Adnan Yücel Şiir ve Öykü Yarışması

Adnan Yücel Şiir ve Öykü Yarışması başvuruları başladı!

Genel Koşullar:

A- Amaç

Toplumcu şiirimizin önemli şairlerinden Adnan Yücel’in anısını yaşatmak, kişiliğini, düşüncelerini ve yapıtlarını gelecek kuşaklara aktarmak, genç kuşakların dil duyarlılığını artırmak, yazınsal becerilerini değerlendirmek amacıyla, Adnan Yücel 3. Edebiyat ve Sanat Festivali etkinlikleri kapsamında edebiyat alanında Şiir ve Öykü Yarışması olarak iki ayrı dalda yarışma düzenleniyor. Yarışmanın amacı; Adnan Yücel şiirini genç kuşaklara tanıtmanın yanı sıra; genç şair ve yazarları yazmaya özendirerek yazınımıza yeni yapıtlar kazandırmak; ödül alan yapıtları yayınlayarak kitlelerle buluşmasını sağlamaktır.

Bu yılki yarışmaların teması, GEZİ, SOKAK, SANAT olarak belirlenmiştir.

 

B- Katılım Koşulları

1. Yarışma; şiir ve öykü dallarında yapılacaktır.

2. Şiir dalında; şairler en az 5 şiirle; (çıktı olarak posta ile gönderilecekse 5 kopya gönderilecek).

3. Öykü dalında; yazarlar en az 3 öyküyle katılabilirler. (çıktı olarak posta ile gönderilecekse 4 kopya gönderilecek)

4. Yarışmada dereceye giren şiirler ve öyküler bir kitapta toplanıp basılacaktır.

5. Yarışmaya gönderilen yapıtlar, son başvuru tarihine kadar, hiçbir yerde yayınlanmamış olmalıdır.

6. Şiir ve öykü dalında; SEÇİCİ KURUL’un derecelendirmeden seçeceği şiir ve öyküler bir arada tek kitap halinde yayınlanacaktır.

7. Yarışmaya gönderilecek yapıtlar; 1 Eylül 2014 tarihi akşamına kadar, dijital ortamda, (word, libre office, pdf, vb)  aşağıdaki e-posta adresine veya çıktı yada CD ile Posta Kutusu’na gönderilmelidir.

Adres: PK 36 Üsküdar-İSTANBUL

Telefon: 0 536 797 42 22  – 0 537 427 97 19 – 0 531 837 12 43

e-posta: info@yapisanatevi.org Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Başvuruda bulunanlar, adlarını, adreslerini, kısa özgeçmişlerini ve telefon numaralarını, e-posta adreslerini gönderilen yapıtlarda açıkça belirtmelidirler. Kimliği yazılı olmayan metinler yarışma dışı tutulur.

8. Yarışma, her yıl Adnan Yücel Edebiyat ve Sanat Festivali kapsamında şiir, öykü dallarının yanı sıra; yazının veya sanatın öteki dallarını kapsayacak biçimde dönüşümlü olarak yapılacaktır.

C- Sonuçlar

Seçici Kurul’un değerlendirme sonuçları, 2 Ekim 2014 günü açıklanacaktır. Sonuçlar aynı tarihte www.yapisanatevi.org ve www.ayesf.org adreslerinde duyurulacak; dereceye girenlere ayrıca e-posta veya telefonla bilgi verilecektir.

D- Ödüller

Dereceye giren yarışmacılara plaketin yanı sıra Adnan Yücel kitap seti armağan edilecektir. Şiir ve çocuk öyküsü dalında seçici kurulun uygun gördüğü şiirler ve öyküler; birlikte bir kitapta yayınlanacaktır. Kitapta ürünü olan şair ve yazarlara kitap yayınlanınca 10’ar adet telif olarak verilecektir. Ödül töreni, 4 Ekim 2014 tarihinde düzenlenecek olan Adnan Yücel 3. Edebiyat ve Sanat Festivali etkinlikleri sırasında yapılacaktır.

E- Seçici Kurul

Şiir ve öykü dallarında seçici kurul aşağıdaki gibi belirlenmiştir:

Şiir dalında

Gülsüm Cengiz, Sennur Sezer, Medine Sivri, Rahmi Emeç

Öykü dalında

Adnan Özyalçıner,  Lütfiye Aydın

Gültekin Emre

edebiyathaber.net (26 Haziran 2014)

 

 

 

Bir Daha Asla

GÜLSÜM CENGİZ

BİR DAHA ASLA!

Ne çok ağladık

okurken Anna Frank’ın anılarını

ne çok utanç biriktirdik

gezerken toplama kamplarını.

Buchenwald, Dachau, Matthausen, Bergenbelsen…

İnsanlığın ortak utancı

fotoğraflardaki iskelet yığınları,

tel örgüler, gaz odası, sezaryum…

Ve rüzgarın aşındırdığı taşın üstündeki yazı

çığlık gibi dünyanın dört yanında.

“Bir daha asla!”

 

İnsanlığın ortak vicdanı

lanetlerken soykırımı

sürüyor zincirleme bir acı

sürüyor soykırım

dört yanı kuşatılmış Filistin’de.

Gökten bomba yağıyor eviçlerine

ölüyor çocuklar kanatsız kuşlar gibi.

Ağlıyor bir çocuk yıkıntıların arasında,

ağlıyor da

duymuyor sesini “uygar” dünya.

Sırtından vuruluyor çocuklar;

bileklerinden zincirleniyor

demir parmaklıklara

arama noktalarında,

gözlerindeki korku

suskun çığlığıdır yaşamın.

 

İnsanlığın ortak vicdanı

Lanetlerken soykırımı

yankılanırken kulaklarımızda hala

“Bir daha asla” çığlığı,

ah, şimdi ne çok utanç, ne çok acı

ne çok kan, ne çok göz yaşı

Sabra’da, Şatila’da, Gazze’de ve Cenin’de…

Söküp atıyor toprağından bir halkı,

duvarla bölüyor hayatı

ve suyunu kesiyor çocukların,

sınırdan sınıra sürülenlerin torunları.

