74. YILINDA KÖY ENSTİTÜLERİ

74. YILINDA KÖY ENSTİTÜLERİ

        Eğitim sistemimizin  “olmazsa olmaz”ları arasında  “okuma alışkanlığı” önemli bir yer tutar. Ne yazık ki bu alışkanlığı topluma kazandıramamışız.  İl ve ilçelerimizin tamamında, okullarımızın çoğunda kitaplık vardır. Bu kitaplıklarda binlerce kitap el değmeden bekler. Bir öğrenci okuma alışkanlığı kazanmadan liseyi, hatta üniversiteyi bitirebiliyor. Çocuklar için temel kitap sayılan İki Yıl Okul Tatili’ni, Küçük Prens’i, Sait Faik’in Son Kuşlar’ını, Robinson Crusoe’yi okumayan çocuklarımız çoğunluğu oluşturuyor. Evde anne-baba, okulda öğretmen bu konuda iyi örnek olamıyorsa, çocuk bu alışkanlığı nasıl kazanabilsin?

Edebiyat araştırmacısı Cevdet Kudret: “Okullar, okuma alışkanlığı kazandırabilirse başka hiçbir şey kazandırmazsa da olur.” demişti.

Bugün 74. Yılını kutlayacağımız Köy Enstitüleri aslında bu sorunu 70 yıl önce çözmüştü.

Köy Enstitülerinde, okuma eylemi üstüne uzun uzun düşünülmüş ve bu eylem derslere yansıtılmıştır.

Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç 1943 yılında bütün Enstitü müdürlerine hitaben yazdığı bir mektupta, “Gittiğim Enstitülerin çoğunda öğretmenlerde, öğrenciyi tatmin edecek düzeyde kitap okuma hevesi görmedim. Türkçe öğretmenlerinden kimileri bile istenilenden çok az kitap okumaktadır. Bu durum öğretmenin şahsından çok, enstitünün ve öğrencinin zararınadır. Okuma isteği kıt öğretmenlerin çoğunlukta olduğu enstitü basitleşmekte, durgun ve sıkıcı bir durum göstermektedir… ne yapıp yapıp öğretmenlere kitap okutma işini başarmanız ve onlarda bu alışkanlığı kökleştirmeniz gerekir. Yapılanların verimli olması için Enstitü öğretmeninin, usta öğreticisinin kendi meslek ve işleriyle ilgili kaynaklarla birlikte yılda en az 24 kitap okumuş olmaları ve aynı okuma zevki ve alışkanlığını öğrencilerine aşılamaları başta gelen görev koşullarından biridir.”

Yine bir mektubunda Tonguç,  “Şartlar ne olursa olsun, mevsim hangi mevsim bulunursa bulunsun, öğrencilere her gün serbest okuma yaptırılacak ve onlara kitap okuma alışkanlığı mutlak surette kazandırılacaktır.” demektedir.

Aşağıdaki bazı örnekler Tonguç’un amacına ulaştığını gösterir:

“1941 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü sık sık yaptığı gezilerinden birinde Balıkesir Savaştepe Köy Enstitüsü’ne de uğramıştı. Yanında dönemin Genelkurmay Başkanı Abdurrahman Nafiz Gülman Paşa da vardı. İlerlerken kümes nöbetçiliği yapan bir kız öğrenciye rastladı. Kıza yaklaştı, sokulup sordu.

Azık torbasında neler olduğunu öğrenmek istiyordu. Hatice Kolukısa adlı bu öğrenci, peynir, ekmek,  Bakanlık klasiği olan Sofokles’in “Antigone” adlı kitabını çıkarınca, yüzü gülen, gözleri ışıldayan İnönü, Abdurrahman Nafiz Paşa’ya:

‘Bak Paşa,’ diyordu, ‘Ekmeğin yanında kitap. Köylümüz, kentlimiz, erimiz, generalimiz kumanyasında ne zaman kitabı ekleyecek duruma gelirse o gün Türkiye gerçekten kurtulmuş demektir. Topraklarımızı bilgiyle değerlendirmenin, bilinçle savunur duruma gelmenin başka yolu yoktur.” (Aydınlanma Devrimi ve Köy Enstitüleri, Mevlüt Kaplan)

Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı dönemde Dünya Klasikleri’nin 570 tanesi Türkçeye çevirtilmiş ve köy Enstitülerine dağıtılmıştı. Öğrenciler de peynir ekmek gibi bu yapıtları kapışarak okuyorlardı. Oysa çalıştığım birçok lisede bu klasikleri kapağı bile açılmadan tozlu raflarda gördüm.

Köy Enstitülerinden aralarında Hemşerimiz Ali Yüce de bulunduğu 70 civarında şair/yazar yetişmiştir.

Köy Enstitüsü çıkışlı bir başka değerli yazar Mahmut Makal anlatır: “Ben öğrenme sevincinin ne olduğunu Köy Enstitülerinde gördüm. Hiç unutmam. On sene kadar oluyor, bir gün Ankara’nın yanı başındaki Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmiştik. Burada gördüklerimin yalnız birkaç sahnesini size anlatacağım. Okulun kocabaş hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde bir kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduklarını nasıl kavradıklarını da ertesi günü oynadıkları piyeste gördük. Ben ömrümde bu kadar güzel tiyatro seyretmedim dersem eş dost gücenmesin.” Köy Enstitüsü’ne okuma alışkanlığı olmadan gelen köy çocuğu, Tolstoy’u, Gogol’u, Gorki’yi, Zola’yı okumayı alışkanlık haline getirebiliyor. Koyunları otlatma sırası kendisine gelen kız çocuğunun çıkınında ekmekle birlikte Antigone bulunabiliyor. Kitaplar enstitülerin ayrılmaz bir parçasıydı. Öğrencilere yaz- kış, her gün, birer saat özgür okuma saati verilirdi. 15 günde bir, her öğrenci okuduğu kitabı okul öğrencilerine, öğretmenlerine tanıtırdı.

