Roman Sanatı Üzerine

 

ROMAN SANATI ÜZERİNE

                                                                           İhsan KUTLU

   Bu yazıyla amacım, size ne bu konuda haddim olmayarak öğütler vermek ve ne de Roman sanatı konusunda derin ve kapsamlı bilgi aktarmaktır. Eğer, Yazmak konusunda yüreğinde istek duyan bazı insanlara, özellikle de gençlere cesaret verebilirsem, bu yazı amacına ulaşmış olacaktır, diye düşünüyorum.

  Roman herşeyden önce bir DİL, lisan konusudur. Zaten Latince yerine halkın konuştuğu dilden geldiği için bu adı almıştır. Ancak, Roman roman olarak, sözgelimi Don Kişot, Gargantaus gibi yapıtlarla başlar. Çünkü, ilk kez bu yapıtlarda, en başta TİP dediğimiz figürler ortaya çıkar; İnsan bağımsız bireyler olarak, düşünceleriyle, hayalleriyle, güçlü ve zayıf yanlarıyla belirir. Bu ana kadar insanlar genellikle AD olarak ve bazı özellikleriyle vardır. Roman ile birey olmak dönemi başlar.

  Tarihte tüm İmparatorluklar, herşeyden önce halkının konuştuğu DİL’i kullanmış ve diğer halklara da bu dili öğretmiştir. Büyük İskender’in Yunanca, Roma İmparatorluğunun Latince, Arapların Arapça, Farsların Farsça… kullandığını ve bunu resmi dil yaparak diğer halkları da bu dili kullanmaya zorladığını biliyoruz. Bu uygulama bazen zor kullanılarak, bazen DİN adıyla ve günümüzde olduğu gibi Teknik üstünlük, ekomomik ve politik bağımlılık ve son 500 yılda ise sömürgecilik ile gerçekleştirilmiştir. Türklerin kurduğu Selçuklu, Osmanlı gibi imparatorlukların bu kurala ters özellikler oluşturduğunu biliyoruz. Bu nedenle Osmanlıca denilen büyük çoğunluğu arapça ve farsça olan bir yapay DİL ile divan şiiri ve bazı tarihsel değere sahip nesirler dışında ciddi bir edebiyatın yaratılamadığını hepimiz biliyoruz. Oysa, müslüman oldukları halde İran ve Arap edebiyatı halkın dilini kullandığı için (Hatta Mevlana bile Farsça yazmıştır) varolabilmiş ve bugün dünya edebiyatında saygın yerini almıştır. Cumhuriyet döneminde bile İslamistler ve gericiler var güçleriyle Türkçeye karşı çıkp Osmanlıca’yı savunmuşlardır; ama süreç onları Kültürel alanda yeniligiye uğratmıştır. Ancak 12 Eylül Gerici Darbecilerin desteğiyle (Zaten onları güçlendiren ve velinimetleri olan bu darbedir), Cumhuriyetin temel direklerinden TDK, TTK gibi kurumları yoketmişler, Yeni Türkçe sözcükleri kullanmayı yasaklamışlar ve dilde bu kez Batı dilleri başta olmak üzere yeni bir bozulma ve gerileme dönemi başlatılmıştır. (ŞU an ise VAAZ dili geçerlidir.)

  Dili nüanslarıyla kullanmak, hatta ona katkı yapmak, aynı zamanda, Rus Biçimcilerin altını çizdiği gibi, aşınmış ve kullanılmaktan eskimiş olan sözcükleri yeni bağlamda ve Yabacılaştırarak kullanmak Yazarın en önemli özelliklerinden biri olmalıdır. ŞİİR bu konuda en somut örnek olarak karşımızda duruyor.

  Halkın konuştuğu dil Resmi dilden ibaret değildir. DİL halkındır ve halka aittir, sıkısıkıya ona bağlıdır. Bana yazılmış olan bir mektupta ‘Bre Ehsan ağa, Anteke’yi filme alıklar; hiçbiri Antekelice konuşmuyo. Hepsi istanbul efendisi kimin.’ diye okuyunca bu satır benim yüreğime işledi. Bu şivenin, dilin yitmesi Türkçenin zayıflaması, nüanslarını yitirmesi anlamına gelir ki, Batıdaki modrn devletler, bu şivelerin varlığını sürdürmesi amacıyla özel destekler oluşturuyorlar. Herkes RESMİ dili güzel ve düzgün konuşmalı, bilmeli ama ŞİVELER yitmemeli, öğretilmeli ve edebiyata girmelidir. Çocukken, ben, köylülerimin konuştuğu dilden müthiş utanırdım. Ne büyük yanlış!

   Biraz da Modern romanlardan sözedelim:

   Ortaçağ’da KANON denilen temel yapıtlar vardı; Tevrat, İncil ve Kur’an gibi. Tanrı kelamı olan bu kitaplara ters, aykırı sayılan yapıtlar elbette değersiz, zararlı, kötü sayılır ve yasaklanır, yakılır, lanetlenirdi. Ahlakçı denilen anlayışın kökü ta buralara dayanır. Genellikle insanlar, okurlar, yapıtları değerlendirirlerken bu anlayıştan kendilerini soyutlayamazlar. Elbette günümüzde Kanon sayılan, ya ideolojık tutumlarıdır, ya kendi dinsel – töresel önyargılarıdır ya da kendi yaşamlarıdır. Oysa ROMAN ve Edebiyat, bize yeni bir DÜNYA sunar; yeni tecrübeler, bakış açıları, bilgiler ve hayatlarla karşılaşır dünyamızı zenginleştiririz. Yani dünyamızın sınırlarını genişletiriz. Eğer, okuduğunuz yapıt bu amaca hizmet etmiyorsa, boşuna vakit öldürdüğünüz söylenebilir.

   Rönesans ile bu kez Klasik dediğimiz, Antik yunan sanatı yeniden günışığına çıktı ve yapıtların ölçülmesinini İkinci TERAZİSİ haline dönüştü. Resim, heykel, tiyatro, şiir ve düzyazı Klasizmin dirlitilmesi amacına odaklandı. Matbaa, Reform hareketleri ile herkes ibadetini kendi dilinde yapmaya başlayınca, İncil her halkın diline çevrilince uluslar, dilleriyle bilikte edebiyat olarak doğma aşamasına girdi. (İslam dünyasında ve bizde bu süreç yaşanmadı ve Cumhuriyetin attığı köklü adımlar ise bilinen nedenlerle önce kesntiye uğradı sonra da teker teker yokedilmeye başlandı.)

   Bizde Roman ve roman sanatını başka bir yazıda ele almak üzere, burada sadece birkaç noktaya değinmeyi yeterli görüyorum. Son 100 – 150 yılda Sanat akımları ve ona paralel olarak Roman, bilimsel –teknik ve sosyal, siyasal gelişmeye paralel olarak bir çok ekolde değerli ürünlerini verdi. Ne yazık ki, bizim bu dünyaya katkımız kapasitemizin çok altında kaldı. Bunun çok sayıda nedeni var; ama bence, en önemlisi, Baskılar ve Kadın’ın özgürlüğününü kısıtlanması. Türk filmlerinde bile çapkın erkeklere hayranlık duyarken, çapkın kadına nasıl kin güttüğümüzü hepimiz anımsarız. Roman, kadını da erkeklerin gözüyle ele alınca ve bu erkek gözüyle kadın Töreler ve Konon dediğimiz islam ile ölçülüp – biçilince, bir ayağı topal kalan Roman sanatımız evrensel düzeyine ulaşamadı.

   Şunu unutmayalım: Medya, Basın, okullar… yani İktidar (Ekonomik – sosyal – sıyasal ERK) yasal olarak Sanat ve Edebiyata özgürlük tanısa bile, türlü yollarla onu çıkarına uygun tarzda yönlendirir ve deyim yerindeyse, neyi okumamız gerektiğini (Ya da 12 Eylülcülerin yaptığı gibi, hiç ama hiç okumamayı) belirler. Şu an bu amaçlarına ulaşmış durumdadırlar. Okumayan bir toplum! Ve ne okuyacağı türlü yolardan belirlenmiş bir Okuyuyucu kitlesi!

   Son olarak şunu belirtmeliyim: Latin Amerika’nın dünya edebiyatına sunduğu Magic Realism (Büyülü gerçekçilik) akımından sonra günümüzde Roman sanatının ulaştığı son düzey TOTAL ROMAN’dır. Bunun anlamı; Hayat’a it ne varsa, ona ne aitse tümü romanın malzemesi olabilir. Bir günlük yaşamınızı düşünün; hava raporundan tutun, sokaklar, bilinç altınızdaki hayalleriniz, iyimser kötümser yanlarınız, kin ve sevginiz… vs herşey. Roman bir alandır, Arenadır, hayata dir herşeyin olabildiği bir saha. Eski anlayışlar, akımlar, hatta tüm roman teknikleri, tarzları, biçimleri bir tek romanda yer alabilir. Politkadan, dine, rüyalardan en katı gerçeğe herşey romana girebilir. Buna biz Total roman diyoruz. Eskiden olduğu gibi, romanın merkezi, tek bir konusu, olay ve olay örgüsü, tek bir bakış açısı… vs günümüzde birçok romanın özelliği olmakla birlikte, total roman bunları aşmıştır. Çünkü insanın kendisi Çelişkilidir. Olaydan olaya, an’dan an’a ve durumdan duruma değişebilir. Çoklu bakış açısı olabilir. Romanın yarısını yazar yazar; diğer yarısını ise okur, gerçeğini unutmamalıyız. Bence, Antakya, çok kültürlü en kadim yer olduğundan bu tür edebiyatın yaratılmasına en uygun kültüre sahiptir. Ben yazarlığımda bunu ölçü aldım ve gerçekleştrdiklerim için de mutlu olduğumu söyleyebilirim.

   YAZAR konusuna da değineyim. Burada kendimden sözetmek zorunda kaldığım için üzgünüm. Ne yazık ki, TEK başıma ve büyük zorluklarla karşılaşarak bu kadarını yapabildim. Parasını ödediğim halde, düzeltmen baştansavma ya da yanlışlıklar yaptı ve ilerde  bunları düzeltebileceğim. Bir yazar düşünün: Daha yazmaya başlamadan yayınevi hazır; düzeltmeni bekliyor; yazdıklarını okuyan uzmanı var ve ona durmadan yeni fikirler veriyor, ve yayınevinin anlaştığı Eleştirmen hazır bekliyor, yani bir ŞİRKET gibi.

   Eh, ne yapalım, bu özelliğe sahip olmak için DÜZEN ile içiçe girmek ve onların yumuşak dizlerine oturmak gerekiyor.

    Ben ise değerli dostum Ali Aksay’ın dediği gibi ‘En güzel çiçekler sarp yarlarda biter’, sözünün doğruluğuna inanıyorum.

Yeni Yayınlar Arasında

                                                                         YENİ YAYINLAR ARASINDA

                                                                                                                                  Mehmet KARASU

     Sık sık, değişik yerlerden pek çok ürün gelir bana. Posta kutusuna, evime ya da dernek binasına. Bu ürünler arasında mektuplar, imzalı kitaplar, dergiler ve bazı yerel gazeteler önemli bir yer tutar. Bu güzel ürünlerin ortasında güzelce soluklanırım.

       İyi bir okur için bundan güzel ne olabilir?

    Son bir ay içinde bana gönderilen çok sayıda kitap çalışma masamı bir çiçek bahçesine dönüştürdü. Bu haftaki yazımda siz değerli okurlarıma okuduğum kitapların birkaçından söz etmek istiyorum. Kitap okumanın bir gereklilik olduğunu bu köşemde sık sık dile getirmişimdir.