Çünkü çizildi bir halkın yazgısı

karar masalarında

petrol, silah tekellerinin

çıkarları uğruna…

 

İnsanlığın ortak vicdanı

Lanetlerken soykırımı

Belleklerdeyken hala

Toplama kamplarındaki

korkmuş çocukların yüzü,

diri diri gömüyor

Filistinli çocukları

İsrailli buldozer şoförü.

Daha çok acıtıyor

ve öfkeyle dolduruyor içimizi

zulme uğrayanların zulmü.

 

Ses olup, yürek olup, bir olup

Haykırıyoruz olanca gücümüzle:

 

Filistin, ey Filistin!

Kökleri derinlerde zeytin ağacı.

Sarsıyor gövdeni filiz kıran fırtınası

dökülüyor toprağa tomurcukların.

Filistin, ey Filistin!

Dalların kucaklıyor hayatı

direniyor çocukların, savaşıyor şairlerin

bu utancı yeryüzünden silmek için.

 

Rüzgarın kanadında çağrısı kardeşliğin

özgür topraklara doğacak çocukların.

 

Evrensel Kültür Dergisi, Ekim 2006

Gazze Avazı

Şairlerin ‘Gazze Avazı’

Şairler Gazze’yi şiirleştirdi. 63 şairin ortaklaşa dizelerinden oluşan “Gazze Avazı” soruyor: Çocuklar neden yere düşmüş kırmızı bir gök…

 

 

“Gazze Avazı; uçağı olmayanları uçaklarıyla bombalayanlara, topu olmayanları toplarıyla bombardımana tutanlara, silahı olmayanları silahlarıyla vuranlara, vicdanını, ırkçılık, milliyetçilik ve bağnazlığa satanlara, dünyanın toprağını bir türlü paylaşamayanlara, çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere ayrım gözetmeden tüm canlıları çıkarları uğruna katledenlere karşı da bir çığlık…” Gazze Avaz’ını yazan şairler ortak çığlıklarını bu sözlerle ifade ettiler.

 

 

GAZZE AVAZI
“o zaman ben ‘onları’ değil, kendimi öldürdüm gerçi,
dünya o kadar büyüktü ki çok küçük sandım o’nu”

dünyanın çekirdeğini çitleyecekti çocuk
tam o anda közlenmiş kalbini yiyiverdi talmud!..

kalbindeki dikeni çıkaramayan kardeşlerimin
gözyaşlarıyla birleşirse belki bu yangına bir avuç su olur diye
aklıma taş düşeli, saçma/sapan bir çocuk ve filistin yalnız taş duvar olalı
orda, taş döşeli avlumuzda, nablus’ta
çizilmiş bir haritayla dönmesini bekledim babamın; kuyular taş dolalı

 

 

oysa, zulme kurulmuş bütün saatler; her şey canevinden vurulmuş
gözyaşlarını bombalıyorlar şimdi
külden kentler içinde çırpınırken anne yürekleri
derme çatma dualarıyla çekip gidiyor çekimser tanrılar

karnında bilyeleri ile çocuk olurum,
sapanımın ucunda metal kuşlar
ütüldüğüm sokakta babam vuruluyor!
bu bendeki son düş onu vurma!

- ey zûlmü çoğaltan yec’uc mec’uc

yalnızlığa tutsak sabi çığlıklar, kandillerde yakılan hıçkırık
ebabil kuşlarına dönüşürse bu huruç
çatlayan kan taşına nasıl ve kimle yaklaşır
esmer teniyle vahşi bir suç

“oku, yaradan rabbinin adıyla oku”

zulmetin kabuğunu kır
kalbini kûh-i nurla d’oku
Allah’ım, sen filistinli çocuğu
taşlarını ve sapanını koru

taşlar azizdir, sapan özgürlüktür, cennet yakındır anne gibi

- korkma, annen yanında yatıyor
uyuyor, ama taşlar uykusuz
kırmızı bulutlar geçiyor bak
son kez gördüğün bir oyuncak sana doğru geliyor: israil malı!

ve bir parça kan düşüyor yere, nice yaraların hüznüyle yoğrulmuş…
kara bir bulut, ıssız bir gece… bir umut, o kanla çocukların gözlerinde…
akıp giden kan sanmayın, sizin gördüğünüz kırmızı
bir devrin utancıdır riyakâr yüzlerde.

akıp giden kan sanmayın, kan da susar
bir çocuğun susuşudur, sustukça çoğalan utanç…
akıp giden kan sanmayın, kan susmayacaktır
bir çocuğun susmasıdır tarihinizdeki utanç

sen susunca askıya alır birileri senin yerine senin düşlerini
bak! yine bozuk çalıyor plak ortadoğu alevlerinden:
seni şeytanın dölü, seni belâ kumkuması
ölüm ele geçiriyor gök gözlü gazze çocuklarının yüzünü

- bana bak! robert gates, hillary clinton,
barack obama dahil bu amerika cahil
bu boktan abin, ya silah ya havyar
başka şey öğretmemiş sana israil

hançer denenir; en iyi benim kanımla
hançer bilenir; en iyi benim sevdamla
hançer sınanır; en iyi benimle
hançeri kanatır; en çok benim acım…

füze curnataları kuşların yerinde
saçaklar huzursuz saçaklar susamış
birikmeye korkuyor yağmur
çekiştiriyor akdeniz’i palmiyeler nara
tuzu gördükçe yara bağlıyor karalar

çocuklar neden yere düşmüş kırmızı bir gök
neden çatırdayan tuz kadın erkek, patlayan toprak
bir hınçlı köstebek! hangi kuyulardan çekiyor gücünü de
unutmayı seçiyor onun için su dağları yaratan iyiliği
tarihin hangi dibine atmış kalbinin gözlerini?

her fidan kırıldıkça bin mısra kanamakta
kan kalabalığı aklımızın çukurunda ölmeye büyümüş bir hayret…
filistinli çocuk masum israilli olan da
büyümesin çocuklar bir gazze olacaksa

iy’ettim; bush’un kafasına / bin tane pabuç attım.
fakat çaresiz – / kılıyor beni / gazze / orda ölüyor / torunum.
bir yardım umar babası duymaz mı kimsecikler
hani kuşlar hani bulutlar koptu uçurtmanın ipi

altı yaşında halid velvil, kanlar içinde gömleği
gazze’de, top oynuyor askerler!
çocuklar kanıyor; ah çocuklar! vah çocuklar!
papatyalar umursamaz küçük bombaları

bir çocuk her zaman büyüktür bir devletten
bu zulüm karşısında bir şairin çığlıklarında
mezarlara mevzilenir aşk’ın
aşk’ın ölüm askerleri…

dünya vurgunu gözleri
yok hükmünde mi olacak onların,
onlarsız mı vuracak yeryüzüne yıldızların ışığı,
ılık tıpırtısı güz yağmurlarının.