Unutmayalım ki “yazmanın da başlangıcı okumaktır.”

(17.04.2014 tarihli Antakya Gazetesi’nde yayınlanmıştır)

 

ALİ YÜCE AYDINLIĞI

ALİ YÜCE AYDINLIĞI

 

Geçtiğimiz Eylül ayında, Hatay’ımızın büyük değeri,   Büyük Ozan Ali Yüce’nin adının bir parka verilmesi için belediyeye bir öneride bulunmuş ve Antakya Belediye Meclisi oy birliği ile Emek Mahallesi’nde bir parka “Ali Yüce Parkı” adını vermişti.

9 Nisan 2014 Çarşamba günü 20 kadar şair ve dernek üyemizle birlikte, parkı dolduran Suriyeli konuklarımızın şaşkın bakışları arasında  parkın resmi olmayan açılışını yaptık, Ali Yüce’nin şiirlerini seslendirdik, anılarımızı paylaştık.

Şiirlerimizi okurken,  bebeğiyle caddeden geçmekte olan bir bacımız, Ali Yüce’nin kim olduğunu sordu. Bedran,  dili döndüğünce Hocamızı tanıtmaya çalıştı. Sonrasında bacımızın söyledikleri çok düşündürücüydü:  “Biz bu adın değişmesi için tüm mahalle imza topladık. Adam dinsizmiş, şeytana tapıyormuş, hatta Şeytan diye bir de kitabı varmış.”

Kadını suçlamadım. Demek ki Ali Yüce gibi bir değerimizi kendi kentinde tanıtamamışız. Şeytanistan gibi bir şaheseri tüm Hataylılara okutamamışız. Aklıma Ali Yüce’nin sözleri geldi: Madımak yakıldığı zaman, Hoca eşiyle birlikte oradaydı. Rastlantı sonucu sağ çıktı. Ve şunu demişti: “Ben  Köy Enstitüsüne gitmeseydim, yakılanların değil, yakanların safında olacaktım.

Çağdaş Türk şiirinin en önemli adlarından biri olan Ali Yüce, 1928 yılında Yayladağı’nın Hisarcık köyünde doğdu. Doğar doğmaz başlamış kavgası. 18 yaşına kadar köyde çobanlık, ırgatlık yapmış. Kendi ağzından dinleyelim:

“Oğlak çobanı iken henüz ot yemeyi bile beceremeyen bir oğlak, ağanın ekinine girmişti. Hemen koşup çıkarmıştım. Ama kaşla göz arasında ağa, at üstünde yetişip beni kırbaçlamıştı.

Yetmiş yaşıma geldim; çektiğim bütün çileleri, sıkıntıları, acıları unuttum ama o derebeyi kalıntısının kırbacını unutmadım. Kırbacın kabarttığı boynum hep ağrıyor. Ölünceye dek ağrıyacak.”

Ali Yüce’nin “O benim künyemdir.” dediği Şeytanistan adlı  romanını duymuşsunuzdur:  Çocukluk ve Düziçi Eğitim Enstitüsü yıllarını anlattığı bu romanı herkesin ibretle okuması gerekir. Romanın başında bir şeytanlarla savaş sahnesi vardır ki, trajikomiğin doruklarında çizilmiştir. Yoksul halk, sofrasından aç kalkışı, lokmasına şeytanların ortak oluşuna yorar.

“Ali Yüce sanat yaşamı boyunca Anadolu insanının acılarını,  sevinçlerini, umut ve özlemlerini, sömürülüşünü, ezilmişliğini, özgürlük ve mutluluğa susamışlığını çağdaş bir aydına yakışır biçimde dile getirmiştir. Onun şiirinde çalışmak, emek ve emekçi, emeğini alın teriyle kazanan, üreten yaratan halk en yüksek yerde oturur.

Ali Yüce, toplumsal gerçekleri yansıtırken keçe tadında kuru savsözlerin (sloganların) tuzağına düşmemiştir. Halktan, toplumdan aldığını gene halka vermiştir. Ama gerçekleri şiir mahzeninde mayalandırdıktan, sözcüklere “bayramlık giysiler giydirdikten” sonra. (Adnan Binyazar, Damar, 1997)

Ali Yüce gibi değerler kolay yetişmiyor. Bu bakımdan bu aydınlık çınarları sahiplenmek gerek. Ali Yüce’nin bir sözü vardır:  “Her kitabım yayımlandığında yeniden doğarım ben.” Bu amaçla  biz, dernek olarak değerli büyüğümüzün en son dosyasını (SAKSI ÇİÇEKLERİ) yayımlamıştık..

Bu tür toplantılarımız, Cemil Meriç, Arif Coşkun, Davud El Antaki, Cevher İhsan Miskioğlu, Mehmet Güneş…….. sokaklarında devam edecek

Sözlerimi değerli hocamın “Nüfus Cüzdanım” adlı şiiriyle noktalamak istiyorum.

