Yeni Yıl Kutlaması
Sevgili Dostlar,
Yeni yılınızı içtenlikle kutlar, yeni yılda esenlik, mutluluk, barış ve başarı dolu gunler dilerim.
Mehmet Karasu
Çocuklar İçin Yazı Atöyesi
Marmara Sanat Akademisi
Çocuklar İçin Yazı Atölyesi
”Benim Hikâyem Senin Masalın”
Çocuklar hikâye dinlemeye, masal anlatmaya bayılırlar. Yazabildiklerini gördüklerinde ise çok mutlu olurlar. Bu nedenle çocuklar yetişkinlerden daha yaratıcı ve daha özgündür.
Atölyedeki ana başlıklar:
- Çocuklara eğlenceli oyunlarla yazma tekniklerini öğretmek.
- Okuma alışkanlıklarına katkı sağlamak.
- Öğrendikleri yazma teknikleri deneyimleyerek kendi başarılarını görmelerini sağlamak.
- Ekip çalışması içinde sosyalleşmelerine katkı sağlamak.
- Sanata ilgilerini artırmak.
- Kaliteli ve keyifli vakit geçirmeleri için olanak sunmak.
Atölye yönetmeni : Dürsaliye Şahan
Atölye tarihi : 23-27 Ocak 2011
Atölye saati : 11.00 – 13.00
Atölye yeri : Marmara Sanat Akademisi
İstiklâl cd. Yeşilçam Sk. No: 22 K:2 Beyoğlu/İstanbul 0212 292 68 48 / 0 536 304
DOĞA-TARİH VE KÜLTÜR BELDESİ: HARBİYE
DOĞA-TARİH VE KÜLTÜR BELDESİ: HARBİYE
Geçtiğimiz günlerde birkaç günlüğüne Balıkesir’e gitmiştim. Akşam, internet üzerinden Antakya Gazetesi’ne bakarken bir haberle birden irkildim: Haber düşündürücüydü:“8.5 yıl sonra Harbiye ilk kez vali gördü”
Oysa, birkaç yıl öncesine kadar tüm resmi konuklar Harbiye’de ağırlanırdı. Tüm resmi davetler Harbiye’de verilirdi. Gerçi şimdi yıkım hazırlıkları var ama konuklar, Hatay Cumhurbaşkanı Sayın Tayfur Sökmen’in ikamet yeri olarak kullandığı Defne Oteli’nde yatırılırdı.
Birkaç yıl içinde Harbiye’yi nereden nereye getirdik, üzerinde düşünmek gerek, birçok şeyi sorgulamak gerek
Harbiye/Defne, doğa, tarih ve kültür zenginliği ile turizm bakımından eşsiz bir hazinedir. Dünyada çok az yer Harbiye/Defne kadar uzun ve zengin bir tarihin izlerine sahiptir. En eski uygarlıkların izleri, anıtları Harbiye/Defne topraklarındadır. Ve Defne hâlâ toprak altındadır.
1930’lu yıllarda Defne’de kazılar yapılmış ve birçok yapıt gün yüzüne çıkarılmıştı. Gün yüzüne çıkarılan bu yapıtlar, bir sanat mabedi olan Antakya Arkeoloji Müzesi’nin zengin koleksiyonunu oluşturmaktadır. Roma- Bizans dönemine ait olan bu mozaiklerde Mitologya anlam bulmakta, egzotik nice öyküyü kulağımıza fısıldamaktadır.
Bilinen söylencedir: Zeus’un oğlu Işık Tanrısı Apollon, ırmak kenarında dolaşırken genç ve güzel bir kız görür. Bu eşsiz güzelin adı Daphne’dir. Daphne, Apollon’un içinde arzular uyandırır, onunla konuşmak ister. Fakat Daphne, Apollon’un içinden geçenleri anlamıştır. Konuşmaya başlar ve kaçar. Apollon, Daphne’yi kovalar. Çapkın Tanrı bir yandan da “Kaçma, seni seviyorum” diye bağırır. Daphne ise Tanrılarla sevişen kadınların başlarına neler geldiğini bildiği için korkuya kapılır ve kaçmaya devam eder.