     Ummü’l Kitap”

     Alevi Araştırmacılarından İsmail Kaygusuz’un kitabı.

     Aleviliğin ilk yazılı temel kaynak kitaplarından olan yapıt, Beşinci İmam Muhammed Bakır’ın öğrencileriyle soru-yanıt biçiminde yaptığı konuşmaları, Bâtıni bağlamda dinsel-inançsal görüşlerini içermektedir. Bence çok önemli bir başvuru kitabı.

      “Bir Başka Şehir”

     DTCF Dilbilgisi Bölüm Başkanı, Dilci, Yazar Dr. Kemal Ateş’in romanı. İMGE Kitabevi’nin ürünü olan 248 sayfalık yapıt yazarın üçüncü romanı. Birinci romanı, Toprak Kovgunları’nı, öğrencilerime bölüm bölüm okumuştum.

       Bir Başka Şehir’de yalnız yazarın değil, romanımızın alışılmış çizgisinden farklı bir romanla karşılaşacaksınız.

      Romandaki olaylar, ilki 1948 yılında, ikincisi 1980 Askeri darbesinden sonra üniversitede yaşanan iki tasfiye döneminde geçiyor.

      Ağırlıklı olarak üniversite çıkıyor karşımıza, ancak 12 Eylül’ün yerleştiği zemini iyi anlamak için yazar ilginç gözlemlerle varoşları ve köyü de katıyor romana. Siyasal travmalarla insani travmaların iç içe girdiği bir roman.

       Romanda, yazarın özgünlüğünü dilinde de göreceksiniz.  

      “Dil Hurafeleri”

      4. Uluslar arası Çukurova Sanat Günleri’nde, Nemci Asfuroğlu Anadolu Lisesi’nde, Sayın Kemal Ateş, aynı başlıklı bir bildiri sunmuştu. Bildirinin hemen ardından,  kitabı imzalayıp bana gönderdi.

      Kemal Ateş’in her yazısı yeni bir araştırmanın, farklı bir bakışın ürünü. Dil Hurafeleri’nde de bilinenleri tekrar etmiyor.   Türkçenin bütün güncel sorunlarıyla ilgili, yeni, özgün, çarpıcı görüşlerle çıkıyor okurun karşısına. Sözlüklerimizin, tesadüfen bir araya gelmiş sözcükler topluluğu olduğunu kanıtlıyor Ateş. Tarihimizin ölü sözcükler mezarlığı, coğrafyamızın yarı ölü sözcükler mezarlığı; imlamızın, aralarındaki iktidar kavgasını bitirememiş sözde uzmanların oyuncağı, hatta kurbanı olduğunu belgelere dayanarak anlatıyor. “Yazı ve Dil Devrimi, tutan sözcükler, tutmayan sözcükler, yerel dil, konuşma dili-yazı dili, Kürt açılımı ve Türkçe, son zamanlarda tartışma konusu olan x, q, w harfleri, AB dayatmaları, liderlerin Türkçesi, hurafeleri kural sanan dil profesörleriBunlar gibi, dilimizin bütün güncel sorunlarının ele alındığı bu kitabı okuduktan sonra, siz de şu sonuca varacaksınız: -Türkçe, dünyanın hem en talihli dili, hem en talihsiz dili… Bu sözü anlamak için bile bu kitabı okuyun.” Kemal Ateşin dil yazılarındaki farklılığı, özgünlüğü; uzmanlığının yanı sıra, roman ve öykü yazarlığının olanaklarıyla dile içeriden bakabilmesi sağlıyor.

      “İsmail Hakkı Öztorun”

      20 Haziran 1986’da aramızdan ayrılan, eski milletvekili, Barış Derneği Davası mağduru İsmail Hakkı Öztorun’un yaşamı ve mücadelesi ile ilgili olarak sevgili Uğur Pişmanlık ile Ayça Öztorun’un ortak kitabı. 

       İsmail Hakkı Öztorun, bütün yaşamı boyunca emekten ve aydınlanmadan yana mücadele etmiş, her anlamda bunun bedelini ödemiş bir aydın.

      “Mesih Nefesli Aşk”

      “Mesih Nefesli Aşk”, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin şiirlerinden oluşan bir kitap. Şiirleri Türkçemize, Fars edebiyatından yaptığı özgün çevirilerle Türk okurun yakından tanıdığı kentimizin önemli değeri Prof.Dr. Ali Güzelyüz kazandırdı.

     “Bu eser, resimlerinden ve haberlerdeki görüntülerinden çatık kaşlarıyla, ağırbaşlı ve vakur duruşuyla tanıdığımız önemli bir önderi, ilk defa olarak yumuşak çehresiyle, gönül dünyasıyla ve duygularıyla görmemizi mümkün kılmaktadır. Bu şiirlerde Humeyni, bazen bir Hak aşığı, bazen müşfik bir baba, bazen de bir filozof kimliği ile karşımıza çıkmaktadır.”

     Tasavvufa ilgi duyanların ellerinden düşüremeyecekleri önemli bir yapıt.

     Her yayın yaşamımıza açılan yeni bir penceredir. O pencereyi her zaman açık tutalım.

     Dostlukla!

                                                                                                             (Antakya Gazetesi)

Antakya İzlenimleri

 ŞİİRLER/ Cumali KARATAŞ

 ANTAKYA İZLENİMLERİ

1

Hiç düşünmemiştim

Mavi gecelerin biteceğini bu kentte.

Parkında dizdize oturur,

Sokaklarında kolkola gezerdi insanlar…

Dökmezdi bu mevsimde

Defne ağacı yapraklarını.

Sanki öper gibi akardı Asi nehri.

Amik ovalarını.                                                                                           

            Gömülüp karanlığına,

            Bu kente küsmezdi güneş

            Rüzgâr eserdi bu mevsim.

            İyot kokusunu sindirirdi tenlerimize.

            Bakıp bakıp hayıflanmazdık;

            Masalarda kadeh tutan ellerimize.

                                    Bu kadar ümitsiz,

                                    Bu kadar karamsar değildi insanlar…

                                    Sabah neşeyle giderlerdi işlerine.

                                    Akşam hasretle dönerlerdi;

            Tarihin konuştuğu o dar sokaklardan

            Yokuş yukarı evlerine.

                                   Sokaklar dedim…

                                   Ayak izlerimin kaldığı,

                                   Milyonlarca kez çiğnediğim o parke taşlarında.

                                   Bir karanlıklar kuyusu var şimdi.

                                               Sana gelemiyor ayaklarım.

                                   İdam sehpaları kurulmuş sanki

                                   Her köşe başlarında.

                       Bilirsin ama;

                       Basit bir şairim ben!..

                       Şıpsevdiyim,

       şaşıyım, 

                                                    miyobum.

                       Yokluğunda ben her şeyim…

                                                           Bir taş parçası kadar

                                                                                  hiçim.

                                   Onun için…

                                   Unut beni deli kız.

                                   Duymamış ol hiç seni sevdiğimi.

                                   Ve al git artık…

            Bir çınar gibi,

Derinden derine içime kök salarken,

            O öldüren bakışlarını.

Unut beni deli kız unut…

            Gül geç sevdalı hallerime                

            Adımı artık anma olan olsun

            Ve siliver gitsin bir çırpıda yaşantından.

Dudaklarında ıslaklığı kalmayan

            Bir yudum şarap gibi.

2

            Ayazlı bir sonbahar sabahında

            Yanaklarımda iki damla gözyaşı

En ölümcül işkencelerin acısında

            Geleceğim sana…

            O zaman sakın sorma

            Nereye gideceğimi,

            Ne yapacağımı,

            Sensiz nasıl yaşayacağımı

            Düşünme.

Leylâkların döküldüğü bir mevsim

            Kapını çalacağım…

            Bir rüzgârın ölü nefesiyle

            Sana geldiğimi .

            Avuçlarımda ıslaklığı kurumayan

            İki damla göyaşı  .

Olduğunu göreceksin

Uzanan ellerimden tanıyacaksın belki.

            Belki yorgun nefesimden.

3

Sevmemeliyim diyordum.

Tutuldum gözlerinde başlayan fırtınaya.

Bir sayfa da senin için

Açtım günah defterime.

İhanet ettim dürüstlüğüme

Bir kere sevdim işti seni.

Ama unutamam.

Unutamam seni…

İftira ettiniz de.

Olan gücüyle bağır sesinin.

O şair müsvettesi  seni

           Unutmuş derlerse bir gün.

           İnanma…

Geceyle üleşirim ben yalnızlığımı

           Sigaramı sen yakarsın.

           Dökersin masama dalgalı saçlarını

YILLAR SONRA ANTAKYA

 

Bir Pazar sabahı…

Yine Antakya’dayım yıllar sonra..

Doyulmaz bir güney akşamından

Devrolmuşum sabaha.

Ama artık o sabahlar

Benim bildiğim sabahlar değildi.

Her şey de değişmişti.

Her şey yoktu artık yerli yerinde;  

Gülen yüzlü dost manzaralar.

***

Yürüdüm otelden dışarı,

Ara köprüden, Köprübaşı’na çıktım. 

Dostların sıcaklığı kalbimde.

Parka girdim salkım saçak..

Nerde dedim şimdi o

Üzerinde sallanılan salıncaklar

Somurtan resimler, küskün tavırlar

Birasına hokey oynanan dostluklar.

Zaman süpürüp götürmüş hepsini.

 

***

Asi nehrini selamlayan

O köprüyü geçtim parkı çıkıp…

Haftalardır su çektiğim Kültürpark’tan, 

Asfalt yokuştaki o evi aradım.

Minik kızımın,

Her işe gidişte köşeyi dönerken

El salladığı o dost ev

Bir beton yığınına yenikti belli.

Yoktu artık hiçbir şey yerinde. 

***

Habuneccar Camii’n ordan

Girdim dostun çıkmaz sokağına.

Kapıdan, sormak üzereyken

Döndüm gerisin geriye bir tuhaf.

Ordan, girdim Uzunçarşı yoluna.

Ağız dolusu güldüğümüz akşamlar

Şimdi nerde dedim kendi kendime…

Ellibir oynadığımız bahçeli kahve

Duruyordu işte hâlâ yerinde.

***

Anıların sarmaş dolaş sarhoşluğu

Bir tuttu ki bankanın önünde…

Yüreğimin ıssız kumsallarını

Talan ediyordu o yaşanmışlıklar

Sıcak sularıyla dövüyordu zaman.

Baş edilmez bir hal almıştı,

Sersemleyen bu yüreğin tsunamisi.

Vurgun vuran yılların esintisinde

Savruluyordu  hatıralar orta yerde…

,

***

Tatlı bakışınla süslenen

Güzel gözlü gülümsemelerin.

Camın ardındaydı şimdi sanki.

Ay doğarken yüzünde

En bakir fısıltılarını söylüyordu kumsala.

Titreyen yakamozlu dalgalar…

Geçmiş yılların tortusunda

Silip silip tozunu aldığım.

Bir eski resim gibiydi hatıralar…

***

Gözlerinin sabah güneşine

Gizlice tuttuğum yüreğimi.

Keşke daha çok tutsaydım dedim.

Tutsaydım keşke daha çok…

-Bilemedim zamanın bu kadar acımasızlığını.

Bilemedim.

Sonra, her akşam ister.

Düşen bir tel gibi

Savrulaydım saçlarından yerlere.

Her akşam sen giderken,

Ben paramparça kalaydım ardında.

 

***

Eski Antakya sokaklarında

Yöneldim ilk eve.