 

“1928’de

Yamyassı bir çocuktum

Yorgun argın bir anadan

Ekin tarlasında doğdum

Yürümeye başladığımda

Keçilere çobandım ben

Tanımazdım uygarlık kim

Yabandım ben

 

Köy Enstitüsü’ne gitmeden önce

Molla Osman’ın yanında

Fes giyer sarık bağlardım

Atatürk kim bilmezdim ben

Bilmezdim Türk olduğumu

Sevinince Farsça güler

Üzülünce Arapça ağlardım

Beğenmezdim bu dünyayı

Öte dünyalıydım ben.

 

1938’de

Atatürk selam göndermiş Hatay’a

Aydınlık göndermiş bize

Çağdaş uygarlık göndermiş

Öğrendim Latin abce’sini

Fesi attım şapka giydim ben

Korktum aynaya bakınca

Ürktüm kendi görüntümden

Boyumca günaha battım

Kovdum kendimi cennetten.”

 

Sevgiyle, dostlukla!…

(Antakya Gazetesi’nde yayınlanmıştır)

2013′ten Kesitler

2013’ten KESİTLER

         2013 yılı, her açıdan kolay unutulmayacak bir yıl olarak kayıtlara geçti. Fakat kültür-sanat adına verimli ve hareketli bir yılı geride bıraktığımız söylenebilir.

Yıl içerisinde birbirinden iyi filmler-tiyatrolar izledik, sergiler gezdik, kitaplar okuduk ve müzikler dinledik. Bu ‘iyilerin’ yanı sıra 2013, edebiyat, sinema, müzik ve tiyatro dünyasından pek çok ustanın aramızdan ayrıldığı bir yıl oldu.

11 Mayıs 2013′te Reyhanlı’da  düzenlenen iki ayrı bombalı terör saldırısı yıla damgasını vurdu. Saldırıda 52 vatandaşımız ölmüş, 146 vatandaşımız yaralanmıştır. Bombalı araçlarla düzenlenen bu saldırı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı terör eylemi olarak kayıtlara geçti. Bu tür acıların bir daha yaşanmaması dileği ile yaşamını yitiren vatandaşlarımıza tanrıdan rahmet diliyorum.

2013 yılına damgasını vuran bir başka olay da Gezi Parkı olaylarıdır.

Taksim Gezi Parkı protestoları, iktidarın Topçu Kışlası’nı Taksim Yayalaştırma Projesi çerçevesinde imar izni olmadan yeniden inşa etmesini engelleme eylemi olarak başladı.

Polisin orantısız müdahaleleri ve hükümetin inşaatın yapımında ısrarcı açıklamaları ile protestolar hükümet karşıtı gösterilere dönüştü. İstanbul’dan sonra başta Ankara, İzmir gibi büyükşehirler olmak üzere Türkiye’nin diğer illerine de yayıldı.

Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) yaptığı açıklamaya göre 12 Haziran itibari ile olaylar esnasında tazyikli su, kısa mesafeli biber gazı atışları ve plastik kurşunlardan dolayı 7.478 kişi yaralandı. Ayrıca 91 kafa travmasına uğrayan, 10 gözünü kaybeden ve 1 de dalağı alınan vaka vardı. Yaklaşık 1 ay yoğun şekilde süren olaylar sırasında polis şiddeti yüzünden 5 kişi yaşamınıı kaybetti. Kentimiz Antakya üç fidanı kurban verdi.

İçişleri Bakanlığı’nın 23 Haziran’da yaptığı açıklamaya göre Bayburt ve Bingöl hariç 79 ilde düzenlenen eylemlere toplam 2.5 milyon kişi katıldı, bundan daha fazla kişi de sosyal ağlar üstünden destek verdi. Temmuz ayından itibaren olaylar durulsa da, başta kentimiz olmak üzere zaman zaman Gezi Parkı protestoları, çeşitli illerde devam etmektedir.

Tiyatronun duayen ismi usta tiyatrocu Metin Serezli,   ‘Ağır Roman’ kitabının yazarı Metin Kaçan (Boğaz Köprüsü’nden atlayarak intihar etti.),   tiyatro ve sinema sanatçısı Alev Sururi,  dünyaca ünlü Türk ressam Burhan Doğançay,  usta gazeteci Mehmet Ali Birand,   akademisyen ve gazeteci Prof. Dr. Toktamış Ateş    ’Deprem değil bina öldürür’ sözüyle hafızalara kazınan, Kızılay Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, Türk edebiyatına hem öğretmen hem yazar olarak emeği geçen İsmet Kür, tiyatro ve sinema sanatçısı Macide Tanır,  arabesk müziğin efsanevi ismi Müslüm Gürses… Geçen yıl kaybettiğimiz sanatçılar.

Geçtiğimiz yıl öykü, şiir, roman dalında çok sayıda ödül verildi ve ödüllerin çoğu usta yazarların oldu.  Erdal Öz Edebiyat Ödülünü Cemil Kavukçu, Sedat Simavi Roman Ödülünü Hasan Ali Toptaş, Sait Faik Öykü Ödülünü Sine Ergün, Haldun Taner Öykü Ödülünü Neslihan Önderoğlu, Cevdet Kudret Şiir Ödülünü Fırat Caner, Behçet Necatigil Şiir Ödülünü Oya Uysal, Orhan Kemal Roman Ödülünü Hasan Özkılıç, Cemal Süreya Şiir Ödülünü Abuzer Gürpınar, Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülünü Şengül Can Selçuk Baran Öykü Ödülünü Hakkı  İnanç aldı.

 

2013 yılında, yayınevleri binlerce kitabı okurlarına sundu.