güneş pas tuttu; farkında mı göğün yüzü
sekiz başlı dragonun gettosunda
yaşadılar hem diri, hem ölü
ah… daha çok alanımız olsa keşke sözcüklerden

(bir çiçek görsem
aklım dolu çocuk olur akşam
çöker karanlığa örtülü büvelek mahkumları
çirkin bir buluttur korkuya ihanet…)

ahtapot kolları yırttı karanlığı
barutla iftar etti emzikli anneler
ana sütüne bulanmış son nefesler
bir kanlı kundak içinde düştü istanbul’un kalbine

bebek kanı göğe akar, bebek kanı intikam kokar
amma, değmeden karnımıza bıçağın ucu
ve göğümüz kızarmadan dehşetin nefesiyle
daha nice daha nice daha nice susacağız!

yeter! gazze yaralı bir kuş, göğsümden kalkan
taş olsun çocuk; duyarsız yürekler sapanına
al benim esnekliğimi de kat, fırlat fırlatabildiğin kadar
acının ince yollarını, özgürlüğe…

bir sabahlık gibi uyanmadı hiç, motaz uda
ve çok çocuk, çok çocuk…
- arabım… boylu boyunca uzanan ölünü seviyorlar yalnızca
esmer bir çocuk gül gibi parıldayan yarasıyla düşüyor toprağa

en anlamlı taş, şiirdeki değil, elindekiydi çocuk…

kandan koyudur merhametin alnındaki kir
gözleri bağlı değil, kör; bağa muhtaçsa bekir…
çocuk katillerinin yarattığı tufan
alnının çatına yazıldı uygarlığın!

bu hangi hayvan? bu hangi hayvan?
çocuk salkımlarını toplamaz insan olan
ben, bir afgan, bir ıraklı; filistinli bir anne…
çocuğumu öldürürler; tanrı esirgemez; niye?

akdeniz yürüsün kızıldeniz kan revan basra yaralı
tanrılar ırmaklar kucaklasın gül yüzlü çocukları
kanlı ellerin yaşamdan kopardığı
bir çocuğum şimdi gazza’de

 

 

bir kuşa kaptırdım kalbimin bir ucunu
bir ucu bende kaldı kuş uçtu gitti ta uzaklara
şaşılacak şey kalbimin bende kalan ucuyla
bir gökkuşağı kuruldu aramızda gazze’deki çocuklarla

bir sabah, küle bulanmış gazze’de
namlunun ucunda göveriyor kan çiçeği
damağın pembe şekerindeki sevinç
çocuklar, mavi ve sürgün, gül yanığı

filistin güz yaprakları gibi,
adı eksik çocuklardı / tamam iken sığ soluk…
ayakların arasında hışırtıyla ezildi.
havada kaybolmuş çocuk kokusu

ince beden / tenleri / örter ama, kocaman-
kundak diye bildiği / anne sütü toprağı!
çocuk ol bakalım sen de gazze’de
çocuk olabilecek misin ey moşe

yazılan yazılardan alınan azıklardan boyanan bir gül
bir gül kalkıyor şimdi ortadoğu’nun kalbinden
gelin tellerinden taşan sevinç olmasın çocuklar ölecekse
orada, parçalanmış bir zıbında doğmalı insanlık bir daha

ruhumu mülkün arsızları kuşattı.
dinmiyor dalgın nüshalarda çölün kanaması!
babaların kolları kısa kalmış
çocukların üstünü örtememiş anneler

- kundağımı bozdum! dilimi koydum dişlerimin yerine!
kevgirler mi, en dolu yanlarım!
her defasında kışkırtılmış soğanlar bıraktım kapılarına!
ölelim! ve bitsin bu karahummalı hayat

gazze’nin tayları kırılıyor bir bir; bir ananın emzirdiği çocuk
vatan adına sırtından bıçaklarken bir başka ananın çocuğunu
ve masumların gözyaşı üzerine kurulmuş uygarlığımız
dalgalanırken bayrak niyetine
babalar, kahraman yetiştirdik diye öğünecekler.

seni sevmiyorum beyaz insan!
karalara büsbütün boyanmışlığım bundan…
kan olmasın diye bütün kelimelerin altında
vicdanımı ve namusumu bağlıyorum gazze’deki çocuğun gözyaşlarına

yine Kerbela, yine matem, çocuklar şehit
yetiş Hazreti Şah’ım yetiş eyle niyaz
zalimin her yerde adı yezit, kavmi yezit
Gazze yanık, Gazze susuz, Gazze avaz avaz

- o bıçağı saplayacağım yüreğime
yitireceğim hiçbir şey yok
düşlerimi yanıma aldım, değişimin mahşerine
ya insan kalmak ya da onursuz bir dünya!

GAZZE AVAZI’NI YAZAN ŞAİRLER
A.Hicri İzgören, Abdülkadir Budak, Adnan Gül, Ahmet Günbaş, Ahmet Uysal, Ali K. Metin, Altay Ömer Erdoğan, Aydın Şimşek, Bedrettin Aykın, Beşir Sevim, Betül Tarıman, Bülent Güldal, C. Mehmet Eren, Cafer Keklikçi, Cuma Duymaz, Emel İrtem, Emir Özsoy, Ercan Y. Yılmaz, Eren Aysan, Fatih Yavuz Çiçek, Fergun Özelli, Fuat Çiftçi, Gülümser Çankaya, Güngör Gençay, H. İhsan Sönmez, Hamdi Özyurt, Haydar Ergülen, Hayrettin Geçkin, Hayri K. Yetik, Hidayet Karakuş, Hulki Aktunç, Hülya Deniz Ünal, Hüseyin Alemdar, Hüseyin Peker, İbrahim İspir, İhsan Topçu, Kadir Aydemir, Koray Feyiz, M. Mahzun Doğan, Mehmet Sarsmaz, Murat Soyak, Mustafa Erdem Özler, Mustafa Ergin Kılıç, Mustafa Nazif, Mustafa Ökkeş Evren, Nisan Serap, Nurduran Duman, Onur Caymaz, Oresay Özgür Doğan, Özcan Erdoğan, Perihan Baykal, Said Ercan, Selahattin Yolgiden, Serap Erdoğan, Serdar Ünver, Sina Akyol, Sinan Özdemir, Süavi Kemal Yazgıç, Şehmus Ay, Tekin Gönenç, Volkan Hacıoğlu, Yaşar Bedri, Yelda Karataş.

