun susuşudur, sustukça çoğalan utanç…
akıp giden kan sanmayın, kan susmayacaktır
bir çocuğun susmasıdır tarihinizdeki utanç

sen susunca askıya alır birileri senin yerine senin düşlerini
bak! yine bozuk çalıyor plak ortadoğu alevlerinden:
seni şeytanın dölü, seni belâ kumkuması
ölüm ele geçiriyor gök gözlü gazze çocuklarının yüzünü

- bana bak! robert gates, hillary clinton,
barack obama dahil bu amerika cahil
bu boktan abin, ya silah ya havyar
başka şey öğretmemiş sana israil

hançer denenir; en iyi benim kanımla
hançer bilenir; en iyi benim sevdamla
hançer sınanır; en iyi benimle
hançeri kanatır; en çok benim acım…

füze curnataları kuşların yerinde
saçaklar huzursuz saçaklar susamış
birikmeye korkuyor yağmur
çekiştiriyor akdeniz’i palmiyeler nara
tuzu gördükçe yara bağlıyor karalar

çocuklar neden yere düşmüş kırmızı bir gök
neden çatırdayan tuz kadın erkek, patlayan toprak
bir hınçlı köstebek! hangi kuyulardan çekiyor gücünü de
unutmayı seçiyor onun için su dağları yaratan iyiliği
tarihin hangi dibine atmış kalbinin gözlerini?

her fidan kırıldıkça bin mısra kanamakta
kan kalabalığı aklımızın çukurunda ölmeye büyümüş bir hayret…
filistinli çocuk masum israilli olan da
büyümesin çocuklar bir gazze olacaksa

iy’ettim; bush’un kafasına / bin tane pabuç attım.
fakat çaresiz – / kılıyor beni / gazze / orda ölüyor / torunum.
bir yardım umar babası duymaz mı kimsecikler
hani kuşlar hani bulutlar koptu uçurtmanın ipi

altı yaşında halid velvil, kanlar içinde gömleği
gazze’de, top oynuyor askerler!
çocuklar kanıyor; ah çocuklar! vah çocuklar!
papatyalar umursamaz küçük bombaları

bir çocuk her zaman büyüktür bir devletten
bu zulüm karşısında bir şairin çığlıklarında
mezarlara mevzilenir aşk’ın
aşk’ın ölüm askerleri…

dünya vurgunu gözleri
yok hükmünde mi olacak onların,
onlarsız mı vuracak yeryüzüne yıldızların ışığı,
ılık tıpırtısı güz yağmurlarının.

güneş pas tuttu; farkında mı göğün yüzü
sekiz başlı dragonun gettosunda
yaşadılar hem diri, hem ölü
ah… daha çok alanımız olsa keşke sözcüklerden

(bir çiçek görsem
aklım dolu çocuk olur akşam
çöker karanlığa örtülü büvelek mahkumları
çirkin bir buluttur korkuya ihanet…)

ahtapot kolları yırttı karanlığı
barutla iftar etti emzikli anneler
ana sütüne bulanmış son nefesler
bir kanlı kundak içinde düştü istanbul’un kalbine

bebek kanı göğe akar, bebek kanı intikam kokar
amma, değmeden karnımıza bıçağın ucu
ve göğümüz kızarmadan dehşetin nefesiyle
daha nice daha nice daha nice susacağız!

yeter! gazze yaralı bir kuş, göğsümden kalkan
taş olsun çocuk; duyarsız yürekler sapanına
al benim esnekliğimi de kat, fırlat fırlatabildiğin kadar
acının ince yollarını, özgürlüğe…

bir sabahlık gibi uyanmadı hiç, motaz uda
ve çok çocuk, çok çocuk…
- arabım… boylu boyunca uzanan ölünü seviyorlar yalnızca
esmer bir çocuk gül gibi parıldayan yarasıyla düşüyor toprağa

en anlamlı taş, şiirdeki değil, elindekiydi çocuk…

kandan koyudur merhametin alnındaki kir
gözleri bağlı değil, kör; bağa muhtaçsa bekir…
çocuk katillerinin yarattığı tufan
alnının çatına yazıldı uygarlığın!

bu hangi hayvan? bu hangi hayvan?
çocuk salkımlarını toplamaz insan olan
ben, bir afgan, bir ıraklı; filistinli bir anne…
çocuğumu öldürürler; tanrı esirgemez; niye?

akdeniz yürüsün kızıldeniz kan revan basra yaralı
tanrılar ırmaklar kucaklasın gül yüzlü çocukları
kanlı ellerin yaşamdan kopardığı
bir çocuğum şimdi gazza’de

 

 

bir kuşa kaptırdım kalbimin bir ucunu
bir ucu bende kaldı kuş uçtu gitti ta uzaklara
şaşılacak şey kalbimin bende kalan ucuyla
bir gökkuşağı kuruldu aramızda gazze’deki çocuklarla

bir sabah, küle bulanmış gazze’de
namlunun ucunda göveriyor kan çiçeği
damağın pembe şekerindeki sevinç
çocuklar, mavi ve sürgün, gül yanığı

filistin güz yaprakları gibi,
adı eksik çocuklardı / tamam iken sığ soluk…
ayakların arasında hışırtıyla ezildi.
havada kaybolmuş çocuk kokusu

ince beden / tenleri / örter ama, kocaman-
kundak diye bildiği / anne sütü toprağı!
çocuk ol bakalım sen de gazze’de
çocuk olabilecek misin ey moşe

yazılan yazılardan alınan azıklardan boyanan bir gül
bir gül kalkıyor şimdi ortadoğu’nun kalbinden
gelin tellerinden taşan sevinç olmasın çocuklar ölecekse
orada, parçalanmış bir zıbında doğmalı insanlık bir daha

ruhumu mülkün arsızları kuşattı.
dinmiyor dalgın nüshalarda çölün kanaması!
babaların kolları kısa kalmış
çocukların üstünü örtememiş anneler