Kardeşimin Hikayesi  ( Zülfü Livaneli), Doğu’dan Uzakta  (Amin Maalouf), Ve Dağlar Yankılandı (Khaled Hosseini,) Sultanı Öldürmek  (Ahmet Ümit), Fareler ve İnsanlar  (John Steinbeck), Dönüş  (Ayşe Kulin), Düğümlere Üfleyen Kadınlar  (Ece Temelkuran), İlber Ortaylı Seyahatnamesi  ( İlber Ortaylı)… Yıl içinde beğeniyle okuduğum yapıtlardan birkaçı

Necati Tosuner’in Kaleme Aldığı14 Şubat Dünya Öykü Günü Bildirisi

14 Şubat Dünya Öykü Günü Bildirisi (2014)

İyi ki Öykü Yazmak Var!

Nedir öykü?..

İnsanı doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren bir durumun yaşanabilir oluşunu veren, o durumun çekirdeğini, ayrıntısını belirlemeyi ve gerçeklik gerilimini ve duygu yükünü vurgulamayı amaçlamış, kendi başına bağımlı, bir düzyazı türü, bir aktarım aracıdır öykü.

Çocukken, bir toprak testim vardı. İbiğinden üfleyince öterdi. Kuş sesi çıkartırdı bardağa su doldururken. Testinin o yuvarlaklığının sırtıma benzediğini daha biliyor değildim. Daha birçok şeyi biliyor değildim. Sonraları, her şeyi biraz erkence öğrenmek zorunda kalmış olma, beni yazar olmaya yöneltti.

Böyle kendini yazmak, acı çekmek de olsa kalemi kendine batırmak, o içtenlik, inadına gerçeğin üstüne üstüne varmak, bana çok yardım etti.

Yaşamak konusunda da…

***

Bu yüzden, benim için –çoğunlukla- bir dert yanma işi olmuştur öykü yazmak.

Söylenecek bir şey taşımak, söylemeden edemeyiş, söylemiş olmak.. sonra da, söylemeye alışmış olmaktır. Karşımda biri var, -okuyucu. Artık, ona ne söyleyeceğim, söyleyip söylemeyeceğim değildir sorun. Nasıl söyleyeceğimdir. Nasıl söylersem, anlatmak istediğimi gereğince aktarmış olurum?..

Okuyana, anlatılan durumla ilgili hiç değilse bir donatım kazandırabilmektir dileğim.

Gerçek, elektrik akımından güçlüdür çarparsa. Duygulanabilmek de çok insanca bir tavırdır. Okuyanda bunu sağlamanın üstesinden gelebilsem, o da bana niçin bir “sağ ol” çakmasın?..

Sanki bu da bana niçin yetmesin?..

***

Bu anlatma isteğinin bir kaçınılmaz sonucu olarak, öykülerimin bazılarında, belirli bir olay ve ona karşı bir tavır söz konusudur. Çünkü, yaşanılmıştır ve ille de anlatılması gereklidir.

Bir de bazı öyküler vardır, küçük bir duygulanımdan yola çıkar, alır seni götürür. Bir olay ağırlığı taşımıyordur. “Öykü zamanı” nerdeyse “bir an”a indirgenmiştir. Enseye tokat atıp kaçar.

Yazarlığımı birinci tür öykülere borçlu olduğum kesin. Ama ikinci tür öyküleri yazınca daha mutlu olurum.

Evet, kimse bavulunun üstüne başkasının adını yazamaz.

Yazarlık da ne getireceği belli olmayan uzun bir yolculuktur.

Demek ki, dünyanın ekseninin öyle biraz eğri olmasına çok şey borçluyuz…

Yaşadığınız öyküler dilerim güzel bitsin!

Necati Tosuner

Kemal Bekir’i Yitirdik

KEMAL BEKİR’İ YİTİRDİK

1924 doğumlu bir çınarı daha yitirdik. Tiyatrocu, öykücü, romancı Kemal Bekir 13 Ocak 2014 Pazartesi günü, tedavi gördüğü hastanede yaşama veda etti.

Cenazesi İzmir’den İstanbul’a getiriliyor.

16 Ocak Perşembe Günü saat 10.00′da İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde (Harbiye) bir tören düzenlenecek

Teşvikiye Camii’nde kılınacak öğle namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’na uğurlanacak.

Edebiyat dostlarının ve ailesinin başı sağ olsun.

Kemal Bekir

Yazar. 1924 yılında Denizli-Çivril’de doğdu. İlk ve ortaokulu Denizli ve İzmir’de okudu. 1949′da Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü bitirdi. Devlet Tiyatrosunda oynadı. 1951 Tevkifatı’nda komünistlik suçundan bir süre hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra muhasebeci olarak çalıştı. 1959′da İstanbul Şehir Tiyatroları’na geçti; oyunculuk ve yönetmenlik yaptı. 1980′den sonra İstanbul Devlet Tiyatrosunda görev aldı. 1989′da emekliye ayrıldıktan sonra 1995′e kadar Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde ders verdi.

2013’ten KESİTLER I

2013’ten KESİTLER

         2013 yılı, her açıdan kolay unutulmayacak bir yıl olarak kayıtlara geçti. Fakat kültür-sanat adına verimli ve hareketli bir yılı geride bıraktığımız söylenebilir.

Yıl içerisinde birbirinden iyi filmler-tiyatrolar izledik, sergiler gezdik, kitaplar okuduk ve müzikler dinledik. Bu ‘iyilerin’ yanı sıra 2013, edebiyat, sinema, müzik ve tiyatro dünyasından pek çok ustanın aramızdan ayrıldığı bir yıl oldu.