 

IX. MELİH CEVDET ANDAY ŞİİR ÖDÜLÜ

IX. MELİH CEVDET ANDAY ŞİİR ÖDÜLÜ

    Şiirimizin büyük ustası Melih Cevdet Anday’ın anısına, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Milas Belediyesi’nin işbirliğiyle düzenlenen ödülün bu yıl dokuzuncusu veriliyor.

    Melih Cevdet Anday, 1985 yılından itibaren yaz aylarını eşiyle birlikte Milas-Ören’deki yazlığında geçirmiş, 1999 yılında anıtı, Ören sahilinde, bugün onun adını taşıyan parka diktirilmişti.

    Seçici kurulu  Doğan Hızlan, Sennur Sezer, Eray Canberk, Egemen Berköz, Refik Durbaş, Leylâ Şahin ve Enver Ercan’dan oluşan ödül, sahibine ağustos ayında Ören’de düzenlenecek “IX.  Milas-Ören Melih Cevdet Anday Şiir Günleri ve Kültür Şenliği”nde sunulacak.

    Plaket ve 3.000 YTL’den oluşan ödüle 1 Haziran 2013- 1 Temmuz 2014 tarihleri arasında yayımlanmış kitaplar katılabiliyor. Son katılma tarihi ise 1 Ağustos 2014.

    Katılmak ya da kitap önermek isteyen yayınevi, kurum ve kuruluşların 8 adet yapıtı, başvuru dilekçesiyle birlikte “TYS Edebiyat Müzesi, Aysel Tezer-Yıldız Sarayı, Dış Karakol Binası, Barbaros Bulvarı, Beşiktaş, İstanbul” adresine göndermeleri gerekiyor.

Ayrıntılı bilgi için:

0212 259 74 74

0533 663 13 35

 

– 
TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI
0212 259 74 74
0533 663 13 35

“Bir Bulut Kaynıyor Sivas İlinde”

“Bir Bulut Kaynıyor Sivas İlinde”

                                          “Bir yangın

                                                                     yaşamı kokutuyor

                                                                     alevini, dumanını, külünü

                                                                      kararmış ağıtlarla

                                                                      alıp götürüyor gökyüzü

 

                                                                     Hitler bakıyor Madımak’a

                                                                     Küllerini anımsıyor

                                                                     Yangınlı fırtınaların

                                                                     Gülümsüyor bir daha…”

                        2 Temmuz 1993, insanlık tarihindeki kara lekelerden birisidir.

2 Temmuz 1993, ülkemizin acılı günlerinin başında geliyor.

2 Temmuz 1993, “kuşaktan kuşağa anlatılacak bir acının, bilincimize kazıdığı kara günlerden biri.”

Bundan yirmi bir yıl önce, 2 Temmuz  günü, Sivas’ta ozanlar, sanatçılar yakıldı. Aralarında  çocuklar vardı. Koray Kaya, on iki; ablası Menekşe Kaya on beş yaşındaydı.

Bu insanlar Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı Sivas’a kavgaya değil, bize dayatılan yoz kültüre karşı Anadolu kültürünü yaşamaya ve yaşatmaya gelmişlerdi. Türkülerini, şiirlerini söylemeye, semaha durmaya; sazda sözde birikimlerini insanımıza yaşatmaya gelmişlerdi.

Halep çarşısında Nesimi’nin derisini yüzen, Hallac-ı Mansur’u darağacına gönderen zihniyet 35 güzel insanı, 35 güzel canı, diri diri yaktı.Yaşananlar Ortaçağ’da değildi. Yüzyıllar önce değildi… Yirmi bir yıl önce, 1993′teydi.

O kırımda yakılan ozanlardan Muhlis Akarsu bakın ne diyor bir deyişinde:

“Akarsuyum yansam da
Kül olup savrulsam da
Bazı bazı gülsem de
Yine gönlüm hoş değil”

Böyle büyük bir kıyım karşısında insanın gönlü hoş olabilir mi ki?

”Ben buraya bebe hakkı için geldimdi / ben kimdim unuttum, bebeler kimdi” demişti Metin Altınok,

“Halkı savunma, adalet, özgürlük, kardeşlik ve yüceltme, insanlara hoşgörüyle yaklaşma… Bütün bunlar sadece Türkiye toplumunun değil insanlığın ortak özlemidir… Bu bakımdan Pir Sultanlar ölmez, yaşıyor.” demişti Asım Bezirci,

“Çok seviyorum düşüncelere dalmayı ve de Einstein gibi düşünerek kendimden geçmeyi… Düşündükçe düşünceyi, sevdikçe beynimin düşünceden çatlamasını istiyorum.” demişti Ahmet Özyurt.