Her gün işe gidip geldiğim

Yokuş yukarı sokaklarda yürürken

Bir dost yüz aradım zaman takviminde

Bir selam, tanıdık bir ses.

En sonunda, 

Buldum son deminde Kemal Ağa’yı

Bakkal dükkânının önünde.

***

Bir şiire verdim bütün sırlarımı.

Yapılmamış resimlerin,

Duyulmamış şarkıların ezgilerine.

Anılarda yitirdim sesimi.

Asi’nin sularına karışan duygulara,

Söz geçiremedim sustum…

Bir not da bıraktım

Onun boş masasına

Sonra düştüm Çukurova yoluna.

 

Cumali Karataş

ŞAM-BEYRUT GEZİMİZDEN İZLENİMLER

 

 

ŞAM-BEYRUT GEZİMİZDEN İZLENİMLER

                                                                                                             Müslüm Kabadayı

          18-19 Temmuz 2010’da yazar Mehmet Karasu’nun rehberliğinde Şam ve Beyrut’a bir gezi düzenleneceğini öğrendiğimde, bunu öğretmen arkadaşım Sevda Kılıç’la paylaştım ve onun da katılabileceğini söylemesiyle Ankara’dan Antakya’nın yolunu tuttum. Daha önce Şam’ı birkaç kez gezdiğim için, daha çok Beyrut’u merak ediyordum. Sevda öğretmense iki kentti de  görmeyi çok istiyordu.

          Mehmet Karasu’nun iki gün bir gece olarak düzenlediği geziye, Eskişehir’den bir öğretmen grubuyla Antakya’dan katılımcılar vardı. Ne yazık ki hiçbirini tanımıyordum. Cilvegözü Sınır Kapısı’ndan Suriye topraklarına girmemiz 03.30’u buldu. Şam’a 60 km kala kavşaktan döndüğümüz Malula yolunda uykudan uyandığımızda bu kadim Arami kentini Sevda’nın nasıl karşılayacağını merak ediyordum doğrusu. Kahvaltı dahil 3 saat kaldığımız bu kentte Süryaniler, Ermeniler ve Müslüman Araplar iç içe yaşıyorlar. İlk kez 2002’de gördüğüm bu kentle ilgili “Suriye Günlüğü” kitabımda ayrıntılı bilgi vermiştim. Antakya’yla bağlantısı, burada “Mar” yani “Azize” olarak hitap edilen Antakya kralının kızı Takla’yla ilgili anlatılan efsaneleşmiş hikayedir. Birçok mitoloji ya da dini hikayede motif olarak kullanılan “örümcek bağlamış mağarada saklanma” Mar Takla için de anlatılır. Şimdi o mağara kutsal mekan haline getirilmiş olup başka efsanelerle süslenmektedir.

         Buradaki kiliseler yanında yaklaşık 500 m’yi aşan dehlizi Sevda fotoğrafladı, ben kameraya aldım. Otobüse binip döneceğimiz sırada bura işi ekmeğin yapıldığı fırın ve ekmekleri sererek satan adam dikkatimizi çekti.

        Şam’a geldiğimizde öğle olmuştu, önce Sid Zeynep’e uğradık. Hz. Ali’nin torunu adına yapılan bu tapınağı, 1980 sonrası İran altın yaldızla süslemiş, etrafını düzenlemiş olup özellikle Şiilerin kutsal saydığı mekan haline getirilmiştir. O gün içeriyi ziyaret etme sırası kadınlarınmış, üzerine kara çarşaf geçirmek suretiyle içeriye girebilen Sevda, kadınlarla ilgili epey ilginç kareyi görüntüledi. Ben de onun bu çabasını ve halini belgeledim.

       Bu mabedin dışına çıkar çıkmaz etraf pislikten geçilmiyordu. Ellerinde tespih, süs eşyaları başta olmak üzere para kazanmak için satış yapan insanlar doluydu çevre. Oradan ayrılıp doğruca Şam Kalesi’nin bulunduğu merkeze geldiğimizde sıcak daha da kavurucu olmuştu. Biz gruptan ayrılarak, buluşacağımız saate kadar Sevda’yla bağımsız bir gezi yaptık. Hamidiye Çarşısı, Emevi Camii, çevredeki kahveler, hediyelik eşya satan dükkanlar, Selahaddin Eyyubi heykeli ve türbesi, kalenin arka cepheleri, değişik insan manzaraları, seyyar satıcılar, sokak ressamı vd. kareleri fotoğraflamaya, kasede kaydetmeye çalıştık. Arkası yarın tarzında hikayelerin anlatıldığı Nefal Kahvesi başta olmak üzere bazı yerlerde de birlikte fotoğrafımızı başkalarına çektirerek, ortak anımızı belgeledik. Doğrusu, bu kısa zamanda o kadar çok yer gezmek ve sürekli onları fotoğraflamaya çalışmak, Sevda’nın ilk kez gördüğü Şam’ın farklı boyutlarını tanımasına engel teşkil etmişti. Bunu daha sonra konuştuğumuzda, ona, seyahat eden Japonlara, “Neler gördün?” diye sorulduğunda, “Daha fotoğrafları tab etmedim.” yanıtını vermelerini hatırlattım. Gülüştük.

        Sevda, özellikle Emevi Camii’nin görkemine hayran kaldı. Burayı başlı başına fotoğraflamak için gelmek istediğini söyledi. Burada, Hz. Hüseyin’in kesik başının bulunduğu mekanı göremediğimiz için de üzüldü. Bunun nedenini anlayabilmiş değilim.

        Otobüse bindiğimizde 15.30’u geçiyordu. Şam’ın önemli meydanlarından El-Merce’de, bir dikit üzerindeki İstanbul’daki caminin minyatürünü gördük. Şam Müzesi’ne doğru ilerlerken Süleymaniye Takiyesi’ni geçtik. Sekiz yıl önce buralarda yaşadığım günler gözümün önünden bir bir geçmekteydi. Lübnan’da yaşayan avukat  Sait Ahmedi, Süleymaniye Takiyesi’nin avlusunda bulunan uçak ve helikopterleri gezerken, bunları Arap-İsrail savaşında düşürülen İsrail savaş araçları olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Bu uçaklardan birinin kanadına pusmuş bir kediyi fotoğraflayışım aklıma geliyor. Şam Radyosu’nda çalışan Gazel Yeşiloğlu arkadaşımızla buluşmamız, müzeyi gezerken öğrendiklerimizi anımsadıkça hüzünlendim.

        Yorgunluk ve sıcak dolayısıyla yarı baygın haldeydi otobüstekiler. Onun için çoğunluk bir an önce otele gidip dinlenmek istiyordu. Otobüsün kaptanı Şam’dan çıkıp Beyrut yolundaki vadiye girdiğinde bir Türkmen kökenli Cevher Barak öğretmenin beni burada gezdirdiği an geldi gözümün önüne. BAAS’lı bu öğretmen, bizim Harbiye’yi andıran bu vadide Arap zenginlerini yaşadığını vurgulamıştı. Ara yollardan bir tepeye tırmanarak Monta Rosa Oteli’ne (Yani Kırmızı Gül Oteli) geldiğimizde saat 18.00’i buluyordu. 20.00’de otobüse binmek üzere iki saatlik dinlenme faslında herkes odasına yerleşti, duşlar alındı, çevreyi kolaçan edenler oldu. Gurup anına yakın fotoğraf makinesi ve kamerayla, etrafa hakim bir tepedeki bu otelden çevrenin çekimini yaptım. Lübnan’ın ünlü Beka Vadisi’nin arka sırtından başlayarak kuzeydoğuya uzanan bu vadiye, güneşin giderek kızaran ışınları vururken, meyve bahçeleri içinde tek ya da iki katlı evlerde yaşamlarını sürdüren insanların hareketliliği de dikkat çekiyordu.

         Biraz gecikmeli de olsa otobüse binip Şam’a döndük, önce Cebel-i Kasiyun denilen Şam’ın kuzey-batısındaki dağa çıktık. Birinci Paylaşım Savaşından sonra bu bölgeyi işgal eden Fransızlara karşı ciddi bir direniş gösteren Şamlı yurtseverleri etkisiz hale getirmek için, o zamanlar ormanlarla kaplı olan bu dağı Fransız askerleri yakmış. Bu direnişçilere saygı anlamında dağa çıkan sol yamaçta “Zafer Anıtı” dikişmiş. Doğrusu, bir halkın belleğinde böyle önemli değerler sağlam biçimde yer ediyorsa, o halkı yok etmek mümkün değildir. Latin Amerika için Bolivar, Kuba için Jose Marti, Türkiye için Kuva-yi Milliyeciler ne ise, bu topraklar için de Arap yurtseverler odur.

            Şam’ın bu dağdan gece görünüşü büyüleyici; öbek öbek ışıklar, bulvar ve caddelerdeki araç hareketliliği, aşağılardan süzülüp gelen Arap melodileri, şarkıları… Dağın üst tarafına açılan yol boyunca binlerce insan öbekler oluşturmuş Şam’ı izlerken, yoldan geçen araçların gürültüsü bu atmosferi bozmuyor değil. Gündüz sıcaktan bunalan insanlar, akşamın serinliğini bu dağın eteklerinde hissetmek ve Şam’a bu tepeden bakabilmek için her tarafa yayılmış durumdalar. Arapça “berid”, yani “soğuk” diyerek su, meşrubat satan çocuk ve gençler fır dönüyorlar çevrede. Turun rehberi konumundaki yazar Mehmet Karasu, burada hırsızlık olaylarına tanık olunduğu için herkesi uyarma gereği duyuyor. Bizler de özenli davranıyoruz, aşağıdan esip gelen rüzgarla ferahlıyoruz kısa bir süre de olsa, bir sıkıntı yaşamadan otobüse biniyoruz ve doğruca kent merkezindeki Semiramis Otel’e gidiyoruz. Şam’ın Arap eğlencesini yansıtan bu oteldeki yemeğimizi yerken, içkilerine güvenemiyoruz. Rakı içenler dışında biz kırmızı şarap istediğimiz halde bu güvensizlik nedeniyle içemiyoruz.

        Geç saatlere kadar burada süren Arap eğlencesi çerçevesinde genç kadın solist, Türkiye’den gelen iki masaya ilgi gösteriyor. İstanbul ve Antakya’dan gelenler, şarkılara eşlik ediyorlar, hatta bazıları çıkıp pistte oynuyor. Antakyalıların eğlenceye düşkünlüğü, orada da karşımıza çıkıyor. Marcel Halife’nin Türkiye’de de bilinen “Asfur”, yani “Kuş” şarkısını hep birlikte söylüyoruz. Yanımda oturan Suriyeli rehberle diyalog kurmak istiyorum ama Arapça bilen arkadaşlar yeterince yardımcı olamıyorlar. Neden diyalog kurmak istediğime gelince… Bulunduğum hiçbir ortamda onaylamadığı üzere dansöz çıkardılar bir ara sahneye, ben buna tepki gösterirken düşüncemi anlayan Arap rehber bir açıklama yaptı. Bu dansözün Irak’tan, ABD işgali sonrasında göç edenlerden olduğunu, Şam’da 2 milyona yakın Iraklı göçmenin bulunduğunu söyledi. O da dansöz inene kadar sahneye yüzünü dönmedi ve efkarlıydı. Tarihin her devrinde olduğu üzere savaş ve işgallerin, en çok kadınların onurunu yaraladığını o akşam, bir kez daha gördük. Onurlu her insanın niçin savaşa karşı çıkması gerektiğini, bundan daha “çıplak anlatan bir sahne” olamaz herhalde.