11 Mayıs 2013′te Reyhanlı’da  düzenlenen iki ayrı bombalı terör saldırısı yıla damgasını vurdu. Saldırıda 52 vatandaşımız ölmüş, 146 vatandaşımız yaralanmıştır. Bombalı araçlarla düzenlenen bu saldırı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı terör eylemi olarak kayıtlara geçti. Bu tür acıların bir daha yaşanmaması dileği ile yaşamını yitiren vatandaşlarımıza tanrıdan rahmet diliyorum.

2013 yılına damgasını vuran bir başka olay da Gezi Parkı olaylarıdır.

Taksim Gezi Parkı protestoları, iktidarın Topçu Kışlası’nı Taksim Yayalaştırma Projesi çerçevesinde imar izni olmadan yeniden inşa etmesini engelleme eylemi olarak başladı.

Polisin orantısız müdahaleleri ve hükümetin inşaatın yapımında ısrarcı açıklamaları ile protestolar hükümet karşıtı gösterilere dönüştü. İstanbul’dan sonra başta Ankara, İzmir gibi büyükşehirler olmak üzere Türkiye’nin diğer illerine de yayıldı.

Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) yaptığı açıklamaya göre 12 Haziran itibari ile olaylar esnasında tazyikli su, kısa mesafeli biber gazı atışları ve plastik kurşunlardan dolayı 7.478 kişi yaralandı. Ayrıca 91 kafa travmasına uğrayan, 10 gözünü kaybeden ve 1 de dalağı alınan vaka vardı. Yaklaşık 1 ay yoğun şekilde süren olaylar sırasında polis şiddeti yüzünden 5 kişi yaşamınıı kaybetti. Kentimiz Antakya üç fidanı kurban verdi.

İçişleri Bakanlığı’nın 23 Haziran’da yaptığı açıklamaya göre Bayburt ve Bingöl hariç 79 ilde düzenlenen eylemlere toplam 2.5 milyon kişi katıldı, bundan daha fazla kişi de sosyal ağlar üstünden destek verdi. Temmuz ayından itibaren olaylar durulsa da, başta kentimiz olmak üzere zaman zaman Gezi Parkı protestoları, çeşitli illerde devam etmektedir.

Tiyatronun duayen ismi usta tiyatrocu Metin Serezli,   ‘Ağır Roman’ kitabının yazarı Metin Kaçan (Boğaz Köprüsü’nden atlayarak intihar etti.),   tiyatro ve sinema sanatçısı Alev Sururi,  dünyaca ünlü Türk ressam Burhan Doğançay,  usta gazeteci Mehmet Ali Birand,   akademisyen ve gazeteci Prof. Dr. Toktamış Ateş    ’Deprem değil bina öldürür’ sözüyle hafızalara kazınan, Kızılay Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, Türk edebiyatına hem öğretmen hem yazar olarak emeği geçen İsmet Kür, tiyatro ve sinema sanatçısı Macide Tanır,  arabesk müziğin efsanevi ismi Müslüm Gürses… Geçen yıl kaybettiğimiz sanatçılar.

Geçtiğimiz yıl öykü, şiir, roman dalında çok sayıda ödül verildi ve ödüllerin çoğu usta yazarların oldu.  Erdal Öz Edebiyat Ödülünü Cemil Kavukçu, Sedat Simavi Roman Ödülünü Hasan Ali Toptaş, Sait Faik Öykü Ödülünü Sine Ergün, Haldun Taner Öykü Ödülünü Neslihan Önderoğlu, Cevdet Kudret Şiir Ödülünü Fırat Caner, Behçet Necatigil Şiir Ödülünü Oya Uysal, Orhan Kemal Roman Ödülünü Hasan Özkılıç, Cemal Süreya Şiir Ödülünü Abuzer Gürpınar, Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülünü Şengül Can Selçuk Baran Öykü Ödülünü Hakkı  İnanç aldı.

 

2013 yılında, yayınevleri binlerce kitabı okurlarına sundu.

Kardeşimin Hikayesi  ( Zülfü Livaneli), Doğu’dan Uzakta  (Amin Maalouf), Ve Dağlar Yankılandı (Khaled Hosseini,) Sultanı Öldürmek  (Ahmet Ümit), Fareler ve İnsanlar  (John Steinbeck), Dönüş  (Ayşe Kulin), Düğümlere Üfleyen Kadınlar  (Ece Temelkuran), İlber Ortaylı Seyahatnamesi  ( İlber Ortaylı)… Yıl içinde beğeniyle okuduğum yapıtlardan birkaçı

Gözünüzü Arkada Bırakan Kent: Selanik

Gözümüzü Arkada Bırakan Kent: Selanik:

-III-

        Drama’dan sonraki durağımız Serez’di.   “Serez’de yağmur çiselerken Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin’i ve yoldaşlarını andık Nebihe ve Cemil Yıldızlarla çınar altında. Nazım Hikmet’in Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin Destanı’nın  “Yağmur Çiseliyor” şiirini okudum içimden ziyaretimizin anısına.

YAĞMUR ÇİSELİYOR

Yağmur çiseliyor/korkarak/yavaş sesle/bir ihanet konuşması gibi./

Yağmur çiseliyor/beyaz ve çıplak mürted ayaklarının/ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor/Serez’in esnaf çarşısında/bir bakırcı dükkânının karşısında/Bedreddin’im bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor/Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir./Ve yağmurda ıslanan/yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin/ çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor./Serez çarşısı dilsiz,/Serez çarşısı kör./Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü/Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Serez Çarşısı/ Bedesteni,  Arkeoloji Müzesi’ne dönüştürülmüş. Onarım çalışmaları nedeniyle kapalı olduğu için ancak kapıdan bakabildik.