“İnsanın bol olduğu yerde akla kıtlık çekilmezmiş dediler, inandım. Akıl danem delindi.” demişti Uğur Kaynar,

, “Rüzgarlarla gidiyorum. Ama boşluğun dibi de değil. Yaşam; sizlerin gereksinmelerinizi, benim de sevgimi dolduran bir yaşam olmadıysa, bırakın başka bir yaşamda, buluşabilmemiz için verilmiş bir sözümüz olsun.” demişti Mehmet Atay

“Seni yazıyorum bembeyaz ak güvercinin kanadına ve sevgimi gönderiyorum onunla sana, yakala… Seni görüyorum kalbimin aynasında, dağların doruk noktalarında… Coşkun ırmak sularında.” demişti Yeşim Özkan

“Ah bir çoğalsa sevgiler… Çoğalsa da üstümüzdeki o kısır bulutlar, içimizdeki yalanlar, katılıklar, kinler, öfkeler, bencillikler sıyrılıp gitse… Ne olur o zaman?.. Yeni bir sevgi güneşi doğar dağların doruklarında… Gökyüzü nar çiçeğine döner, yeryüzü papatya yapraklarına.” demişti Gülsüm Karababa,

Ahmet Özer’in deyimiyle, “Sıvas’ta yakılanların oluşturduğu acı, burada ölenlerin geride bıraktığı ailelerin yüreğinden tüm yurda, oradan da insanlığını yitirmeyen, insanın en yüce varlık olduğunu bilenlerin bilincine uzanıyor.”

İnceliğin, kardeşliğin insanıydı onlar. Onları unutmayacağız… Unutturmayacağız.

 

ŞİİRLER SİVAS VE BARIŞ İÇİN

ŞİİRLER SİVAS VE BARIŞ İÇİN

      Şairler, Merkezi Kolombiya’nın Medellin kentinde bulunan Dünya Şiir Hareketi’nin “Savaşsız Bir Dünya İçin Şiir” çağrısıyla “Sivas’ın anısına” ülkemizde de buluşuyor. 44 ülkede düzenlenecek etkinliklerde dünya şairleri, barış isteklerini dile getirecekler.

    Türkiye Yazarlar Sendikası, Dünya Barış Hareketi ve Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nin düzenlediği etkinlik, 2 Temmuz 2014 Çarşamba günü saat 19.00’da Kadıköy Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde yapılacak.

      Refik Durbaş, Tarık Günersel, Seyyit Nezir, Metin Cengiz, Enver Ercan, Ayten Mutlu, Salih Bolat, Yaşar Miraç, Nur Saka, Mustafa Köz ve Altay Öktem’in Sivas ve barış üzerine şiirler okuyacağı “2 Temmuz Şiirin Barış Vicdanı” etkinliğini Gülsen Tuncer sunacak. Nâzım Hikmet Kültür Merkezi adına Cansu Fırıncı bir bildiri okuyacak.

    Etkinlikte ayrıca Dünya Şiir Hareketi’nin “Barış Çağrısı” da izleyicilerle buluşacak.



– 
TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI
0212 259 74 74
0533 663 13 35

’Çizmeyi çıkarayım sedye kirlenmesin’

’Çizmeyi çıkarayım sedye kirlenmesin’

13 Mayıs Salı günü, son yüzyılın en büyük maden kazalarından biri ile sarsıldık.

Reyhanlı’da ülkemizin yaşadığı en büyük terör saldırısı sonucu yitirdiğimiz 53 vatandaşımızı anmamızın iki gün sonrasına denk düşüyor.
Yüzlerce insanımızı Manisa/Soma’daki kömür madeninde yitirdik.
Üç gün ulusal yas ilan edildi. Ulus olarak üç gün yas tuttuk.
Bu acıya yürek dayanmaz. TV’lerde izlediklerimizi dayanılır gibi değil. 21. yüzyılda ekmeğini ‘taş’tan çıkaran  emekçilerin kaderi ölmek olmamalı…
Bir  işçinin ambulansa bindirilirken görevliye, “Çizmelerimi çıkarayım mı?” diye sorması, çok sarsıcıydı. Başka bir işçinin “Beni değil arkadaşımı kurtarın, onun eşi hamile” demesi izleyenleri ağlattı.
Ne oldu bize? Uygar ülkelerin 35 yıl önce çözdükleri sorunu biz nasıl çözemiyoruz? Maden kazası ölümlerinde neden Çin’i bile geride bıraktık?
Acımız büyük. Sorumlular saptanıp yargı önüne çıkarılması gerekirken, acıların tekrarını önleyecek önlemlerin de acilen alınması gerek. Hiçbir şey can’larımızdan daha değerli olamaz. 1800′lü yılların ilkel koşulları ile teknolojinin günümüzde ulaştığı düzey ortada.  Maden kazalarını 150 yıl öncesinin koşullarıyla karşılaştıramayız.
Şehitlerimize rahmet, yakınlarına sabır, tüm ulusumuza başsağlığı diliyorum.
Emile Zola’nın, gerçek yaşamdan kurgulayarak, gözlemleyerek kaleme almış olduğu Germinal’i okumaya başladım yeniden. 9 Şubat 1884′te Anzin Maden Ocakları’nda bir grev patlak verir. Zola soluğu hemen orada alır.  Orada günlerce kalır. Not defteri elindedir; sorar, araştırır, gözlemlerde bulunur ve bu ölümsüz romanı insanlığa kazandırır. Germinal, Zola’nın en iyi eseri, olması yanında dünya edebiyatının da en iyileri arasında yerini aldı. Hugo’nun ‘Sefiller’i, Balzac’ın Vadideki Zambak’ı, Dosyoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı da yine işçi sınıfının izlerini taşıyan dünya klasikleri arsında unutulmaz edebiyat yapıtları..
Ekmeğini ‘taştan’ çıkaran emekçilerin öyküleri edebiyattan sinemaya, resimden şiire, tiyatroya…sanatın tüm kollarını etkiledi. Ölüm kokan grizu patlamaları 1860′lı yıllardan bu yana “romanlara sızdı, beyazperdede kömür gözlerle tanıştı.”
Ülkemizde de işçi sorunlarına eğilen romanlar yazıldı, filmler çekildi. Mahmut Yesari’nin 1927 yılında kaleme aldığı  Çulluk, edebiyatımızda bir ilk olma özelliğini taşıyor.  Roman, Cibali Tütün Fabrikası ile Cağaloğlu’ndaki bir matbaada çalışan işçilerin çalışma koşullarını anlatıyor. Ahmet Naim Çıladır da 1930 ve 40′lı yıllarda Zonguldak kömür havzası ve kömür işçilerinin yaşamları ile ilgili ilk öyküleri yazdı. Zonguldaklı şair, yazar, araştırmacı Hamit Kalyoncu da edebiyatımız ve Zonguldak üzerine önemli araştırmalara imza atmış bir isim. Kalyoncu, ‘Kömür Kokan Şiirler’ adlı bir antoloji de hazırladı.
Soma faciasının ardından, özellikle TV’deki tartışmaları izlerken 1978 tarihli ‘Maden’ filmini anımsadım.
Zaten  filmin birçok  sahnesi sosyal medyada en çok paylaşılanlar arasına girdi.
Yakın bir geçmişte izlediğimiz,  Yılmaz Erdoğan’ın Kelebeğin Rüyası’nda da özgün maden sahneleri vardır.
“Ülkemizi yasa boğan Soma’daki maden yangını sonucu kaybedilen yaşamlar, ateş olup, tüm Türkiye’nin can evine kor gibi düştü.”
Soma şehitlerini unutmayacağız, unutturmayacağız.  Umudum  bu acıların son bulmasıdır.