Apollon’a gelince, bu periyi mutlaka yakalamak istemektedir. Aralarındaki mesafe iyice kısalır ve bir an gelir ki Daphne Apollon’un sıcak nefesini saçlarının arasında duyar. Artık kurtuluş olanağının kalmadığını anlayan güzel Daphne birden durur ve ayağı ile toprağı kazıyarak şöyle bağırır: “Ey toprak ana!… Beni ört, beni sakla, beni kurtar.” Bu içten yalvarış üzerine Daphne, organlarının ağırlaştığını, odunlaştığını hisseder. Göğsünü gri bir kabuk bağlar. Kokulu saçları yapraklara dönüşür, kolları dallar halinde uzar, ayakları kök olup toprağın derinliklerine dalar. Bir defne ağacı oluverir. Bu manzara karşısında şaşıran Apollon, Daphne’nin ağaç oluşunu üzüntüyle izler, sonra ona sarılır ve sert kabuklar altında hâlâ çarpmakta olan kalbinin sesini duyar.
“Daphne!” der. Bundan sonra sen Apollon’un kutsal ağacı olacaksın. O solmayan ve dökülmeyen yaprakların başımın çelengi olacak. Değerli kahramanlar, savaşlarda zafere ulaşanlar hep senin yapraklarınla alınlarını süsleyecekler, şarkılarda, şiirlerde adımız yan yana geçecek.”
Eski Yunan ve Roma tanrılarının uğramadan edemedikleri hatta balaylarını geçirdikleri Daphne’yle ilgili birçok söylence vardır: Dünyada ilk güzellik yarışması burad düzenlenmiş, Galetia ile Polifemos, Adonis ile Afrodit arasında geçen aşk öyküleri burada yaşanmış.
Harbiye/Daphne, Antakya’nın bir mesire yeri durumundaydı. İS. 44 yılında Olimpiyat oyunlarını düzenlemek hakkını Antakyalılar almışlar ve ilk olimpiyatlar Daphne Olimpiyat Stadı’nda düzenlenmiştir.
Daphne’nin kuruluşu Antakya’nın kuruluşundan daha eskilere dayanır. Hatta Antakya’dan, “Daphne yakınındaki şehir” diye söz edilirdi.
Apollon adına adanmış ormanı, çağlayanları, uygun iklim koşulları ve yemyeşil doğası ile ünlenen Daphne, zenginlerin villalarının bulunduğu seçkin bir yerdi. Daphne’ye 60 metre eninde çift sütunlu (dünyanın en uzun çift sütunlu yolu) bir yoldan gidiliyordu.
Günümüzde Harbiye/Daphne’nin durumu ortada. Burada en büyük görev Harbiyelilere/Daphnelilere ve tabi ki belediyeye düşmektedir. Defne – Apollon Şenlikleri’ni yaşatan başkanımız için bu iş zor olmasa gerek.
Daha çağdaş, daha yaşanılır bir Harbiye/Daphne dileği ile..
(Antakya Gazetesi)
Aydın Sorumluluğu
AYDIN SORUMLULUĞU
Kenan Kahlioğulları
Aydın sorumluluğu; Mazlum halkların kurtuluşu için destek vermek, Yoksulların haklarını eşit bir derecede alabilmeleri için çaba sarf etmek, İnsanların insanca yaşaması için mücadele vermek, dünyanın her yanındaki işgal, zülüm ve ağalık yönetimlerine karşı tavır takınmak, Vicdanlı olmak ve toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu ve duyarlı olmaktır.
Suriye’de yaşananları takip etmekte gerçekten zorluk çekiyoruz. Gündemler o kadar hızlı değişti ki zorlandık takip etmekte. Hükümetin iki yetkilisi Suriye konusunda farklı söylemlerde bulundu.Bu bizleri hiç şaşırtmadı! Kol kola maç seyreden, ailece görüşen, 0 sorun politikası söylemini dillendiren ülkemiz yetkilileri kısa bir süre sonra “Suriye ve savaş” söylemini dillendirmeye başlamışlardı.(hem de başı çekmişlerdi.) En azılı emperyalistler bile bu kadar fanatikliğe şaşırmıştı!!!!! Son zamanlar da Dersim katliamı özrü ile beraber gündem değişti. İktidar Partisi ve Ana muhalefet partisi arasında “dersim hesaplaşması” yaşanıyor.
Sadece değinmek istediğim aydın ve insan olmanın sorumlukları vardır. Bu sorumluklar arasında
—Ortadoğu ve dünya milletlerinin barış içinde yaşamasını savunmak.