Daha önce ziyaret ettiğimiz kasabalarda olduğu gibi Serez’de de  ilk dikkatimizi çeken şey, çevrenin düzeni, temizliği ve çiçekler içerisinde oluşuydu. Çarşıda karşılaştığımız bir aile, Türkiye’den gelen mübadillerin çocuklarıydı. Bizi gördüklerinde yüzlerindeki heyecan görülmeye değerdi. Bize Türkçe şarkı söyledi, kayda aldım. Meramını anlatacak kadar Türkçe biliyorlardı, ancak fotoğrafımızı çekmek için bize yaklaşan Atinalı genç bir kız, İzmirli bir ailenin torunu olduğunu ve tek kelime bile Türkçe bilmediğini anlattı.

Akşamüstü Selanik’teyiz. Selanik, Atatürk’ün doğduğu, büyüdüğü şehir… Güzel İzmir’in ikizi… Büyük şair Nazım Hikmet’in memleketi… Her biri yürek burkan, binlerce mübadele öyküsünün başkahramanı… Osmanlının İstanbul’dan sonraki en büyük şehri…  İlk kez geldiğim Selanik’i sanki daha önce biliyor gibiydim. Hiçbir şey yabancı değildi. İzmir’in Kordon’unda yürüyor, İstanbul balık pazarında alışveriş yapıyor gibiyim… 30 Aralık akşamı bir balık lokantasında yemek yerken, sanki Boğaz da balık yiyor, hele  müzik çalınca sanki Nevizade Sokağı’nda arkadaşlarla oturuyor gibi… Bizim gibi, biz gibi…

30 Aralık akşamı yemek yediğimiz bir balıkçı lokantasında şunu  fark ettim:  Komşularla mutfak dışında, müzik , ortak paydalarımızdan birisi aslında. Gece yemeğindeki oyunları muhteşemdi.  Ahenge, ritme, müziğe, katılıma diyecek yoktu.

31 Aralık, yılın son günü, Selanik’in tarihi yerlerini büyük bir hayranlıkla gezdik. 1933 yılında Yunan hükümetince Türkiye’ye hediye edilen Atatürk’ün evi… Kentin simgesi Beyaz Kule… Sultan Yıldırım Bayezid tarafından 1392- 1402 arasında şehre hâkim tepede yaptırılmış Selanik’te bugün hala ayakta kalan Osmanlı yapılarının en eskisi sayabileceğimiz şehre hâkim Yedikule Hisarı…

Kentin kalbinin attığı, ana meydanı, Aristoteles Meydanı,  Aziz Dimitrios Kilisesi…

Yılbaşı gecesini Yunanlılarla birlikte kutladık. Nasıl da benziyor türkülerimiz, havalarımız.

Dönüş yolunda kısa süreliğine uğradığımız Gümülcine kasabası çok etkileyiciydi.

Halikarnas Balıkçıısı’nın Alabandada adlı çok güzel bir öyküsü vardır. Gezi dönüşü hep bu öyküyü düşündüm. Bir deniz yolculuğu dönüşünde yazar şöyle diyor:

“Deniz seyahati her insanı az çok, görenek zincirinden ve her günkü hayat çemberinden dışarı fırlatır ve insan gönülleri arasında sempati akıntısı dolaştırır.

İnsanlar gemiye, birbirlerinin yabancısı olarak binerler. Aradan bir iki gün geçince, yabancılık duygusunun çoğu ortadan kaybolur. Şehirde ise birkaç eş dost dışında insanlar yabancı olarak doğdukları gibi, yabancı olarak yaşar ve yabancı olarak da ölürler…

30 yıllık arkadaşım Cemil Yıldız ve eşi Emsal Hanım, bu turun mimarı kültür insanı gerçek bir dost Ayet Namlı, Balıkesir Devlet Hastanesi Emekli Baştabibi Dr. Tayfun Bey ve sevgili eşleri, Emekli asker Halil Bey ve eşi Emine Hemşire, Fikriye Hemşire, Matematik Öğretmeni  Gülşen Hanım, Emekli Balıkesir İl Sağlık Müdürü,  Dr. Mehmet Bey (Dr. Ayten Kural ortak dostumuz), Rehberimiz Levent Beylerle……..  gelip geçen o kısacık anı artık ölünceye kadar, unutamayacağım.

Yine Balıkçı’nın deyimiyle, “Ciddi ve önemli saydıkları bir anıyla dolu olan varlıklarına, bu ufak tefek şeyler, sanki cennetteki meleklerin geçer ayak gönüllerine düşürmüş olduğu gülümsemelerdi…”

Selanik gezisi,  bir kültür gezisiydi. Gezip görmek kadar bilgilenmek de önemliydi.

Elbette bu geziyi eşim Nebihe’yle yapmak ayrı bir güzellikti. Cemil Beyin esprileri, Cemil Bey, Emsal Hanım, Ayet Bey, Levent Beyin  bilgi birikimi, coşkusu  gezimizi son derece keyifli, sorunsuz ve rahat bir ortamda yapmamızı sağladı.  Kendilerine teşekkür ederim. Ayrıca gezi arkadaşlarımıza da gösterdikleri yakınlıktan dolayı teşekkür ederim.

Gözünüzü Arkada Bırakan Kent: Selanik

Gözümüzü Arkada Bırakan Kent: Selanik:

-II-

       Öğlene doğru Kavala’dan yola çıkıyoruz. Aslında otobanı takip ederek Selanik’e yol alacağız. Fakat genel istek üzerine ve 5’er Euro da fark ödeyerek Drama- Serez üzerinden gitme kararı alındı.