        O geceyi Suriye’nin batısındaki bir platoda kurulmuş olan Monta Roza Otel’den biraz gecikmiş olarak ayrılıp Lübnan Sınır Kapısı’na geldiğimizde, burada bu kadar bekleyeceğimizi hiç düşünmemiştik. Üç dört saat sonra Lübnan’a girdiğimizde bir yandan sıcak, bir yandan zaman kaybının stersi altında önce bir ovayı geçtik. Amik Ovası’nı andıran ama daha dar biçimde uzanan bu ovada, tarım ve sanayi iç içe görünüyordu. Hıristiyan halkın yaşadığı yerleşim düzeni ve kiliselerden belli olan bir kasabayı geçtikten sonra yol, dağa tırmanmaya başladı. Zaman zaman uçurumların göründüğü bu dağı aştığımızda ormanlar ve yükselen binalar gözümüze çarptı. Akdeniz sahiline inene kadar yaklaşık yarım saat boyunca Lübnan dağlarının sembolü olan sedir başta olmak üzere çeşitli büyük ağaçların gölgesinden ilerleyerek Beyrut’u değişik sırt ve vadilere kurulmuş semtleriyle seyrettik. Dört milyonu aşkın Lübnan’ın nüfusunun yarısından fazlasının yaşadığı Beyrut’ta kaldığımız süre içinde gördüklerimiz, dikkatimizi çeken önemli durumlar ve yorumlarım ise şöyle…

           Bir; Doğu ve Batı Beyrut olarak bölünen bu kentin, sosyo-ekonomik açıdan sınıfsal keskinliğin çok açık görünen bir yaşam farklılığı var. Daha çok Hıristiyanların yaşadığı kesim, ekonomik açıdan güçlü, Müslüman ve diğer insanların yaşadığı semtler ise orta gelirli ya da yoksul. Lübnan Komünist Partisi başta olmak üzere İsrail’e kafa tutan Hizbullah ve diğer örgütler, daha çok bu kesimde güçlüler.

         İki; Körfez ülkelerinin petrol şeyhleriyle Batılı kapitalistlerin eğlence, kumar merkezi olan oteller zinciri, Beyrut’un daha çok batı kesimine kurulmuş. Bu çark, petrol başta olmak üzere Ortadoğu’da biriken sermayenin, bu yolla Batı’nın kasalarına akmasını sağlıyor.

         Üç; Beyrut’un merkezinde Korneş denilen yerde yaşam lüks ve tüketim çılgınlığı dikkat çekiyor. Paris, New York gibi kapitalist merkezlerde görülen pahalı lokantalar, pastaneler, alış-veriş merkezlerinde her şey ateş pahası. Sadece lüks arabaların burada yan yana dizildiği sokak ve caddeler dikkat çekiyor.

         Dört; ticaretin her zaman canlı olduğu, 1970’lerden itibaren iç savaşın acılarını defalarca yaşamasına karşın Beyrut’un bu nedenle hemen kendini topladığı belirtiliyor. Semtlerde iç savaş sırasında her türlü silahla saldırıldığını izlerini taşıyan eski evlerin hemen dibinden yeni lüks binaların yükselmekte olduğunu gördük.

          Beş; kimilerince Türk kökenli oldukları söylenen Hariri ailesinin, burada son 50 yıl içinde palazlandığı, ticari yükselişlerine paralel olarak da burjuva siyasetinde egemen oldukları belirtiliyor. Önce Suriye’nin, şimdilerde Hizbullah’ın sırtına yıkılmak istenen Hariri cinayetinin, aslında İsrail’in bir oyunu olduğunu, aklını kullanan herkes söylüyor. Yeri gelmişken, bizi Beyrut’ta gezdiren İskenderun kökenli Mehmet Efetürk’ün de verdiği bilgilerin bunu teyit ettiğini belirtmeliyim. Onlarca kişinin öldüğü büyük bir suikastla öldürülen Refik El-Hariri hakkındaki şu notu, okuyanların bilgisine sunmak istiyorum.    

          “Refik Hariri 1944‘te Lübnan’ın Sidon şehrinde mütevazı bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Sayda’da tamamladı. Üniversite tahsilini Beyrut Arap Üniversitesi‘nde Ticaret bölümünde okudu. Üniversitede öğrenim görürken bir yandan da okul masraflarını karşılamak için gazetelerde redaktör işinde çalışıyordu. Daha sonra buradaki tahsilini keserek 1965‘te Suudi Arabistan‘a geçti ve orada öğretmen olarak çalışmaya başladı. Arabistan’da Kral Fahd‘ın kız kardeşiyle evlendi. 1969’da CICONEST isimli kendi inşaat şirketini kurdu. 1970′li yılların ortalarında büyük petrol şirketleriyle iş anlaşmaları imzaladı. Onun servet dünyasına girmesinden kısa bir süre sonra asıl vatanı olan Lübnan’da iç karışıklıklar yaşanmaya başladı. Bu yüzden ticaret ve sanayi alanındaki faaliyetlerini Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde sürdürdü. Çok kısa bir süre içinde büyük bir servete sahip oldu ve Arap dünyasının hatta dünyanın sayılı zenginleri arasına girdi.” (Vikipedi Özgür Ansiklopedi)

         Beyrut’ta suikastın gerçekleştiği yere yakın bir alanda anıt mezarı yapılan Refik El-Hariri’nin fotoğrafına bakarken, yazar Mehmet Karasu bana dönerek, “Müslüm Bey bakın, bu fotoğraf kimi andırıyor?” diye sordu. Duraksamaksızın, “Demirtaş Ceyhun’u!” dedim. Ortadoğu insanındaki ortak özellikler, hatta benzerlikler, bu coğrafyada büyük harmanlanmaların gerçekleştiğinin bir kanıtı değil mi?

        Refik El-Hariri’nin anıt mezarının yanında, onun yapımını başlattığı söylenen “Mavi Cami” yükseliyordu. Benim dikkatimi çekense, deniz tarafındaki meydanda yer alan “Direniş Anıtı”ydı. Anıttaki kadın  ve erkekler, işgal karşıtı bir duruşu temsil ediyorlardı ve vücutlarının değişik yerlerinden yara almışlardı. “Ölümüne direniş!” diyorlardı adeta. Bu anıta baktığımda, 1969’dan beri Filistin ve Lübnan topraklarında, burada yaşayan halkların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinde dayanışmaya giren Türkiyeli devrimciler, sosyalistler geldi aklıma. Antep’ten gelip bu cephelerde yaşamını yitiren ilk Türkiyeli devrimci Mustafa Çelik, örgüt adıyla `Fedai Ali Ahmet` başta olmak üzere enternasyonalist onurumuzun temsilcilerini saygıyla anıyorum.

       Altı; Ravşi denilen yerdeki sahile indiğimizde, kişi başı 200 SL anlaştığımız bir tekne turuyla denizden karaya uzanan bir mağarayı görmeye gittik. Yaklaşık 50 mt uzunluğundaki bu mağaranın küçük bir bölümüne tekneyle girdikten sonra dönüşte suların oyduğu iki tepenin arasından geçtik. Kısa süren bu maceramız sırasında kamera ve fotoğraf makinelerimiz hiç durmadı. Sevda öğretmen, sık sık yalpalayan teknede dengesini iyi sağlayarak güzel kareler yakaladı.

        Yedi; Turistlere “yolunacak kaz” gözüyle bakanların Beyrut’ta da az olmadığına tanık olduk. Tekne sahibi Mehmet Karasu’dan 200 SL fazla aldı, yemek yediğimiz sahildeki lokantada benzer tavırlarla karşılaşınca tartıştık. Doğrusu, bu kurnazlık sanılan ama basitçe insan kaybeden uygulamaların, Ortadoğu toplumlarında yaygın olduğunu görmek, bizim için çok üzücü.

       Sekiz; Beyrut’tan akşamüzeri ayrılırken yönümüz Suriye’nin Tartus kentiydi. Sahili kuzey-batıya doğru kat ederken, bir dağın tepesinde büyük bir manastır ve İsa heykelini gördük. Buraya doğru çıkan bir teleferiğin altından geçerken, kentin birçok yerine bu denli dinsel simgelerin konmasını doğru bulmadığımızı söylemeliyim. Dinin toplumsal ve siyasal yaşamı bu denli kuşattığı bir toplumdan, çatışma ve savaş dışında bir şey çıkmayacağını tarih bize hep göstermiştir. Çünkü egemen sınıflar, o toplumlarda dini hep bu amaçla kullanmışlardır.

        Dokuz; kısa süren Beyrut gezimizde üzüldüğüm en önemli şey, Dünya’nın yedi harikasından biri olduğu söylenen Jcaiyta Dağı Damlataş Mağaralarını görememekti. Gezi programımızda olmasına karşın, geç kaldığımız için gezemediğimiz bu mağaralardan birinin içinde tekneyle gezilirken, diğeri kuruymuş. Sarkıt ve dikitleriyle ünlü bu mağaraları görmek, başka bir bahara kaldı ne yazık ki…

       On; yolumuz Beyrut’un kuzey-batı yönündeki son mahallelerine doğru ilerledikçe, muz bahçelerinin çoğaldığını fark ettik. Sevda öğretmenin önünde Ece Temelkuran’ın “Muz Sesleri” romanı duruyordu. “Bu bahçelerin olduğu bir semtte oturdu herhalde bu romanı yazarken.” diye konuştuk. Biz böyle konuşurken yan tarafımızda oturan bayan, “O romanı okudum ama beğenmedim.” dedi. Neden beğenmediğini tartışamadık, çünkü biz henüz okumamıştık romanı tümüyle.

           Yol üzerinde merak ettiğim kent ise Trablusşam’dı. Bir yandan da güneş batmak üzereydi, gündüz gözüyle göremedim ne yazık ki bu kenti. 100 bini aşkın bu kentin ortasından geçtik, çevresinde bir üniversite binası ile fabrikalar bulunan bu kentin limanı da işlek görünüyordu. Bundan sonraki yolculuğumuz geceye denk geldiği için, mekanlar ve durumlarla ilgili fazla şey belirtemeyeceğim.

          Lübnan’dan Suriye’ye girişimiz birkaç saat engellenmemiş olsaydı Tartus liman kentine erken gelebilseydik, rehberimiz Mehmet Karasu’yla mutabık olduğumuz üzere sahile çok yakın olan Arvad Adası’na gidip gelecektik. Tarihte tecrit mekanı olarak da kullanılan bu adayı göremeden ve sınırda çok gecikmenin gerilimiyle de yoğrulmuş olarak Tartus’tan ayrıldık. Hepimiz, bilgisayar teknolojisinin bu sınır kapılarında kullanılmamasına bir anlam verememiştik. Sevda öğretmen, buralardaki düzensizlik yanında pisliğe de çok sinirlenmişti haklı olarak.

           Sabah Yayladağı Sınır Kapısı’ndan girdiğimizde, bir yandan cep telefonlarımız çalmaya başladı, diğer yandan dostlarımıza, yakınlarımıza kavuşabilmenin sevinci egemen oldu otobüste. Doğrusu, bu kadar kısa zamanda bu kadar çok yeri görmenin, sindire sindire bir kültür gezisi yapmaktan uzak olduğunun altını çizmeliyim. Hele hele gezilen görülenleri belgelemeye çalışarak bunu yapmanın, daha da zor olduğu malum. Yine de güzel anlar yaşadığımız, yeni bilgi ve görgülerle zenginleştiğimiz bu gezi için, düzenleyen dostlarımıza teşekkür ediyoruz.