ALİ YÜCE AYDINLIĞI

ALİ YÜCE AYDINLIĞI

Geçtiğimiz Eylül ayında, Hatay’ımızın büyük değeri,   Büyük Ozan Ali Yüce’nin adının bir parka verilmesi için belediyeye bir öneride bulunmuş ve Antakya Belediye Meclisi oy birliği ile Emek Mahallesi’nde bir parka “Ali Yüce Parkı” adını vermişti.

9 Nisan 2014 Çarşamba günü 20 kadar şair ve dernek üyemizle birlikte, parkı dolduran Suriyeli konuklarımızın şaşkın bakışları arasında  parkın resmi olmayan açılışını yaptık, Ali Yüce’nin şiirlerini seslendirdik, anılarımızı paylaştık.
Şiirlerimizi okurken,  bebeğiyle caddeden geçmekte olan bir bacımız, Ali Yüce’nin kim olduğunu sordu. Bedran,  dili döndüğünce Hocamızı tanıtmaya çalıştı. Sonrasında bacımızın söyledikleri çok düşündürücüydü:  “Biz bu adın değişmesi için tüm mahalle imza topladık. Adam dinsizmiş, şeytana tapıyormuş, hatta Şeytan diye bir de kitabı varmış.”
Kadını suçlamadım. Demek ki Ali Yüce gibi bir değerimizi kendi kentinde tanıtamamışız. Şeytanistan gibi bir şaheseri tüm Hataylılara okutamamışız. Aklıma Ali Yüce’nin sözleri geldi: Madımak yakıldığı zaman, Hoca eşiyle birlikte oradaydı. Rastlantı sonucu sağ çıktı. Ve şunu demişti: “Ben  Köy Enstitüsüne gitmeseydim, yakılanların değil, yakanların safında olacaktım.
Çağdaş Türk şiirinin en önemli adlarından biri olan Ali Yüce, 1928 yılında Yayladağı’nın Hisarcık köyünde doğdu. Doğar doğmaz başlamış kavgası. 18 yaşına kadar köyde çobanlık, ırgatlık yapmış. Kendi ağzından dinleyelim:
“Oğlak çobanı iken henüz ot yemeyi bile beceremeyen bir oğlak, ağanın ekinine girmişti. Hemen koşup çıkarmıştım. Ama kaşla göz arasında ağa, at üstünde yetişip beni kırbaçlamıştı.
Yetmiş yaşıma geldim; çektiğim bütün çileleri, sıkıntıları, acıları unuttum ama o derebeyi kalıntısının kırbacını unutmadım. Kırbacın kabarttığı boynum hep ağrıyor. Ölünceye dek ağrıyacak.”
Ali Yüce’nin “O benim künyemdir.” dediği Şeytanistan adlı  romanını duymuşsunuzdur:  Çocukluk ve Düziçi Eğitim Enstitüsü yıllarını anlattığı bu romanı herkesin ibretle okuması gerekir. Romanın başında bir şeytanlarla savaş sahnesi vardır ki, trajikomiğin doruklarında çizilmiştir. Yoksul halk, sofrasından aç kalkışı, lokmasına şeytanların ortak oluşuna yorar.
“Ali Yüce sanat yaşamı boyunca Anadolu insanının acılarını,  sevinçlerini, umut ve özlemlerini, sömürülüşünü, ezilmişliğini, özgürlük ve mutluluğa susamışlığını çağdaş bir aydına yakışır biçimde dile getirmiştir. Onun şiirinde çalışmak, emek ve emekçi, emeğini alın teriyle kazanan, üreten yaratan halk en yüksek yerde oturur.
Ali Yüce, toplumsal gerçekleri yansıtırken keçe tadında kuru savsözlerin (sloganların) tuzağına düşmemiştir. Halktan, toplumdan aldığını gene halka vermiştir. Ama gerçekleri şiir mahzeninde mayalandırdıktan, sözcüklere “bayramlık giysiler giydirdikten” sonra. (Adnan Binyazar, Damar, 1997)
Ali Yüce gibi değerler kolay yetişmiyor. Bu bakımdan bu aydınlık çınarları sahiplenmek gerek. Ali Yüce’nin bir sözü vardır:  “Her kitabım yayımlandığında yeniden doğarım ben.” Bu amaçla  biz, dernek olarak değerli büyüğümüzün en son dosyasını (SAKSI ÇİÇEKLERİ) yayımlamıştık..
Bu tür toplantılarımız, Cemil Meriç, Arif Coşkun, Davud El Antaki, Cevher İhsan Miskioğlu, Mehmet Güneş…….. sokaklarında devam edecek
Sözlerimi değerli hocamın “Nüfus Cüzdanım” adlı şiiriyle noktalamak istiyorum.

“1928′de
Yamyassı bir çocuktum
Yorgun argın bir anadan
Ekin tarlasında doğdum
Yürümeye başladığımda
Keçilere çobandım ben
Tanımazdım uygarlık kim
Yabandım ben

Köy Enstitüsü’ne gitmeden önce
Molla Osman’ın yanında
Fes giyer sarık bağlardım
Atatürk kim bilmezdim ben
Bilmezdim Türk olduğumu
Sevinince Farsça güler
Üzülünce Arapça ağlardım
Beğenmezdim bu dünyayı
Öte dünyalıydım ben.