-Mezhepçi ve ırkçı söylemlere karşı durmak bu kışkırtmalara gelmemek
— Siyasi oyunları boşa çıkarmak için her türlü desteği vermek
—Dünya’yı kavrayan geniş perspektifleri sahiplenmek ve o pencereden bakabilmek
—Mazlumun yanında olmak, zalime karşı durmak
-Aydınlanmak, okumak, bilinçlenmek, bilinçlendirmek, Doğup büyüdüğü toprakların kıymetini bilmek, halkının tasasını ,derdini yüreğinde hissetmek
Bu satırları yazarken Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliği’nin ve Aalen kültür derneğinin sanatını halkının hizmetine adayan(Aknehir-Samandağ’lı)Dünya’da ve Ortadoğu’da tanınmış şair Süleyman El-İsa (Taş)’ya saygı adlı çalışmayı okudum. Samandağ’lı Aydın insan’a yer vermek istedim.
“VAİL,BÜYÜK VATANINI ARIYOR”
Süleyman –El İsa (Taş)1921 yılında Samandağ ilçesine bağlı Nahırlı (Aknehir)köyünde, Besatin el Asi mahallesinde doğmuştur. Köyünde ilkokul bulunmadığı için, babası Şeyh Ahmet İsa’nın açtığı ve bir çeşit dil kursu sayılan El Küttab’a (O zamanlar için ağaç altında, açık havada okuryazarlığı iyi olan bir kimsenin çocuklara yönelik düzenlediği bir çeşit okuryazarlık kursu)yazılmış,orada okur yazarlığı öğrenmiştir. İlkokulu Antakya’da okumuştur. Fransız işgaline karşı ayaklanmalara katılmıştır. Lise öğrenimini Hama,Lazkiye ve Dimaşk (Şam)’da tamamlanmıştır.2. dünya savaşı yıllarında Cevdet el Haşimi Lisesi’nde okuduğu Dimaşk kentinde Baas Partisi’nin kuruluşunda önemli rol oynamıştır. Irak Bağdat Dar-ül Mualimin El Aliye akademisinde Yükseköğrenimini tamamlamıştır. Suriye’de Halep Lisesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Daha sonra Şam’a tayin edilmiş ve Milli eğitim Bakanlığı’nda Talim Terbiye Kurul Başkanlığı yapmıştır. Arap Yazarlar birliğinin kuruculuğunu yapmıştır.
Süleyman El-İsa (Taş)’ın gerçek yaşamı “Vail büyük vatanını arıyor” öyküsünde vardır.Bu öykünün bir bölümü aynen yazıyorum. Süleyman El-İsa’nın hayatından bir kesit““Vail, Samandağ İlçesine bağlı, Asi Nehri kıyısında Kurulmuş, Nahırlı adlı ve 20 evi geçemeyen küçük bir köyün çocuğudur. Köyün evlerini teker teker bilir, asi nehri ile haşır neşirdir. Yüzmeyi ve güneşlenmeyi çok severdi. Ta küçük yaşlarında bile balık gibi yüzmeyi öğrenmişti. Daha 4-5 yaşlarında iken yalın ayak, ağaçlar arasındaki taşlı ve dikenli yollarda koşarak arkadaşları ile beraber Asi Nehri’ne atardı kendini.
Köy evleri taş ve çamurdan yapılmış, damları ise kurumuş ağaçların ağaçların gövdeleri ile örtülmüştü. Ama köy ağasının evi yontma taşlarla yapılmış ve köyün en yüksek tepesinde beyaz bir güvercin gibi ışıldıyordu. Vail,bu sosyal adaletsizlik ve dengesizliğin var olduğunu ta küçük yaşında hissetmişti.Nedenini Sorgulamaya başlamıştı.Okuma yazma bilmeyen bir köy ağası nasıl ve niçin böyle bir evde yaşayabiliyordu?Köyün malının %75’ine nasıl sahip olmuştu?Annesine, babasına ve etrafındaki insanlara hep sorular sormaya ve cevaplar aramaya başlamıştı. “Vail küçük yaşlarda düzenin çürümüşlüğünü sorgulamaya başlamıştı. Çocukluk yıllarında yaşadığı bu sorgulamalar hayatını biçimlendirmişti.
Süleyman El İsa (Taş) Büyük vatanını hiç unutmadı. Affan İlokulunu,Samandağ’daki Hıdır türbesini , El Arabi Türbesini ve köyünü Aknehir’i hiçbir zaman unutmadı. Çocukluğundaki oyun bahçesinden hiç çıkmadı. Samandağ Sahiline geldiğinde sahilin durumuna üzüldü. İçinde hissetti bu şehri. Bu topraklara ,özlemini ve sevgisini haykırdı.