SURİYE-LÜBNAN KÜLTÜR GEZİSİ

   SURİYE – LÜBNAN KÜLTÜR GEZİSİ

                                                                                                       Kemal  Düz

       Suriye ve Lübnan Türkiye’ye yakın iki komşu ve dost ülke.  Bu iki ülkeyi vizesiz, gezme-görme imkanı var. Vizeler karşılıklı kaldırıldı. Pasaport yetiyor. Artık çat kapı Suriye’ye kolayca gitmek mümkün.  Daha önce Suriye’ye iki defa gitmiştim. Suriye’ye bir defa gitmek, yetmiyor. Temmuz’un sonu, Ağustos’un ilk günleriydi, hava çok sıcaktı. Televizyonlar cehennemi sıcaklarından söz ediyordu. 30 Temmuz 2010 Cuma günü saat: 22.00 de bir otobüsle İskenderun’dan Antakya’ya hareket ettik. Bizi, Aalen –Antakya Kültür Deneği Başkanı Mehmet Karasu karşıladı. Antakya(Antioch), Roma İmparatorluğunun Roma ve İskenderiye’den sonra  gelen üçüncü büyük kenti.  ”Christian”  sözcüğünün ilk kez kullanıldığı kent. İbn Battûta Seyahatname’sinde;  “Burası çok büyük ve kadim bir şehirdir. Etrafında sağlam surlar Şam şehirlerinden hiçbirinde yok.” der. Aynı gece saat: 01’de Antakya’dan bir otobüsle yola koyulduk. Reyhanlı-Cilvegözü sınır                                                                                                          

         ASİ’L  KENT:  HAMA 

        Cumartesi günü sabaha karşı, saat beş gibi,  Asi nehrinin içinden geçtiği,  Hama kentinde mola verdik.  Her yerde Devlet Başkanı Beşir Esad’ın fotoğrafları var. Türk parasıyla alışveriş edilemiyor. Suriye lirası veya dolar geçiyor. Bizlere yakınlık ve  çok ilgi gösteriyorlar. Sokaklarda Türkçe bilenlere rastlamak  mümkün.  Asi nehrinin üzerinde bulunan, tarihi su dolapları çalışır durumdaydı.  Su ile ahşap dolapların buluşmasından oluşan göğü delen ses,  iki kişi arasında konuşulanları engelleyecek düzeydeydi. Büyük Ozan Yunus Emre, görmüş olduğu bu dolaplardan esinlenerek  bir şiir yazmış. Şiirin ilk dörtlüğü şöyle:  “Benim adım dertli dolap/Suyum akar yalap yalap/Böyle emreylemiş şalap/ Derdim vardır inilerim. “ Gerçekten de bu dolaplar acı acı iniliyor.  Sanki dünyanın bütün yükü bunların  omuzlarında. Bize anlatıldığı kadarıyla Asi nehri üzerinde sayıları da 100’den fazlaymış. Şimdilerde,  17 tane kadar kalmış. Biz burada ikisini gördük. Eskiden,  su dolaplarının nehirden su kemerlerine taşıdığı sular, kemerler vasıtasıyla tarım alanlarına taşınır, bahçe ve tarlaların sulamasında kullanılırmış. Şimdilerde daha çok turizmin hizmetindeler.  Su dolapları Romalılar tarafından tarım alanlarını sulamak amacıyla kurulmuş.  Buradan yola devam ettik. Yaklaşık iki saat sonra; lokantası, bakkalı olan bir küçük yerleşim yerinde, yarım saat mola verdik. Etrafı seyrederek, saat 10’da  Antik Malula köyüne geldik.

      MÜNZEVİ  GÜZEL:  MALULA

        Malula, tertemiz bir yer. Daha  çok bir kasaba görünümünde. Dağın eteğinde, oyulmuş kayalara sığınmış. Dağların arasına sıkışmış bir yerleşim merkezi.  Yazar Refik Schami’nin memleketi. Jüpiter Tapınakları üzerine kurulan kiliseler hala kullanılır durumda.   İnsanı büyüleyen bir yer. Şam’a 70 km mesafede. Hırıstiyanlarca kutsal kabul ediliyor. Malulla’ yı Papa  2`nci Jean Paul ‘de ziyaret etmiş. Burada ilk önce şehrin dışında yüksek bir yerde bulunan Sergis ve Baccmus Kilisese’sine  gittik. Kilisenin bitişinde bulunan Cafe’de, yemek yedik, çay içtik. Sonra kilisenin içine girdik. Giriş  kapısı çok eskimiş ve demirdi.  İbadet edilen odadaki tahta sıralara oturduk. Görevli bir bayan, müzikal sesiyle kilisenin tarihçesini, burada konuşulan Aramice ve Malula’yı anlattı. Aramice ve Arapça dua etti. Tercümanımız bu duaları Türkçe’ye tercüme etti.  Anlatılanlar özet olarak şöyle: Günümüz de Malula’da yaşayanlar Hz. İsa’nın konuştuğu Aramice dilini konuşuyor. Bu dili, Malula dahil Suriye’de üç köy konuşuyormuş.  Hz. İsa’ya ilk defa bu köylüler inanmış. Hz.İsa bu köyde saklanmış. Burada beş kilise ve iki cami varmış. Hırıstıyanlar ve Müslümanlar bir arada kardeşçe yaşıyormuş. Sergis ve Baccmus Kilisesi, Hırıstıyanlıktan önce, putperestler döneminde Apollon’un tapınağı imiş. Depremler sonucu yıkılınca yıkıntısı üzerine, aynı taşlar ve ağaçlar kullanılarak kiliseye çevrilmiş. Kilise’nin mevcut hali M.Ö. 297 yılında Roma’dan gelen iki  rahip Serkis ve Bahus tarafından yapılmış.  Oradan, kayaların arasında yapılan dehliz yoldan geçerek, dağın derinliklerindeki Aziz Tacla Kilisesine ve manastırına yöneldik. Aziz Tacla Konya’dan gelmiş ve burada inancını yaymıştır. Pek çok  rahibe ile karşılaşıyoruz. Sakin ve kararlı halleri gözden kaçmıyor. Bir genç,  taşların arasından çıkan ’kutsal su’dan, zincirli  bakır tas ile  konuklara ikram ediyor. Bize de ikram etti. Soğuktu,  içtik. Dönüşümüzde bir fırından yeni çıkmış ekmekler, yolun kenarında özel hazırlanmış yerine konuyordu.  Kilisenin hemen alt tarafından bulunan  kanyonu da gördükten sonra yolumuza devam ettik. Dönüş  yolunda  dağların  tepelerinde, Hz Meryem  ve  Hz. İsa’nın heykelleri göze çarpıyordu. Yaklaşık bir saat sonra Suriye’nin Başkenti, masalların kent  Şam’da  idik. Araplar Şam’a   Damascus diyorlar.

       YALNIZ  BİR  ŞAMAN:  ŞAM

       Kadim şehir Şam: Resmen doğal ve  açık bir müze. Her yer tarih; taşı toprağı, güneşi suyu. Aldığımız nefes tarih kokuyor, toprağından tarih çıkıyor. Gizli ilimler yurdu.  Nüfusu 6 milyon.  Öncelikle, Hz Muhmammed’in torunu, Hz Ali’nin kızı Hz. Zeynep türbesi ve Camiini ziyaret ettik. Kavurucu havaya rağmen insanlar, özellikle bayanlar akın akın türbeye, camiye girip çıkıyorlardı. Sıcak hava, uzun süre kalmamızı engelledi Her taraf insan doluydu ve serin ve gölge bir yer yoktu.   Türbe ziyareti sonrası, Osmanlı Valisi Hamdi Paşa tarafından 1870’de başlanan ve 1873′te  tamamlanan Hamidiye  Çarşısına gittik. Burası kapalı  bir çarşı ve çok kalabalık.   Yürümekte ve alışveriş etmekte çok zorlandık.  Aynen İstanbul’daki kapalı çarşıyı andırıyor. Çarşının bitiminde  Emevi Camisi var. Camiyi gezip gördükten sonra, tekrar çarşı içinden geriye döndük.  Kapalı çarşının hemen yanında, Selahattin Eyyübi’nin görkemli anıtı var. Orada bulunan su satıcısından bir şişe su satın alıp, park halindeki otobüse kendimizi zor atıyoruz. Sıcaklık alev gibi tüm bedenimizi sarsıyor. Otele dönüşte; Hicaz Tren İstasyonunun önünden geçtik. Burası, 1905 yılında Osmanlılar tarafından yapılan muhteşem bir tren garı. Oradan Merjeh(Merce) meydanında demirden bir sütun (Telgraf Anıtı) var. Bu anıtı Sultan Abdülhamit yaptırmış. Anıtın tepesinde Beşiktaş-Yıldız’daki Hamidiye Camisinin bir modeli var. Şehrin oldukça dışında olan konaklayacağımız otele gelip eşyalarımızı yerleştik. Akşam  saat 19.00’da Kasiyon Tepesine yöneldik. Şam’ı Kasiyon tepesinden seyrettik. Oradan Şam bir başka güzeldi.  Fotoğraf çektik. Her tarafta renk renk ışık cümbüşüydü. Saat, 22.30’ konaklayacağımız otele geldik. Orada yemek yedik, düzenlenen Arap gecesini izledik. Saat bir’de otelden ayrıldık. Biz ayrılırken eğlence devam ediyordu. Saat sabah 4’e kadar sürüyormuş. Ertesi günü Saat: 8’de Beyrut’a gitmek için hareket ettik. Şam’da gezilecek daha çok yer var. Ben ilk gelişimde şehrin dışında Kasiyun Dağı eteğinde Muhyiddin  İbn  Arabi’nin de türbesini ziyaret etmiştim. 

       ORADOĞUNUN PARİS’İ :  BEYRUT

       Şam’dan sabah saat 8 ‘de çıktık. Birbuçuk saat sonra, 9.30 da Lübnan Gümrüğüne geldik. Gümrük işlemleri için,  üç saat kadar bekledik.  Lübnan’ın nüfusu yaklaşık: 4 milyon.   Lübnan’da   Akdeniz bitki örtüsü ve iklimi hakim. Lübnan özellikle kışın bol yağış alıyormuş. Yılda 2.4 milyar metreküp su taşıyan,  Antakya’nın batısında Türkiye topraklarına karışan Asi nehri, Lübnan Dağlarının yağışlarıyla besleniyor. Asi’nin toplam uzunluğu 287 km.: 40 km Lübnan, 159 km. Suriye, 88 km. Türkiye sınırlarından akar.Lübnan, Suriye VE Türkiye ile bağı Asi nehri  önemli bir oluşturuyor. Ortadoğu ülkelerinde ki su sorunu burada yok. 280 km’lik sahile sahip. Tahrip edilen kara yolları, tren yolları, havada uçan helikopterler.   Trafik polisi dışında polis yok gibi.  Her yerde üçer beşer Barış Gücü askerleri dolaşıyor.  Ovaları, dağları taşları, yaylaları aştık. Beyrut’a vardık.  Beyrut’a inişte,  yolun solunda savaşın vahşetini gösteren, içsavaştan kalmış hurdaya dönen arabaların sergilendiği  utanç anıtı var. Sahiline indik. Çok lüks binalar, oteller, eğlence merkezleri, iş merkezleri, bakımlı sokaklar… Caddeler,  sokaklar tertemiz. Eski binaların duvarlarında mermi izleri hala duruyor. Bugün Pazar: resmi tatil. Sokaklar boş, tek tük insan göze çarpıyor. Kentin merkezinde fazla beklemedik. Dünyanın yedi harikasından biri olduğu söylenen Lübnan’a 20 km mesafedeki doğal, Jeita(ceyta) mağarasına hareket ettik. Mağaranın önü çok kalabalıktı, sadece bilet alabilmek için yarım saat bekledik. Giriş ücreti olarak 12 dolar ödedik. Teleferiğe binmek için de yarım saat sıra bekledik.  Mağaranın uzunluğu 2130 metre, 750 metresi gezilebiliyor. Mağara 1836 yılında keşfedilmiş. Dünyanın en büyük yer altı mağarası. Burada iki ayrı mağara var. Biri kuru mağara, biri de ıslak mağara. Kuru mağarayı on dakika gezmek mümkün. Mağaranın içinde korkuluklu merdivenler var,  yürüyerek geziliyor. Hemen 30 metre yakınında ıslak mağara var. Onu da botlarla gezdiriyorlar.   Dışarının  sıcaklığından bunaldığımız  için buranın doğal serinliği iyi geliyor. Mağaraya çok büyük ilgi var Gelenlerin daha çok Lübnan dışından geldiğini öğreniyoruz. Yediden yetmiş her yaştan insan. Lübnan’da Hırıstiyanlar yönetimde.  Mağaradan ayrılıyoruz. Beyrut’ın merkezine geliyoruz. Beyrut  bir batı kenti gibi.  Daha  çok  Fransız mimarisi hakim. Hep taştan binalar. Sokaklar tertemiz. Merkezdeki binalar iç savaşta tahrip olmuş. Orijinal halleri korunarak yeniden yapılmış. Kilseler camiler havralar yan yana. Biz Hırıstiyanların yaşadığı Kuzey Beyrut’u gördük. Müslümanların yaşadığı Güney Beyrut’u görmek için zamanımız yok. Beyrut’a şu adlar yakışabilir. Taşkent veya eğlencekent.  Beyrut’tan akşam saat: 21’de hareket ettik. 