1938′de
Atatürk selam göndermiş Hatay’a
Aydınlık göndermiş bize
Çağdaş uygarlık göndermiş
Öğrendim Latin abce’sini
Fesi attım şapka giydim ben
Korktum aynaya bakınca
Ürktüm kendi görüntümden
Boyumca günaha battım
Kovdum kendimi cennetten.”

Sevgiyle, dostlukla!…

 

74. YILINDA KÖY ENSTİTÜLERİ

74. YILINDA KÖY ENSTİTÜLERİ

 

Eğitim sistemimizin  “olmazsa olmaz”ları arasında  “okuma alışkanlığı” önemli bir yer tutar. Ne yazık ki bu alışkanlığı topluma kazandıramamışız.  İl ve ilçelerimizin tamamında, okullarımızın çoğunda kitaplık vardır. Bu kitaplıklarda binlerce kitap el değmeden bekler. Bir öğrenci okuma alışkanlığı kazanmadan liseyi, hatta üniversiteyi bitirebiliyor. Çocuklar için temel kitap sayılan İki Yıl Okul Tatili’ni, Küçük Prens’i, Sait Faik’in Son Kuşlar’ını, Robinson Crusoe’yi okumayan çocuklarımız çoğunluğu oluşturuyor. Evde anne-baba, okulda öğretmen bu konuda iyi örnek olamıyorsa, çocuk bu alışkanlığı nasıl kazanabilsin?
Edebiyat araştırmacısı Cevdet Kudret: “Okullar, okuma alışkanlığı kazandırabilirse başka hiçbir şey kazandırmazsa da olur.” demişti.
Bugün 74. Yılını kutlayacağımız Köy Enstitüleri aslında bu sorunu 70 yıl önce çözmüştü.
Köy Enstitülerinde, okuma eylemi üstüne uzun uzun düşünülmüş ve bu eylem derslere yansıtılmıştır.
Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç 1943 yılında bütün Enstitü müdürlerine hitaben yazdığı bir mektupta, “Gittiğim Enstitülerin çoğunda öğretmenlerde, öğrenciyi tatmin edecek düzeyde kitap okuma hevesi görmedim. Türkçe öğretmenlerinden kimileri bile istenilenden çok az kitap okumaktadır. Bu durum öğretmenin şahsından çok, enstitünün ve öğrencinin zararınadır. Okuma isteği kıt öğretmenlerin çoğunlukta olduğu enstitü basitleşmekte, durgun ve sıkıcı bir durum göstermektedir… ne yapıp yapıp öğretmenlere kitap okutma işini başarmanız ve onlarda bu alışkanlığı kökleştirmeniz gerekir. Yapılanların verimli olması için Enstitü öğretmeninin, usta öğreticisinin kendi meslek ve işleriyle ilgili kaynaklarla birlikte yılda en az 24 kitap okumuş olmaları ve aynı okuma zevki ve alışkanlığını öğrencilerine aşılamaları başta gelen görev koşullarından biridir.”
Yine bir mektubunda Tonguç,  “Şartlar ne olursa olsun, mevsim hangi mevsim bulunursa bulunsun, öğrencilere her gün serbest okuma yaptırılacak ve onlara kitap okuma alışkanlığı mutlak surette kazandırılacaktır.” demektedir.
Aşağıdaki bazı örnekler Tonguç’un amacına ulaştığını gösterir:
“1941 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü sık sık yaptığı gezilerinden birinde Balıkesir Savaştepe Köy Enstitüsü’ne de uğramıştı. Yanında dönemin Genelkurmay Başkanı Abdurrahman Nafiz Gülman Paşa da vardı. İlerlerken kümes nöbetçiliği yapan bir kız öğrenciye rastladı. Kıza yaklaştı, sokulup sordu.
Azık torbasında neler olduğunu öğrenmek istiyordu. Hatice Kolukısa adlı bu öğrenci, peynir, ekmek,  Bakanlık klasiği olan Sofokles’in “Antigone” adlı kitabını çıkarınca, yüzü gülen, gözleri ışıldayan İnönü, Abdurrahman Nafiz Paşa’ya:
‘Bak Paşa,’ diyordu, ‘Ekmeğin yanında kitap. Köylümüz, kentlimiz, erimiz, generalimiz kumanyasında ne zaman kitabı ekleyecek duruma gelirse o gün Türkiye gerçekten kurtulmuş demektir. Topraklarımızı bilgiyle değerlendirmenin, bilinçle savunur duruma gelmenin başka yolu yoktur.” (Aydınlanma Devrimi ve Köy Enstitüleri, Mevlüt Kaplan)
Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı dönemde Dünya Klasikleri’nin 570 tanesi Türkçeye çevirtilmiş ve köy Enstitülerine dağıtılmıştı. Öğrenciler de peynir ekmek gibi bu yapıtları kapışarak okuyorlardı. Oysa çalıştığım birçok lisede bu klasikleri kapağı bile açılmadan tozlu raflarda gördüm.
Köy Enstitülerinden aralarında Hemşerimiz Ali Yüce de bulunduğu 70 civarında şair/yazar yetişmiştir.
Köy Enstitüsü çıkışlı bir başka değerli yazar Mahmut Makal anlatır: “Ben öğrenme sevincinin ne olduğunu Köy Enstitülerinde gördüm. Hiç unutmam. On sene kadar oluyor, bir gün Ankara’nın yanı başındaki Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmiştik. Burada gördüklerimin yalnız birkaç sahnesini size anlatacağım. Okulun kocabaş hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde bir kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduklarını nasıl kavradıklarını da ertesi günü oynadıkları piyeste gördük. Ben ömrümde bu kadar güzel tiyatro seyretmedim dersem eş dost gücenmesin.” Köy Enstitüsü’ne okuma alışkanlığı olmadan gelen köy çocuğu, Tolstoy’u, Gogol’u, Gorki’yi, Zola’yı okumayı alışkanlık haline getirebiliyor. Koyunları otlatma sırası kendisine gelen kız çocuğunun çıkınında ekmekle birlikte Antigone bulunabiliyor. Kitaplar enstitülerin ayrılmaz bir parçasıydı. Öğrencilere yaz- kış, her gün, birer saat özgür okuma saati verilirdi. 15 günde bir, her öğrenci okuduğu kitabı okul öğrencilerine, öğretmenlerine tanıtırdı.
Unutmayalım ki “yazmanın da başlangıcı okumaktır.”