- kundağımı bozdum! dilimi koydum dişlerimin yerine!
kevgirler mi, en dolu yanlarım!
her defasında kışkırtılmış soğanlar bıraktım kapılarına!
ölelim! ve bitsin bu karahummalı hayat

gazze’nin tayları kırılıyor bir bir; bir ananın emzirdiği çocuk
vatan adına sırtından bıçaklarken bir başka ananın çocuğunu
ve masumların gözyaşı üzerine kurulmuş uygarlığımız
dalgalanırken bayrak niyetine
babalar, kahraman yetiştirdik diye öğünecekler.

seni sevmiyorum beyaz insan!
karalara büsbütün boyanmışlığım bundan…
kan olmasın diye bütün kelimelerin altında
vicdanımı ve namusumu bağlıyorum gazze’deki çocuğun gözyaşlarına

yine Kerbela, yine matem, çocuklar şehit
yetiş Hazreti Şah’ım yetiş eyle niyaz
zalimin her yerde adı yezit, kavmi yezit
Gazze yanık, Gazze susuz, Gazze avaz avaz

- o bıçağı saplayacağım yüreğime
yitireceğim hiçbir şey yok
düşlerimi yanıma aldım, değişimin mahşerine
ya insan kalmak ya da onursuz bir dünya!

GAZZE AVAZI’NI YAZAN ŞAİRLER
A.Hicri İzgören, Abdülkadir Budak, Adnan Gül, Ahmet Günbaş, Ahmet Uysal, Ali K. Metin, Altay Ömer Erdoğan, Aydın Şimşek, Bedrettin Aykın, Beşir Sevim, Betül Tarıman, Bülent Güldal, C. Mehmet Eren, Cafer Keklikçi, Cuma Duymaz, Emel İrtem, Emir Özsoy, Ercan Y. Yılmaz, Eren Aysan, Fatih Yavuz Çiçek, Fergun Özelli, Fuat Çiftçi, Gülümser Çankaya, Güngör Gençay, H. İhsan Sönmez, Hamdi Özyurt, Haydar Ergülen, Hayrettin Geçkin, Hayri K. Yetik, Hidayet Karakuş, Hulki Aktunç, Hülya Deniz Ünal, Hüseyin Alemdar, Hüseyin Peker, İbrahim İspir, İhsan Topçu, Kadir Aydemir, Koray Feyiz, M. Mahzun Doğan, Mehmet Sarsmaz, Murat Soyak, Mustafa Erdem Özler, Mustafa Ergin Kılıç, Mustafa Nazif, Mustafa Ökkeş Evren, Nisan Serap, Nurduran Duman, Onur Caymaz, Oresay Özgür Doğan, Özcan Erdoğan, Perihan Baykal, Said Ercan, Selahattin Yolgiden, Serap Erdoğan, Serdar Ünver, Sina Akyol, Sinan Özdemir, Süavi Kemal Yazgıç, Şehmus Ay, Tekin Gönenç, Volkan Hacıoğlu, Yaşar Bedri, Yelda Karataş.

 

IX. MELİH CEVDET ANDAY ŞİİR ÖDÜLÜ

IX. MELİH CEVDET ANDAY ŞİİR ÖDÜLÜ

    Şiirimizin büyük ustası Melih Cevdet Anday’ın anısına, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Milas Belediyesi’nin işbirliğiyle düzenlenen ödülün bu yıl dokuzuncusu veriliyor.

    Melih Cevdet Anday, 1985 yılından itibaren yaz aylarını eşiyle birlikte Milas-Ören’deki yazlığında geçirmiş, 1999 yılında anıtı, Ören sahilinde, bugün onun adını taşıyan parka diktirilmişti.

    Seçici kurulu  Doğan Hızlan, Sennur Sezer, Eray Canberk, Egemen Berköz, Refik Durbaş, Leylâ Şahin ve Enver Ercan’dan oluşan ödül, sahibine ağustos ayında Ören’de düzenlenecek “IX.  Milas-Ören Melih Cevdet Anday Şiir Günleri ve Kültür Şenliği”nde sunulacak.

    Plaket ve 3.000 YTL’den oluşan ödüle 1 Haziran 2013- 1 Temmuz 2014 tarihleri arasında yayımlanmış kitaplar katılabiliyor. Son katılma tarihi ise 1 Ağustos 2014.

    Katılmak ya da kitap önermek isteyen yayınevi, kurum ve kuruluşların 8 adet yapıtı, başvuru dilekçesiyle birlikte “TYS Edebiyat Müzesi, Aysel Tezer-Yıldız Sarayı, Dış Karakol Binası, Barbaros Bulvarı, Beşiktaş, İstanbul” adresine göndermeleri gerekiyor.

Ayrıntılı bilgi için:

0212 259 74 74

0533 663 13 35

 

– 
TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI
0212 259 74 74
0533 663 13 35