      DENİZKENT:  LAZKİYE

     Antik Trablus şehrinin içinden geçtik. Karanlık basmıştı fazla bir şey göremedik. Sadece şunu söyleyebilirim. Yol boyunca bazı evlerin pencerelerine Türk Bayrakları asılıydı. Lübnan Gümrüğünden pasaportları kontrol eden, kayıt yapan bir asker, ayrıca geçişlere izin veren bir memur  vardı. Başka bir görevli göremedik. Daha sonra Suriye Gümrüğüne geldik. Orada pasaport ve giriş işlemleri fazla uzun sürmedi. Suriye Gümrüğünden geçtikten sonra, Lazkiye’den geçtik.Suriye’nin ortadoğunun önemli  Lazkiye bir liman kenti. Suriye’nin heryerinde olduğu gibi burada  Sünni Araplar,  Nusayriler, Ermeniler, Türkmenler yaşıyor. Oldukça modern bir kent. Deniz  kentlerinin bütün özelliklerine sahip. Çok eski tarihi eserlere sahip. Yolculuğumuzu sabah saat, 7 ‘de  Yayladağı sınır kapısında  işlemlerimiz tamamlayarak  bitirmiş olduk. Bu gezi den  anlatılacak çok şey var. Gitmek, görmek gerek. Günümüz  Binbirgece Masallarını yaşamak  gerek…

Süleyman El-İsa’nın Evinde

 

                                                           SÜLEYMAN EL-İSA’NIN EVİNDE

 

      Kısa bir süre önce yazdığım “ El Henin “ kitabım yakın komşu dile, Türkçeye, çevrildi. Bu tercümeden dolayı çok mutlu olduğumu itiraf ediyorum.

      Benim yazdıklarımı okumak isteyen Türkiye’deki ailemin ve dostlarımın bu olanağa kavuşmalarından dolayı mutluyum. Fakat Arapçam onlara uzak kaldı, o nedenle Türkçe’de kitaplarımın okunması güzel bir şey.

   Ölümsüz şehrim Antakya’da Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilcisi Sayın Mehmet Karasu’ya teşekkür etmek istiyorum. Kendisi beni, Antakya’daki aileme ve dostlarıma özellikle de yeni nesillere tanıttı. Bu yeni nesillerin – zannediyorum – bir gün Nuayriye köyünden, “Besatin El Asi” mahallesinden büyük Arap vatanına çıkan, basit giysisini, hayatı boyunca hayatını ve şiirini büyük Arap rüyasına feda eden bu küçük şairi tanımalarına önem verirler.

   “ El Henin” kitabında, ilk köklerime, çocukluğumun geçtiği yerlere dönüş var. Kitabın sayfalarını açarken bazen Samandağı’nda, deniz kenarında, köyümün sakinleriyle, bugüne kadar yaşayan“ El  Hıdır” makamı çevresinde sabahlarken beni görebilirsiniz. Bazen de Affan İlkokulu’nda görürsünüz. Bir bakarsınız Nuayriye köyünün dağ zirvesinde yer alan “El Arabi” makamı bana ilginç hikayesini anlatıyor. Bazen de Mehmet’in annesinin yanında, tandırın yanında yerimi alıp ilk ekmeği yemek için beklerken beni görebilirsiniz. Bu şekilde çocukluk görüntüleriyle anıları El Henin kitabında tekrarlanıyor.

      Antakya, Defne ve çocukluk arkadaşım ( Asi Nehri ) bir film şeridi gibi geçiyor. Bu kitap küçük şairin en önemli olaylarını anlatıyor. Bundan sonraki yaşantım bu olayların etkisiyle geçmiştir. Bundan dolayı kitabım benim hayallerimin bir parçası olurken; ben de bu kitabın bir parçası oldum.

     Bizi başkalarına, başkalarını da bize taşıyan tercümeye inanırım. Bu şekilde iletişim sağlanır ve birbirimize bağlanırız. Bu tecrübeyi hayat arkadaşımla, Doktor Melike Abyad’la yaşadık. Küçükler ve büyükler için harika kitaplar tercüme ettik. Yine kitaplarımın çoğu Fransızca ve İngilizceye çevrildi.  Eşim kitaplarımın çoğunda, kitabı özetleyen bir önsöz yazmaya özen göstermiştir. Kendisi fırçamın çizdiğini en iyi bilendi. Okurdan önsöze dönmesini rica ediyorum.

    Kardeşim, dostum Doktor Ali Okle Orsan’a teşekkürlerimi sunuyorum. Kendisi beni dünyaya tanıtma konusuna çok önem verdi..Ve önce komşulardan başlayarak bu görevi üstlendi. Ayrıca kitabın tercümanına en içten teşekkürlerimi sunar, selam gönderirim.

                                                                                                                                              Tercüme: Suha Kıyak

     Not: Süleyman El-İsa’nın bir eserinin Türkçeye çevrilmesi nedeniyle evinde basın mensuplarına yaptığı açıklama.

SAKIN HA, TÜRKÜSÜZ ÇIKMAYASIN YOLLARA

                                                 Sakın ha! Türküsüz Çıkmayasın Yollara

                                                                                                                   Mehmet KARASU

       Adnan Yücel, bundan sekiz yıl önce, 24 Temmuz 2002 Çarşamba günü, sabaha karşı, kanser tedavisi gördüğü Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’nde yaşama gözlerini yumdu. 27 Mart 1953′te Elazığ’ın Seli (Yeni adıyla Dilek) köyünde dünyaya gelen Ozan, çalıştığı üniversitede yapılan sade bir törenin ardından, yakın arkadaşı Ünsal Öztürk’ün aracıyla cenaze Elazığ’a götürüldü.

        Adnan’ın Elazığ’da toprağa verilmesi arkadaşlarınca hiç de uygun görülmedi aslında. Çünkü o, Elazığ’dan ziyade Çukurova’ya aitti. Her konuşmasında Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun akrabası olduğunu vurguluyordu. Özellikle Çukurova Çeşitlemesi’ndeki şiirleri insanın kulağında cura sesi gibi yankılanıyordu. Turan Altuntaş’ın ifadesiyle: “Adnan Yücel gelmeden önce, Adana büyük bir köydü. Adnan geldi, kentimiz kültür kenti oldu. Sanat evleri, kültür evleri birden çoğaldı.”

      Her dostun ölümü bana Cahit Sıtkı’nın dizelerini anımsatır:”Gittikçe artıyor yalnızlığımız.”

        Yukarıda belirtildiği gibi, Adnan Yücel 27 Mart 1953 tarihinde Elazığ’da doğdu. 24 Temmuz 2002 tarihinde Adana’da yaşama veda etti. Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Türk Dili Edebiyatı Bölümü ile Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nü bitirdi. Bir süre çeşitli orta öğrenim kurumlarında öğretmenlik yaptı, daha sonra Çukurova Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. Evrensel Kültür, Petek, Sanat Emeği, Somut, Söylem, Yapıt, Yeni Olgu gibi dergilerde şiirleri yayımlandı.

      Adnan Yücel’in şiirleri dokuz kitaplık bir dünyayı oluşturuyor. 1. Kavgalarla Sözlenen Sevda 2. Soframda Kaval Sesi 3. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek 4. Çukurova Çeşitlemesi 5. Ateşin ve Güneşin Çocukları 6. Sular Tanıktır Aşkımıza 7. Rüzgarla Bir 8. Bir Özlem Bir Türkü 9. Karacaoğlan.

       Adnan Yücel, toplumcu- gerçekçi bir ozandır. 30 yıllık şiir serüveninde, hele bireyselliğin kol gezdiği bir ortamda o hep ezilen insanlarla yan yana durdu. Toplumsal sorunları, şiirin gereklerini de yerine getirerek, gür bir sesle şiirleştirdi.

        Adnan Yücel’i 1990′lı yılların sonlarına doğru tanıdım. Antakya’da, bir Kitabevi’nde, imza ve söyleşisi vardı, Ozan Telli ile birlikte. Söyleşiden sonra onları Harbiye’ye götürmüş ve Taselya Vadisi’ne bakan bir mekanda koyu bir mitoloji sohbetine dalmıştık. Sanırım bir ay sonra Ormanın ve Irmağın Kızı Defne adlı uzun mitolojik öyküyü bitirip bana göndermişti. Bu öykü o yıllarda yayımlamakta olduğumuz Çınar adlı dergide çıktı.

        Adnan Yücel, insanlarla kolay ilişki kuran, kurduğu ilişkiyi kalıcılaştıran bir kişiliğe sahipti. Bu bakımdan hem Çukurova’da hem de Antakya’da kültür- sanat yaşamının ortasında kısa sürede yerini almasını bildi. Düzenlenen birçok etkinliğe katkı sundu. Dostlarını çok yakından tanıdığı halkıyla tanıştırarak karanlıkları aydınlatmaya çalıştı.

        Adnan Yücel bir soruya verdiği yanıtta “Anadolu, bütün dünyada uygarlığın beşiği. Anadolu’da yalnız çan ve ezan sesleri değil, su ve toprak, ateş ve hava sesleri de var. Şiirin bütün bu kültürel zenginliklerinden etkilenmesi doğaldır” der. Onun ütopyası; “Yarin yanağından gayri her şey” herkesindir bu yeryüzü sahnesinde.

         Kimin söz bilmiyorum, “Ozanlar gider, şiirler kalır.” Kuşku yok ki Adnan Yücel şiirleriyle hep yaşayacak. En doğrusu onu kendi dizeleriyle anmak: “Beni anlayacak kadar Kalabalık değil daha sokaklar. Bu yollar Ben yürümesem de yürünecek” Ne diyelim? “Ölüm adın kalleş olsun”

      Hoşça uyu, sevgili kardeşim!

      Dostlukla!