Kaynakça:
Karasu Mehmet,Ünal Esra, “Süleyman El-İsa (Taş)’ya Saygı,Ürün Yayınları, Ankara,2010
HALİL İBRAHİM BAHAR İÇİN BELGELİK
SOYUT DERGİSİ VE HALİL İBRAHİM BAHAR İÇİN BELGELİK
1965-1977 yılları arasında İlhan Berk, Metin Eloğlu, Sait Maden, Behçet Necatigil, Muzaffer Buyrukçu, Oktay Akbal gibi dönemin ünlü şair ve yazarlarının yanı sıra, 60 ve 70 Kuşağı şairlerine de sayfalarını açan ve şiirimize pek çok şair kazandıran Soyut dergisinin kurucusu şair Halil İbrahim Bahar için Türkiye Yazarlar Sendikası bir belgelik oluşturacak.
TYS, önceki haftalarda Arif Damar ve Melih Cevdet Anday için de “Edebiyat Müzesi”nde birer belgelik açmıştı. Şairin yazı gereçlerinin, kişisel eşyalarının, edebiyat günlüklerinin ve yazı-şiir taslaklarının da sergileneceği belgelikte Soyut dergisine yazarlardan ve şairlerden gelen mektuplarla Soyut dergisi örnekleri de görülebilecek.
Şiirlerini kitaplarda toplamayan Bahar’ın şiirleri, TYS’nin Yıldız Sarayı, Dış Karakol binasındaki “Müze-Belgeliği’nde 3 Aralık 2011 Pazartesi günü saat 14.00’te yapılacak açılışla ilk kez okurlarıyla buluşacak.
MELİH CEVDET ANDAY BELGELİĞİ
MELİH CEVDET ANDAY BELGELİĞİ
Çağdaş şiirimizin öncü şairlerinden Melih Cevdet Anday için Türkiye Yazarlar Sendikası’nın oluşturduğu belgelik, sendikanın “Edebiyat Belgeliği ve Müzesi”nde 29 Kasım Salı günü 14.00’te açılacak.
Melih Cevdet adına altı yıldır da ödül veren TYS, şairin ilk baskı kitaplarını, şiir ve yazı taslaklarını, el yazısı şiirlerini, yazı gereçlerini okurlarla buluşturacak.
Müzede ayrıca Maltepeli ressamlardan Kasım Koçak’ın yaptığı yağlıboya bir Melih Cevdet Anday portresi de izlenebilecek.
TYS’nin kent kültürü çalışmalarından olan belgelik, önümüzdeki günlerde Soyut dergisinin kurucusu Halil İbrahim Bahar’ın ve İkinci Yeni şiirinin ustalarından Cemal Süreya’nın yapıtlarına da ev sahipliği yapacak.
BİR AYDIN, BİN GÖZ: SERVER TANİLLİ
BİR AYDIN, BİN GÖZ: SERVER TANİLLİ
YOLUN AÇIK OLSUN
Tan illi tan alevli bir yeryüzü aydınını dün sonsuzluğa uğurladık. O, uzun yolculuğunda yine yazacak, yine düşünecek. “Uygarlık tarihi”nin eksik sayfaları onunla yenilenecek.
Ülkesini uygarlaştırma ve köhne beyinleri yeşertme çabasını asla unutmayacağız.
Korku ve Sabır
KORKU ve SABIR
Aslında korktuğumuz şeyler içimizde düşünüp tasarlayıp hayata geçirdiğimiz eylemlerdir. Yani insan korkuyorsa kendisinden korkuyor demektir. Hiçbir şey kendi eylemleri kadar korkutmadı insanı.
Maymunun üç eylemi ( görme, duyma, konuşma ) ile ifade edersek insan kendi başına çoraplar örer, ne ekerse onu biçer.
Korkmamak lazım çünkü kaderimiz ( yazmış olduğumuz ) bizi acılara, sevinçlere, kederlere sürükler ve oraya kadar götürür. Hepsiyle yüzleşme anlarında sabırlı olan kazanır. Sabır en zor imtihanlardan biridir ve sabır
lı olmak üst düzey evrimleşme ister. Evrimlerimize göre sabırlıyızdır yani ne kadar evrimleşmiş isek o kadar sabır gösteririz.