Drama, Yunanistan’ın  Doğu Makedonya bölgesindeki en büyük kentidir. Kent,  yüksek ağaçları, durmadan akan suları, sakin yaşam temposu, parkları, misafirperver halkıyla öne çıkmakta. 1923 yılındaki mübadeleden sonra, buradan ayrılan göçmenler, ülkemizde özellikle Yalova yöresine yerleşmişler.

Drama, aynı zamanda bir kültür- sanat kenti.  Eylül ayı ortalarında,  Drama Belediyesi tarafından Kısa Film Festivali düzenleniyor. Festivale ülkemizden de katılım oluyor.

Kentin öne çıkan başka bir özelliği de eğlence ve gece hayatının etkin oluşudur. Dramalılar, geceleri, dans ve müzik eşliğinde eğlenmeyi çok severler. Geceleri,  restoran, taverna ve barlarda, son derece canlı ritimler eşliğinde müzik yayınları yapılır.

Drama, bir Osmanlı kentidir de. Nazım Hikmet’in şiirlerine konu olan, ancak uzun yıllarca nerede olduğu bilinemeyen  “Drama Köprüsü” ile öne çıkıyor.

Özellikle yemyeşil alanları ve su pınarlarıyla, tam bir doğal cennet olan milli parkı gezmek bile yeterince keyif vericiydi. Parkın ortasında yer alan Yahudi Soykırım anıtı çok etkileyici.  II. Dünya Savaşı gerçekte bir savaştan da öte, katliam ve soykırım girişimiydi. Bunun temelinde, Hitler’in “yaşama alanı politikası” adı verilen ırkçı teorisi yatıyordu.

Nazım’ın şiirlerinde yer alan, bir türküye adını veren “Drama Köprüsü”nün gerçekte köprü olmadığını, küçük bir su kemeri olduğunu öğrenince büyük bir hayal kırıklığı yaşadık. Aslında Drama’yı en çok Drama Köprüsünü görmek amacıyla programa aldırmıştık.

“Drama köprüsü bre Hasan, dardır geçilmez,

Soğuktur suları Hasan, bir tas içilmez,”

Drama köprüsü hakkındaki bu anonim türkünün giriş kısmından, iki dize verdikten sonra, Drama köprüsü ile ilgili bir anekdot vermek istiyorum: Türkünün öyküsünü bilmezdik ama üniversite yıllarımızda bu türkü sol görüşlü arkadaşların, buna karşılık “Çırpınırdın Karadeniz” şarkısı   sağ görüşlü arkadaşların dilinden düşmezdi.

Aslına bakarsanız, uzun süre, Drama kentine gidenler, Dramalıların gerek köprüden ve gerekse Hasan’dan haberi olmadıklarını görmüşler. Daha sonra,  Drama Köprüsünün bulunmasına kafayı koyan birileri tarafından, Drama köprüsü diye bir yer bulunmuş ve 1920 yılında buranın fotoğrafı çekilmiş. Bunun üzerine,  Drama Küçük Asyalı Mübadiller Derneği Başkanı ve aynı zamanda yerel tarihçi olan Nikos Latsistalis, köprü hakkında yaklaşık 3 yıl süren araştırmalara başlamış ve Nikiforos ile Karyafitos arasındaki bir yerde,  bir su kemerinin arkasındaki görüntünün “Drama Köprüsü Fotoğrafı” ile benzerliğini görmüş.  Drama köprüsü denilen yer, aslında bir köprü değil. Yalnızca: 50-60 cm. genişliğinde, dar bir su kemeri. Kim tarafından ve hangi dönemde yapıldığı belli değil. Ancak, yaklaşık olarak 250-300 yıllık olduğu tahmin ediliyor. Hatta,  türküde de, köprünün bu özelliğinden söz ediliyor: “Su kemeri dardır ve dar olduğu için geçilmez” “Soğuktur suları, bir tas içilmez” dizeleri  de, buranın bir su kemeri olduğunun en büyük kanıtıdır. Ayrıca,  su kemerinin birbirine bağladığı iki köy, o dönemlerde, iki Türk köyü olarak biliniyor.

Debreli Hasan ise, Selanik yöresinde, Debre köyündendir. Uzun askerlik döneminde, haksızlığa dayanamayarak kendisine hakaret eden komutanını öldürür ve dağlara kaçarak eşkıya olur.

Ancak,  yaptıklarından pişman olur ve eşkıyalığı, kendine değil, çevresindeki fakir insanlara yönelik olarak yapar. Gayrimüslimleri soyar ve Müslüman fakirlere dağıtır. Bu özellikleri nedeniyle: halk kahramanı olarak önem kazanmıştır.

(DEVAM EDECEK)

 

Ahmet Necdet Şiir Ödülü

AHMET NECDET ŞİİR ÖDÜLÜ  ABDÜLKADİR BUDAK’IN

Ahmet Necdet adına, ailesi tarafından düzenlenen şiir ödülü Okyanus Görmüş Gemi adlı kitabı için Abdülkadir Budak’a verildi.

Eray Canberk, Prof. Dr. Cevat Çapan, Prof. Dr. Gertrude Durusoy,  Prof.  Dr. Nejat Gacar, Tarık Günersel, Tuğrul Keskin ve Leyla Şahin’den  oluşan seçici kurulun ödül gerekçesi  şöyle:  “Cumhuriyet sonrası Türk şiirinin ve 1970 sonrası yazılan şiirin önemli temsilcilerinden olan Abdülkadir Budak, Okyanus Görmüş Gemi  adlı kitabıyla  2013 Ahmet Necdet Şiir Ödülü’ne değer görülmüştür.