KÜLTÜR-SANAT BULUŞMASI

Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliği üyeleri, Aalen- Antakya Kültür Derneği üyeleri, şairler, yazarlar ve çok sayıda sanatsever  2.Temmuz 2010 Cuma günü Harbiye’de bir araya geldi. Konuklar arasında CHP MYK Üyesi Nihat Matkap, CHP İl ve İlçe Başkanları, Çevre belde belediye başkanları, Sivil   Toplum temsilcileri de vardı.

Toplantıda, Antakya kent kültürüne kazandırdığımız, Aknehirli büyük ozan Süleyman El İsa (Taş)’ya Saygı; Reyhanlılı Politikacı, Yazar Dr. Yahya Kanbolat Öykü Yarışması Öykü Seçkisi ile Nebihe- Mehmet Karasu’nun kaleme aldığı Antiochea’dan Daphne’ye kitaplarının tanıtımı yapıldı. Kitaplar konuklar tarafından büyük bir ilgi gördü.

Aknehirli büyük ozan Süleyman El İsa, Ortadoğu’nun yaşayan en büyük şairi olup, şiirlerini kendi toprağından ve yaşadığı halk kültüründen esimlenerek, doğup büyüdüğü yerlere olan özlemle yazmıştır. Bu topraklarda yetişen Antakyalı şairi tanıtmak bizler için mutluluk kaynağı oldu.

Politikacı, araştırmacı, yazar, bilim adamı, eski Türkiye İşçi Partisi Hatay Millet vekili Dr. Yahya Kanbolat’ın anısını yaşatmak amacıyla, bu yıl ilki düzenlenen ‘’Dr. Yahya Kanbolat Öykü Yarışması’’ öykülerinden derlenen kitap merakla bekleniyordu.

Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya temsilcisi Mehmet Karasu ve eşi Nebihe Karasu ‘nun yazdığı Antiochea’dan Daphne’ye adlı tarih/mitoloji kitabı, bizi geçmişten bugüne taşıyan kültürel mirasımızı en güzel şekliyle anlatmıştır.

Toplantıda, kitaplarımızın tanıtımı elbette önemliydi. Fakat bizim için daha önemli ve öncelikli bir olay vardı; 2 Temmuz Sivas Katliamı. Madımak Oteli’nde yakılarak öldürülen aydınlarımızı, şehitlerimizi saygıyla andık.Şehitlerimizin anısına 10 dakikalık Sıvas belgeseli gösterildi, şiirler okundu, türküler dillendirildi.

Aalen Antakya Kültür Derneği Üyesi

Gülnaz Kavvas

“YANGININ KİMLİĞİ BELLİ”

“YANGININ KİMLİĞİ BELLİ”

“Hayali gönlümde yadigâr kalan
Bir yanım Sıvas’ta yanıyor şimdi
33 yoldaşla bir olup yanan
Bir yanım Sıvas’ta kanıyor şimdi.”

Bundan 17 yıl önce, 2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta, Madımak Oteli’nin kuşatılarak ateşe verilmesi sonucunda aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Hasret Gültekin, Asaf Koçak, Behçet Aysan, Koray Kaya, Menekşe Kaya, Edibe Sulari’nin de bulunduğu 35 can yanarak, dumandan boğularak yaşamını yitirdi.
Yakılarak öldürülenler arasında bulunan Koray Kaya 12, Koray’ın ablası Menekşe ise 16 yaşındaydı.
O güzel insanlar, Sıvas’a türkü söylemeye, semah dönmeye gitmişti. O aydınlık insanlar Sıvas’a gönüller dolusu sevgi, barış, dostluk bırakmaya gitmişti.
“Sivas Katliamı aydınlara yönelik siyasi cinayetler zincirinin bir halkasıdır.
Sıvas katliamı, 2 Temmuz 1993’te birdenbire oluvermiş bir olay değil, Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkarak, yerine şeriat devleti kurmak için bundan 60 yıl önce başlatılan sürecin, oy bezirganlarının desteği ile ulaştığı aşamayı gösteren bir utanç tablosudur.
35 aydın ve sanatçının, gül gibi çocuk ve gençlerin dünyanın gözü önünde yakıldığı, insanım diyen herkesin acılara boğulduğu bu olayda yetkililer ölüm çığlıklarına duyarsız kalmışlardır.
Sabahattin Ali, Vedat Demircioğlu, Doğan Öz, Cavit Orhan Tütengil, Bedrettin Cömert, Ümit Kaftancıoğlu, Ümit Yaşar Doğanay, Abdi İpekçi, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Çetin Emeç, Muammer Aksoy, Musa Anter, Uğur Mumcu, Vedat Aydın, İlhan Erdost, Hrant Dink ve daha birçok aydınımız bilinen “karanlık güçleri” tarafından öldürüldü…
Aynı güçler, Sivas Alibaba, Kahramanmaraş ve Çorum’da Alevilerin katledilmesi; Gazi Mahallesi katliamı gibi cinayetler sırasında da iş başındaydı. Bu cinayetlerin sorumlularından hesap sorulmadı, onlar hâlâ aramızda dolaşıyor…”
Ankara DGM’sinin sanıklar hakkında idam kararı verirken dayandıkları gerekçe tüyler ürperticidir: “İnsanlık tarihinde, din adına işlenen böyle bir vahşet görülmemiştir.”
Sivas Katliamının üzerinden 17 yıl geçti. Bu süre içinde katliamda kullanılan tetikçiler cezalandırıldı, ama gerçek failler hâlâ ortaya çıkarılmadı.
Yüzyıllardır her türlü baskı ile susturulmaya çalışılan Alevilerin sesi Sivas katliamı ile de kesilemedi. Alevilerin ulaştığı örgütlenme seviyesi artık Alevilere karşı yeni katliamların yapılmasının önündeki en büyük engeldir.
Sivas Katliamının yapıldığı Madımak Otelinin Müze yapılması gerekir.. Katliamlarla anılan ülkemizin bu utançtan kurtulması, Alevilerden özür dilenmesi ve katliam kültürünün mahkum ettirilmesi için Madımak, mutlaka müze yapılmalıdır. Hükümet, gerekli kamulaştırmayı yapmış fakat geleceğe ilişkini tavrını netleştirmemiştir. Dileğimiz hükümetin işi yokuşa sürmemesi, milyonlarca Aleviden aldığı vergilerin çok küçük bir kısmı ile gerekli düzenlemeyi yaparak, bu utancı sona erdirmesidir.
Sonuç, Sivas katliamı gerek Alevi örgütlenmesinde gerekse Alevilerin bilincinde bir dönüm noktası olmuştur.
Aleviliği yönelik ağır bir kuşatmanın yaşandığı ve saldırıların gündeme geldiği şu günlerde Alevilerin kimlik mücadeleleri için güçlü örgütlülükler yaratması zorunluluğu vardır.
Sıvas’ı unutmadık, unutmayacağız’
Dostlukla
Mehmet KARASU

KARACAOĞLAN TOPRAĞINDA ÜÇ GÜN

 

Karacaoğlan Toprağında Üç Gün

                               Ahmet Özer*

Çukurova bayramlığın giyerken,

Çıplaklığın üzerinden soyarken,

Şubat ayı kış yelini kovarken,

Cennet dense sana yakışır dağlar.

Çukurova denince Karacaoğlan, Karacaoğlan denince de yukarıdaki dörtlük gelir aklıma.

Üç yoğun gün yaşadığım Çukurova’da, bu dörtlüğü kim bilir kaç kez yineledim.

Karacaoğlan, şubatın kış yelini kovduğundan söz etse de günümüzün iklim koşulları hiç de öyle göstermiyor; nisanın ilk haftasında dışarıda oturabilecek bir hava bulamadık bereketli topraklarda.

“4. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri”, bu yıl “dilim zenginliğimdir” izleğinde; onlarca sanatçıya, binlerce sanatsevere, geçmişte olduğu gibi yine nice güzellikler yaşattı.

Lazkiye(Suriye) Adana, Kozan, Ceyhan, Mersin, Tarsus, Silifke, Taşucu, Osmaniye, Gaziantep, Antakya, Harbiye, İskenderun gibi mekânlarda dilin, sanat ve kültürün yerelden evrensele uzanan coşkusuydu yaşanan.

Çukurova; Orhan Kemal’in, Yaşar Kemal’in, Yılmaz Güney’in, Demirtaş Ceyhun’un, Çetin Yiğenoğlu’nun… yazdıklarıyla daha da anlam bulan bir coğrafya.

Üç yıl önce yöreye yaptığımız gezinin tadı damağımızdayken sevgili Mehmet Karasu 6-10 Nisan 2010 günlerinde düzenlenecek “Çukurova Sanat Günleri”ne çağırıyordu bizi. Öyle bir yere giderken söyleyecek sözümüz olmalıydı! Biri Antakya’da, diğeri Adana’da gerçekleşecek etkinliklerde dostlara sunacağımız özgün konular olmalıydı!

Bunca değerin harmanlandığı yörede, kişinin de konunun da eksikliği mi olurdu?

Yüreğinin yelkenlerini şiirle dolduran Antakyalı bir şairimiz vardır yanı başımızda. Bu, şair Ali Yüce’den başkası değildir. İşte onun “Antakya Çarşıları”ndan söz etmek güzel olurdu, barışın kenti Antakya’da.

Ya Adana’da? Orada, sinema sanatçısı, yazar Yılmaz Güney’den bir esintinin izini sürmek, yöre insanında heyecan yaratabilirdi!

“Antakya Çarşıları” üzerine notlar aldım.

“Selimiye Mektupları”nı 34 yıl sonra yeniden okudum.

Esenboğa’dan havalanan uçağımız, bir saat sonra Adana Havalimanı’na indi. Çıkışta bizi almaya gelen Ersin adlı gencin elinde, benimle Dil Derneği başkanı Sevgi Özel’in adını taşıyan pankartlar vardı. Bir süre sonra, İzmir’den gelen Namık Kuyumcu da katıldı bize. Havalimanından bir solukta Erten Otel’e ulaştık.

Emin Özdemir, Turhan Günay, Prof. Dr. Aydın Köksal, Prof. Dr. Sedat Sever, Prof. Dr. Ahmet Kocaman, Prof. Dr. Cahit Kavcar, Dr. Kemal Ateş, Yusuf Çotuksöken, Vedat Yazıcı… otelin konukları arasındaydı.

Akşam, “Güzelyalı” adını taşıyan yerde yemek servisi yapıldı.

Çoğu kişi, yemekte yakın dostuyla bir güzelliği paylaşmanın coşkusu içindeydi.

İlk gece Aydın Köksal hocamızla; dilden, kültürden başlayan yolculuğumuz; bilgisayar dünyasında boy veren sözcüklerin anlam ufkuna uzandıkça uzandı. İkinci gece yan yana oturduğumuz Cumhuriyet Gazetesi Güney İlleri Temsilcisi Çetin Yiğenoğlu’yla uzun uzun söyleşme olanağım oldu. Bir dönem Çukurova Gazeteciler Cemiyeti başkanlığı yapan, yerel basın kurultayı düzenleyen haber ve röportaj dallarında ÇGD tarafından iki kez yılın gazetecisi seçilen Yiğenoğlu, Çukurova Sanat Günleri’nin de lokomotifi. Yiğenoğlu, 13 merkezde düzenlenen etkinliklerin, yöre kültür ve sanatına aydınlanma ufku kazandırdığını anlattı uzun uzun. Bu tür etkinliklerin, resmi makamların kuşatıcı sınırlarına girmesiyle özgürlüğünü yitireceği kaygısını taşımak, onları daha özgür bir atmosferde gerçekleştirmenin de önünü açıyor.