İstediğimiz kadar kaçalım boşunadır kader illa de bizi bulur.
Ne ekmişsek onu biçmek için hazırlıklı ve tevekküllü olmak bir evrim ve erdem işidir. Evrimleşme sürecinde kendimizden kaynaklanmadığını düşündüğümüz acılar, kederler, tehlikeler karşısında sabırlı tavırlar
sergileyen kazanır. Bu kazanım zarardan kar durumu da olabilir.
kendimizi korumak için , gelen tehlikeyi görüp değerlendirdikten sonra isyan Edip ‘’ bu olamaz, nasıl olur, olmamalı ‘’ dememeli insan. Olan olay ve hadise insan evrimini negatif tarafa çekiyor ve geri götürüyorsa buna boyun eğmek doğru değildir. Bu anlarda sabır terazisi şaşmamalı. Gerekli tavır pozitif olmalı kayıplarımıza üzülmemeliyiz. Yani susmak, görmemek, duymamak insanlığı
pozitif yöne götüren eylemler içindir.
İnsan kendisini tanıyabiliyorsa ve eylemleri hep pozitif ise
korku nedir bilmediğini görürsünüz. Korkan insanın muhakkak
o olayda bir kusuru ve eksiği vardır. Yani evrim skalasına uygun olmayan eylemi vardır ve bu eylemi negatiftir ki korkabilmektedir.
Pozitif eylem korku barındırmaz. Negatif eylem korkuyla tıka basa
doludur. Yani biz korkuyorsak eksikliğimizdendir, eylemsizliğimiz
dendir, kendimizdendir, özümüzdendir. Kendi eylem skalası gereği
davranış yazılımı yapan kişi korkusuzdur.
Korkmamak için aklın pozitif yönünü iyice beslemek gerekir.
Aklın pozitif yönünü izlemeyen, beslemeyen kişiler korkak olurlar.
Cesur insan eylemlerinde pozitif evrim yazılımı yapandır ki sabrın cevheridir.
Dr bedir HATEM
GÖKYÜZÜNDEN DÜŞEN ÇORAP GAZETELERİNİ YAKALAMAK!
GÖKYÜZÜNDEN DÜŞEN ÇORAP GAZETELERİNİ YAKALAMAK!
-Çorap Gazetecisi Rafik Schami’nin göğe uzanırken yakaladığı Bir Avuç Yıldız-
Melek Özlem Sezer
On dört yaşındayken tanıdım onu. Günlüğünden… Henüz Suriye’nin yaşadığı politik baskılara, işportada sattığı çorapların içine sakladığı gazetelerle direnmeye başlamamıştı. Dünya radyolarında yankı bulan bu eylemleri polisin de ilgisini çekince, arkadaşlarıyla akıl almaz yöntemler bulmaya da başlamamıştı: İçine gazete konup havada patlatılan balonlar, bu iş bolca isten başka işe yaramayınca, balona sepet bağlayıp içindeki gazeteleri rüzgârın dağıtmasını beklemek, portakalların sarıldığı kâğıtlara ya da ilaç kutularına Çorap Gazetesi saklamak…
Ben onu ilkin yaşadığı dünyaya heves ve şaşkınlıkla bakan bir çocukken tanıdım. Aynı avluyu paylaştığı bilge dostu, yaşlı faytoncu Salim Amca’yı dinliyordu:
“Yazmayı bilmediğime çok üzülüyorum. Çok şey yaşadım, önemli şeyler. Bugün, yıllar önce beni geceler boyu nelerin uyutmadığını artık hatırlamıyorum.”
Yığın sözcüğünün ‘içinde kaybolmak’ anlamına geldiğini henüz keşfetmediği için “Ama bir yığın şey hatırlıyorsun!” diye teselli etmeye çalıştı Salim Amca’yı ve tüm hayatına yön verecek sözler duydu karşılığında:
“Hayır, dostum. Manzaradan geriye yalnızca dağlar, sonraları da artık sadece zirve kalıyor. Bütün diğer şeyler sisin içinde yitip gidiyor. Yazmayı öğrenmiş olsaydım, sadece dağları, tarlaları ve vadileri değil, bir gülün dikenlerini bile tek tek hatırlayabilirdim.”