Abdülkadir Budak, şiirde sürekliliği olan, şiirini geliştirerek günümüze getiren; geleneksel olan ile modern olanın bireşimini kurmuş bir şair. Ayrıca 70’li yılların sonlarından bu yana farklı dönemlerde birkaç kez dergi deneyimi yaşamış ve halen Sincan İstasyonu’nu çıkarmakta olup  Türk şiirine bu bağlamda da katkıda bulunmuştur. Abdülkadir Budak, Yazılı Kâğıt Yayınları’nı da yönetmekte olup çok sayıda şiir kitabının edebiyatın ve hayatın dolaşımına girmesini sağlamıştır.”

Önümüzdeki günlerde, İstanbul’da, Ahmet Necdet Şiiri üzerine oluşturulacak bir panel ve törenle Abdülkadir Budak’a ödülü verilecektir.”

“Gözümüzü Arkada Bırakan Kent: SELANİK”

“Gözümüzü Arkada Bırakan Kent: SELANİK”

-I-   “Her gün bir yerden geçmek ne iyi, her gün bir yere konmak ne güzel” Mevlana

                                                                                                                                                         

Büyük İskender’in babası II.Filip, (doğum günü hediyesi olarak) eşi Teselya adına  bir şehir kurar ve şehre eşinin adını verir: Thessaloniki (Selanik). Şehri kurduktan sonra Tanrılar Tanrısı Zeus’ten bir dilekte bulunur: “Tanrım, Selanik şehrini ebedi kıl.”, Selanik de eşine cevaben: “Tanrım, bu şehri daim kıl ve şehir gürbüz, adını tüm dünyaya duyuracak gençler yetiştirsin.” der.

Selanik,  mutlaka çok ünlü insanlar yetiştirmiştir, onları bilemem ama,  1881 yılında Mustafa Kemal, 1902 Ocak’nda Nazım gibi büyük değerler yetiştirmiştir bu güzel kent.

Selanik, belleğimde nasıl yer etmiş?..   Selanik,  Atatürk’ün doğduğu, büyüdüğü kent… Güzel İzmir’imizin ikizi… Büyük ozan Nazım Hikmet’in memleketi…  Her biri yürek burkan, binlerce mübadele öyküsünün başkahramanı… Osmanlının İstanbul’dan sonraki en büyük kenti… Yunanistan’ın ikinci büyük kenti,  Yunan Makedonya’sı bölgesinin yönetim merkezi. ..

29 Aralık- 2 Ocak tarihleri arasında Selanik’e gerçekleştireceğimiz ziyarette daha ne tür sürprizlerle karşılaşacağımızı kestirmek zordu.

29 Aralık Pazar akşamı Balıkesir Devlet Hastanesi önünde toplandık. 40 kişi arasında sadece bu gezinin mimarı Ayet Namlı ile Cemil-Emsal Yıldız çiftini tanıyoruz. Cemil Beylerle birlikte yola çıkmak ta başından  bir güven duygusu oluşturmuştu bizde. Şunu da itiraf etmeliyim ki geziyi güzel kılan etmenlerin başında Cemil Beyler gelir.

31 Aralık Pazartesi günü sabaha karşı Yunanistan toprağına ayak basıyoruz. Yunanistan’a geçtiğimiz anda otoyol kalitesinde bariz bir değişiklik oluyor ve bir Avrupa izlenimi başlıyor.

Yolculuk sırasında rehberimiz bir şeye dikkatimizi çekiyor:  Yol boyunca sıklıkla minyatür şapeller (Küçük kilise) tam yol kenarına konmuş. Bu şapeller burada bir trafik kazasında ölen birinin ya da çok büyük bir kaza atlatarak hayatta kalan kişinin anısına ailesi tarafından yapılıyor. Özellikle tehlikeli virajlarda şapellerin daha sık olduğunu görüyorsunuz.  Nedir bundaki amaç? “Sizin de bir şapelinizin yol kenarına dikilmesini istemiyorsanız, lütfen dikkatli olun ve bu ülkenin trafik kurallarına uyunuz”

Sabah 08.00 gibi  Kavala kentindeyiz. . Kavala’ya varınca, neden benim kentim, Samandağ’ım, Arsuz’um bu kadar sevimli olamıyor diye üzülüyorsunuz.

Kavala şirin bir Balıkçı kenti. İ.Ö 1000 yılında kurulmuş. Roma, Bizans, Osmanlı egemenliğinde kalmış. Aziz Pavlus’un Anadolu’dan sonra Avrupa’da ayak bastığı ilk kent.

1923’tekinüfus mübadelesi sırasında Kapadokya’daki Rumlar buraya yerleşmiş.

Adından da anlaşılacağı üzere Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa adını bu güzel kentten almış. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın yaptırdığı İmarethane şu anda otel olarak çalıştırılıyor. Otelin kapısında hem Mısır hem de Yunanistan bayrağı asılı. Şehre hakim bir noktada Kavalalı’nın dev bir yontusu, yontunun yanında Paşanın evi ve aile mezarlığı yer almakta. Ev de Mısır hükümetine armağan edilmiş. .  Bu, herhalde Osmanlı’ya başkaldırmanın bir ödülü olsa gerek.

Kentin muhtelif yerlerinde Osmanlı mimari örnekleri korunmuş durumda.

(DEVAM EDECEK)