Çetin Yiğenoğlu, sözcükleri seçerek, bu etkinlikleri aklın ve bilincin özsuyunu vererek konuşuyor. Tümceleri bir yazı metnini okurcasına özgün ve düzgün.

Gecede bu yıl “Çukurova Ödülü”ne değer bulunan Taha Toros’tan söz ettik.

Lise yıllarımda kim bilir kaç yazısını okumuşumdur. Doğrusu bin yaşında duyumsadığım bu değerli insanın 98 yaşında olması, çok kişinin çalışma azmini de kamçılıyor. Taha Toros’a verilen ödül, bir armağan kitapla da taçlandırılmış. 127 sayfalık kitap; söyleşiler, yazılar ve fotoğraflarla donatılmış.

Taha Toros, Gazi Mustafa Kemal’in büyük zaferden sonra 1923’te Çukurova’ya yaptığı ziyarette, aruzla yazılmış “Kahraman Gazi” adlı şiiri, önderimizin huzurunda okumanın onurunu yaşamış. Toros, 1930’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’de öğrenci iken de sınıflarına konuk olmuş Gazi. Toros, ayrıca 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe’de düzenlenen Türk Dili Kurultayı’na da 20 yaşında bir genç olarak katılmış.

Söz sözü açtı, gün geceye devrildi. Bu tür etkinlikleri yaşamak kadar yazmanın da gerekliliğinden söz ettim.

Yemek sonrasında otele bırakıldık.

Adana’ya gittiğimizin ikinci gününde, ilk etkinliğimiz Antakya’daydı.

Aydın adlı arkadaşın sürdüğü araçla Antakya’ya gitmek için Adana’dan ayrıldık. Çukurova toprağı, ülkenin güney sınırına doğru uzanıyor; bahar içten içe kendini duyumsatıyor, denizi İskenderun’da görüyoruz. Bir zamanların korkulu yolları artık dümdüz.

Vedat Yazıcı ile Kemal Ateş, Necmi Asfuroğlu Anadolu Lisesi’nde; müdür, öğrenci ve öğretmenlerin oluşturduğu topluluğa, Türkçenin sorunlarını irdeleyen birer konuşma yaptılar. Ateş “Dil Hurafeleri”, Yazıcı “80 Sonrasında Türkçenin Sorunları, Geleceği” üzerine bilgi verdi.

İkinci oturum Antakya Ticaret ve Sanayi Odası salonundaydı.  Nebihe Karasu’nun yönettiği oturumda, Ali Yüce’nin “Antakya Çarşıları” üzerine hazırladığım bildiriyi sundum.

“Antakya Çarşıları”ndan dizeler okudum dinleyenlere:

Bağları bahçeleri içe içe / Öpe öpe dağları tepeleri / Geçtim Antakya ovasından /Giyinip kuşandı bozkırlar / Renkler kokular sürünüp / Türkülerle ezgilere / Akdeniz’e gelin geldi.

Ali Yüce, iyi bildiği toprağının insanını, yörenin doğasıyla iç içe vermeye çalışmış. Aşkın, sevdanın, Asi’nin, Akdeniz’in büyüsü; bir genç kız yürüyüşüyle bütünleşmiş: Antakya’ya girerken / Basma fistanlı bir kız gördüm / Eteği yerleri süpürür / Saçları hem kara hem uzun / Asi ırmağıyla birleşip / Akdeniz’e dökülür / Gemiciler aklınızda olsun.

Yüce, yapıtında Antakya Çarşıları’ndan dördüne yer veriyor: Uzun Çarşı, Abacılar Çarşısı, Köşker Çarşısı, Bakırcılar Çarşısı. Bu çarşılarda çınlayan insan seslerine sinen yoğun emeğe, satılan eşyalar ve çok yönlü görüntüler ekleniyor.

Selamet Bağcı, Cumalı Karataş, Ferhat Zidani etkinliğin diğer konuşmacılarıydı.

Antakya’da aldığımız armağanlara bir yenisi eklendi o gün.  Antakya’nın Kültür-Sanat-Edebiyat dergisi “Çağla”nın Ocak-Şubat-Mart aylarını içeren 17. sayısında, benim birkaç yıl önce bu topraklara yaptığım geziyi anlattığım “Antakya’da Barışın Kentinde Üç Gün” başlıklı yazımla karşılaşmak büyük mutluluktu.

Barışın ve dostluğun kenti Antakya’yı ikinci kez geziyorum. Asi nehri yemyeşil akıyor. Doğa pırıl pırıl. Akasyalar salkım saçak çiçek. Mor salkımlarda arılar. Bahar güzelliğini savruyor dört yana. Sevgili Mehmet Karasu ve eşi Nebihe hanımefendi, yıllardır burada yapılan etkinliklerin iki kılavuzu. Karasu, Antakya için büyük şans. Bu toprak Halit Çelenk’ten Ali Yüce’ye, Ahmet Miskioğlu’ndan Ayla Kutlu’ya, Cemil Meriç’ten Sabahattin Yalkın’a, Burhan Günel’den Orhan Tüleylioğlu’na… onca insan yetiştirdi. Tümü bu toprağın ötesindeler. Karasu, bu kentin insanını hem kendi ülkesinin değerleriyle hem de güneydeki komşu ülkelerin sanatçılarıyla buluşturuyor.

Antakya, dinlerin ve dillerin harmanlandığı yer. Dünyanın onca yerinde birbirini yiyen insanlar bir acımasız kavgayı sürdürürken bir başka yerde çok kültürlü yaşama sahip bir kenti biçimliyor Antakyalı. Caddenin orta yerindeki bez pankartı okuyorum: “Tüm Hıristiyan Hemşerilerimin Paskalya Bayramını Kutlarım.” Doç. Dr. Lütfü Savaş Antakya Belediye Başkanı.

Antakya’nın tarihe meydan okuyan evlerine baktım o kısacık sürede; konuşsalar kim bilir neler dinlerdik: Savaşlar, işgaller, ölümler, özveriler, coşkular…

Kentin özgün mekânlarında alışveriş yaptık; insanı gibi dükkânlarının da içinin bin bir renk taşıdığını gördüm.

Akşama doğru yeniden Adana’ya döndük.

10 Nisan günü Adana Kültür Sanat Merkezi’ndeydi etkinliğimiz. Bir zamanlar lise olarak kullanılan bu yapının arka bahçesi Seyhan ırmağına bakıyor. Seyhan ırmağı, kenti ikiye ayırarak  Roma döneminden kalma taş köprünün altından akıyor.

Prof. Dr. Sedat Sever, Sevgi Özel, Vedat Yazıcı’nın bildirilerinin ardından Yılmaz Güney’le ilgili anılarımdan yola çıkarak Güney’in “Selimiye Mektupları”nı anlattım.

Bildirimi okumadan önce Yılmaz Güney’in yasaklı filmi “Umut”u izlediğimiz salonda onun bu filmle ilgili dinlediğimiz açıklamalarından, bir cinayetin sanığı olarak yargılandığı Ankara Adliyesindeki duruşmasını izleyen bir kişi olarak oradaki görünümlerden kesitler sundum.

 “Selimiye Mektupları”nı çok yönlü ele aldım.

Yılmaz Güney eşi Fatoş Güney’e yazdığı mektuplarda zaman zaman Adana’ya gönderme yapar:

“Adana’ya gitmen iyi olur herhalde. Yalnız gitmen tehlikeli. Torosları geçmek biraz güç” diye yazar.

Bir başka mektubunda su satırlarını okuruz: “Biliyorum ki sen yakınımda değilsin artık uzaklardasın, beni büyüten memleketimde, sıcağımdasın. Çocukluğumun, gençlik yıllarımın o günden güne çoğalan, çoğullaşan tedirginlikleri, özlemleri canlanıyor kafamda.”

Son konuşmacı Zeypep Oral’dı. Oral’la gerek bildirisini sunmadan önce, gerekse etkinlik sonrasında uzun uzun söyleşme olanağı bulduk. Milliyet’ten Cumhuriyet’e uzanan yolculuk sonrasında imzalı kitaplarını edindik.

Geceki yemekte Sabit Kemal Bayıldıran’dan Fuat Çiftçi’ye, Hüseyin Ferhad’dan, Zeki Karaaslan’a pek çok edebiyatçının sanata, şiire, dergilere uzanan düşüncelerini dinleme olanağı buldum.

“Arap Edebiyatçılar ve Yazarlar Birliği” ile “Türkiye Yazarlar Sendikası”nın katkıda bulunduğu, Adana, İskenderun ve Gaziantep’te bulunan çeşitli birimlerin katılımcı olduğu, Cumhuriyet gazetesi başta olmak üzere değişik birimlerin el verdiği, 6–10 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen “4. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri”nde; resim sergilerinden, fotoğraf ve  heykel sergisine, klasik müzik konserlerinden sinevizyon sunumuna, müzik dinletilerine uzanan yelpazede  “dilim zenginliğimdir” ekseninde kalıcı güzellikler sergilendi.

“Türkçenin Sözvarlığı ve Anlatım İncelikleri” (Dr. Kemal Ateş), “Bilim Dilimiz ve Türkçe”(Orhan Bursalı), “Çocuklarımız Neden Okumalı Ne Okumalı Nasıl Okumalı” (Prof. Dr. Sedat Sever), “Yükseköğrenimde Türkçenin Bugünkü Durumu: Öğretemediğimiz Türkçe” (Vedat Yazıcı), “Yabancı Dille Öğretimin Yaratacağı Dilsel Yıkım” (Prof. Dr. Ahmet Kocaman, Prof. Dr. Aydın Köksal, Prof. Dr. Cahit Kavcar), “Eğitim ve Kitle İletişim Araçlarında Türkçenin Kullanımı” (Sevgi Özel)… sunulan bildirilerin kimilerinin başlığıydı.

Etkinliklerde Türkçenin yaşadığı sorunların yanı sıra “Ortadoğu’dan Şiir Esintileri”, “Kadın Olmak İnsan Olmak”, “Adana’da Kültür Sanat Dergiciliği”, “Sanat Kokan Çukurova ve Karacaoğlan” konuları da gündemdeydi.

Altınkoza’nın omuzladığı yerelden ulusala, ulusaldan evrensele  “4. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri” değişik birimlerde kültür ve sanatın bayrağını dalgalandırmakla; barışın, sevginin, aydınlanmanın özgün bir örneğini daha yaşama geçirdi.

Bereketli Çukurova toprağından doğal ürünler kadar saygın adların da fışkırdığını görmek bu toprakların tarihi açısından büyük anlam taşıyor.

Bu tür etkinlikleri hazırlayıp yaşama geçirebilmek deveye hendek atlatmaktan zordur. Bütün Çukurova’da, bin bir renk taşıyan bu güzellikte yer alanların sıkıntılarını bastırarak onca koşuşturmada dimdik durabilmeleri, etkinliğin amacı ve işlevi açısından olduğu kadar konuklar açısından da her türlü beğeninin üstündeydi.

Gelecek yıllarda da sürdürülecek bu tür izlencelerle evrensel barışa yeni pencereler açılacağı bir gerçek.

Çukurova’da, bereketli yağmura dönüşen bu etkinliklerde emeği geçenleri kutluyor, yurdun değişik yörelerinden buraya gelenlerin, geldiklere yere çok daha donanımlı döndüklerine inanıyorum.

Ankara, 1 Mayıs 2010

 

 

Bilkent Üniversitesi Öğr. Gör.

Son Yorumlar
Ziyaretçi defteri

zihni sinir
21yüzyılı...

ayda kirbeci
Mehmet Bey sitemiz çok gü...

Hatay
Siteniz hayırlı olsun.....