Bir gülün dikenlerini tek tek anımsamak için günlük tutmaya başladı Şam’da on dört yaşında bir çocuk. Yazarı ismini söylemedi bize. Ve böylece kahramanına hepimizin kendi adımızı verebileceğimiz bir ilk gençlik romanı doğdu Rafik Schami’nin kaleminden: Bir Avuç Yıldız. Dilimize Mehmet Salim tarafından kazandırıldı ve Evrensel Basım Yayın’ca basıldı.
Dert kadar direnmenin de güçlü, akıcı ve hep çok tatlı bir dille anlatıldığı günlük sayfalarını birleştirerek sürükleyici bir roman olmuştu Bir Avuç Yıldız. Aslında son yıllarda “günlük” fikri üzerine kurulmuş pek çok kitap çıktı çocuk ve gençlik edebiyatından. Ama çoğu Batı’nın daha bireyselleşmiş sorunları üzerinde duruyordu. Bir Avuç Yıldız’sa bireyin sorunlarını toplumla birlikte aşma çabası üzerine odaklanıyor. Bu sırada da hüznün, neşenin, Şam’ın tarihi dokusunun, derinlik katılmış yan karakterleriyle gerçeğin çıplaklığından kaçmayan insan ilişkilerinin, ülkedeki politik çalkantıların, eğitimdeki açmazların nihayetinde insani yapıya dayanmasının son derece başarılı bir anlatımını sunuyor. Üstelik duygulu, sıcak ve yakın olduğu kadar, çocuğun kendi görüşünü sağlamak üzere mesafeli duruşunu da koruyor. Kitap sona yaklaşırken hüzünleniyor insan, bitmesin istiyor: Yalnızlığı yıkmaya dönük kurgusunun çekiciliği, anlatımındaki tatlılık; kitap bittiğinde yalnızlaşacağımı hissettiriyor. Oysa o mücadeleci son cümlesiyle bunun da tedbirini alıyor. Kitabın son cümlesi aslında hayata dönük bir başlangıç cümlesi gibi…
Ama bu cümleye gelmeden önce epeyce macera yaşayacak kahramanımız. Sevgi dolu, ancak yoksulluğun açmazlarında bocalayan ailesinin dar bakışına, kurtuluşu kısa vadeli çözümlerde arayışına karşı çıkacak. Babasının okulu bırakıp kendisi gibi fırıncı olmaya zorlaması, onu gazeteci olma hevesiyle evden kaçma düşüncesine kadar götürecek. Ne ki Salim Amca günlerce merdivenlerde yatarak onu kaçacağı anda durduracak. Altı ay daha bekle, bir çözüm bulamazsan, seni kendi ellerimle göndereceğim diyecek. Ama önce o, günlüğüne şöyle yazacak:
“Ne olacağına bir türlü karar veremeyen bir ağaç üzerine şiir yazdım bugün. Ağaç bazen aya, bazen kırlangıca benzeyen garip yapraklar veriyormuş; çünkü gördüğü her şeyden büyük bir heyecan duyup etkileniyormuş. Komşuları ise onun bu haline gülüp dalga geçiyorlarmış.”
Ki daha sonra bu “Uçan Ağaç” şiirini bir kitabın kapağında göreceğiz. Hayallerinin peşinde yürüyecekleri yollar batağa çevrildiğinde, tıpkı ağaç gibi kahramanlarımız da adımlarını gökyüzüne taşımayı öğrenecek. Ki bu, kitabın kaderine de benziyor. Arap ülkelerinde yasaklanan ama bu dilde yayınlanma umudunu kaybetmeyen yazarımız, Bir Avuç Yıldız’ını gönderdiği 34 yayınevince reddedilmesine rağmen direnme gücünü kaybetmemiş örneğin. Sonrasında ise ödüllerle taçlandırılmış derviş sabrı ve Bir Avuç Yıldız Almanya’da en çok sevilen 50 kitap arasına girmiş. İyi kitapların ve yazarların şu tuhaf kaderi, en çok reddedilip en çok okunan ve yüceltilenler katına yükselmeleri; dünyanın aklı başında bir yer olmadığını kanıtlamaya yeter bence. Ama dünyanın hele ki politik katmanlardaki tuhaflığı kitabın da dert edindiği meselelerden biri, günlükte anlatıldığı gibi:
“Bugün yine bir darbe daha oldu. Okullar gelecek pazartesiye kadar tatil edildi. Bu yıl ikinci darbe bu. Şam’da darbeler genellikle sabahın erken saatlerinde yapılıyor. Şam’ın eski, tarihi bölgesinde oturan bizler, olup biteni ancak radyodan öğrenebiliyoruz. Radyoda birdenbire uzunca bir sessizlik oluyor, sonra bunu keskin marşlar takip ediyor. Ardından da devirdikleri hükümeti suçlayıp duran yeni darbecilerin bildirisi okunuyor.