 

74. YILINDA KÖY ENSTİTÜLERİ

74. YILINDA KÖY ENSTİTÜLERİ

        Eğitim sistemimizin  “olmazsa olmaz”ları arasında  “okuma alışkanlığı” önemli bir yer tutar. Ne yazık ki bu alışkanlığı topluma kazandıramamışız.  İl ve ilçelerimizin tamamında, okullarımızın çoğunda kitaplık vardır. Bu kitaplıklarda binlerce kitap el değmeden bekler. Bir öğrenci okuma alışkanlığı kazanmadan liseyi, hatta üniversiteyi bitirebiliyor. Çocuklar için temel kitap sayılan İki Yıl Okul Tatili’ni, Küçük Prens’i, Sait Faik’in Son Kuşlar’ını, Robinson Crusoe’yi okumayan çocuklarımız çoğunluğu oluşturuyor. Evde anne-baba, okulda öğretmen bu konuda iyi örnek olamıyorsa, çocuk bu alışkanlığı nasıl kazanabilsin?

Edebiyat araştırmacısı Cevdet Kudret: “Okullar, okuma alışkanlığı kazandırabilirse başka hiçbir şey kazandırmazsa da olur.” demişti.

Bugün 74. Yılını kutlayacağımız Köy Enstitüleri aslında bu sorunu 70 yıl önce çözmüştü.

Köy Enstitülerinde, okuma eylemi üstüne uzun uzun düşünülmüş ve bu eylem derslere yansıtılmıştır.

Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç 1943 yılında bütün Enstitü müdürlerine hitaben yazdığı bir mektupta, “Gittiğim Enstitülerin çoğunda öğretmenlerde, öğrenciyi tatmin edecek düzeyde kitap okuma hevesi görmedim. Türkçe öğretmenlerinden kimileri bile istenilenden çok az kitap okumaktadır. Bu durum öğretmenin şahsından çok, enstitünün ve öğrencinin zararınadır. Okuma isteği kıt öğretmenlerin çoğunlukta olduğu enstitü basitleşmekte, durgun ve sıkıcı bir durum göstermektedir… ne yapıp yapıp öğretmenlere kitap okutma işini başarmanız ve onlarda bu alışkanlığı kökleştirmeniz gerekir. Yapılanların verimli olması için Enstitü öğretmeninin, usta öğreticisinin kendi meslek ve işleriyle ilgili kaynaklarla birlikte yılda en az 24 kitap okumuş olmaları ve aynı okuma zevki ve alışkanlığını öğrencilerine aşılamaları başta gelen görev koşullarından biridir.”

Yine bir mektubunda Tonguç,  “Şartlar ne olursa olsun, mevsim hangi mevsim bulunursa bulunsun, öğrencilere her gün serbest okuma yaptırılacak ve onlara kitap okuma alışkanlığı mutlak surette kazandırılacaktır.” demektedir.

Aşağıdaki bazı örnekler Tonguç’un amacına ulaştığını gösterir:

“1941 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü sık sık yaptığı gezilerinden birinde Balıkesir Savaştepe Köy Enstitüsü’ne de uğramıştı. Yanında dönemin Genelkurmay Başkanı Abdurrahman Nafiz Gülman Paşa da vardı. İlerlerken kümes nöbetçiliği yapan bir kız öğrenciye rastladı. Kıza yaklaştı, sokulup sordu.

Azık torbasında neler olduğunu öğrenmek istiyordu. Hatice Kolukısa adlı bu öğrenci, peynir, ekmek,  Bakanlık klasiği olan Sofokles’in “Antigone” adlı kitabını çıkarınca, yüzü gülen, gözleri ışıldayan İnönü, Abdurrahman Nafiz Paşa’ya:

‘Bak Paşa,’ diyordu, ‘Ekmeğin yanında kitap. Köylümüz, kentlimiz, erimiz, generalimiz kumanyasında ne zaman kitabı ekleyecek duruma gelirse o gün Türkiye gerçekten kurtulmuş demektir. Topraklarımızı bilgiyle değerlendirmenin, bilinçle savunur duruma gelmenin başka yolu yoktur.” (Aydınlanma Devrimi ve Köy Enstitüleri, Mevlüt Kaplan)

Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı dönemde Dünya Klasikleri’nin 570 tanesi Türkçeye çevirtilmiş ve köy Enstitülerine dağıtılmıştı. Öğrenciler de peynir ekmek gibi bu yapıtları kapışarak okuyorlardı. Oysa çalıştığım birçok lisede bu klasikleri kapağı bile açılmadan tozlu raflarda gördüm.

Köy Enstitülerinden aralarında Hemşerimiz Ali Yüce de bulunduğu 70 civarında şair/yazar yetişmiştir.

Köy Enstitüsü çıkışlı bir başka değerli yazar Mahmut Makal anlatır: “Ben öğrenme sevincinin ne olduğunu Köy Enstitülerinde gördüm. Hiç unutmam. On sene kadar oluyor, bir gün Ankara’nın yanı başındaki Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmiştik. Burada gördüklerimin yalnız birkaç sahnesini size anlatacağım. Okulun kocabaş hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde bir kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduklarını nasıl kavradıklarını da ertesi günü oynadıkları piyeste gördük. Ben ömrümde bu kadar güzel tiyatro seyretmedim dersem eş dost gücenmesin.” Köy Enstitüsü’ne okuma alışkanlığı olmadan gelen köy çocuğu, Tolstoy’u, Gogol’u, Gorki’yi, Zola’yı okumayı alışkanlık haline getirebiliyor. Koyunları otlatma sırası kendisine gelen kız çocuğunun çıkınında ekmekle birlikte Antigone bulunabiliyor. Kitaplar enstitülerin ayrılmaz bir parçasıydı. Öğrencilere yaz- kış, her gün, birer saat özgür okuma saati verilirdi. 15 günde bir, her öğrenci okuduğu kitabı okul öğrencilerine, öğretmenlerine tanıtırdı.

Unutmayalım ki “yazmanın da başlangıcı okumaktır.”

(17.04.2014 tarihli Antakya Gazetesi’nde yayınlanmıştır)