Biraz önce Salim amca bana, elli yıl önce yapılan darbede, darbecilerin bütün söylediklerine inandığını ve sabaha kadar darbeyi coşkuyla kutladığını anlattı. İkinci darbede sadece alkışlamış, üçüncüsünden beri de artık sadece kafasını iki yana sallamakla kalıyor.”
Kahramanımızın çocukluktan gençliğe ve ilk aşka geçerken etrafındaki ilişkileri yargılamadan tüm değişkenleriyle değerlendirmesinde ya da bir insanı tanırken onun neden kederli ya da neşeli olduğunun izini sürmeye başlamasında, gazeteci olma hevesi oldukça belirleyici bir etkiye sahip. Schami’nin anlattığı hayatsa, bize hiç yabancı değil; hele ki Hatay, Adana, Antep çevresindeki Arap nüfusunu düşünecek olursak. Bu nedenle Schami’yi okurken kendi ülkemizi de daha yakından tanıyabileceğimizi düşünüyorum. Örneğin Antakya’ya gitmeden önce Hıristiyan Araplar hakkındaki cahilliğimi anımsıyorum. Bir Avuç Yıldız bu coğrafyayı anlatırken, farklı dinlerdeki Arapların ilişkisindeki rahatlık aracılığıyla da çok şeyi ortaya koyuyor.
Bir Arap olmanın zorlukları ise yine tahakküm kuranlar açısından ajitasyona kaçmayan bir dille anlatılmış. Kahramanımızın çeşitli Arap ülkelerinden gelen çocukların toplandığı ve Fransızca konuşma zorunluluğu olan bir manastırdaki öğrencilik hayatı, baskının farklı kişilikler üzerindeki etkisini ve insanın anadiline karşı sorumluluğu gerçekçi analizlerle anlatıyor. Aynı şekilde Çorap Gazetesi’nin sorular bölümünü hazırlayan Mahmut da sormanın gereğini hissetmiştir. Seyrettikleri polisiye filmin ardından şöyle sorar örneğin:
“Tüm suçluların siyah saçlı, esmer ve çirkin olduklarını hiç fark etmedin mi? Neden hep böyle? Niye hiç sarışın, yakışıklı bir adam suç işlemiyor? Böyle filmler daha heyecanlı olurdu! Oysa böyle olunca, film başladıktan beş dakika sonra cinayeti kimin işlediğini biliyorum. Dedektifin bunu çözmesi için iki saat uğraşması öyle salakça ki!”
Turistler aracılığıyla bu bakış açısının daha sonra da sorgulandığını görüyoruz kitapta. Boğuşmalarının fotoğrafını çekmek için Yorgi ve Hasan’a bir dolar öneren turiste tepkilerinde örneğin.
Çocukların nasıl bir geleceğe layık görüldüklerini sorguladıkları ve o geleceğin inşasında yer almak istedikleri bir kitap Bir Avuç Yıldız. Bu nedenle de yaşadıkları toplumu, aldıkları eğitimi, dini, politik ve siyasi zemini belki de çocukça olduğu için bu kadar saf bir gerçeklikle eleştirip, yalın saptamalarda bulunabiliyorlar. Bu yolda onlara destek olan büyükler de var, en çok da Habip.
Ana kahramanımız ve Mahmut’la birlikte Çorap Gazetesi’nin emekçisi gazeteci Habip, başka ülkelerde de yankı bulan gazeteleri engellenince, kimlik değiştirip girdiği işlerde ilaç kutularına saklayarak ya da ihraç edilecek portakalların kâğıtlarına sararak gazete dağıtımı yapmaya kadar vardırıyor çabasını. Ve bu nedenle tutuklandığında çocuklar onu yalnız bırakmıyor.
Düşünce özgürlüğü, kuşkusuz bir çocuk için de her alandaki doğal hakkı. Salim Amca’nın anlattığı fıkra geliyor aklıma:
Üç adam yabancı üretimden her şeye el koyan bir ülkenin sınırına gitmek üzere faytona binmişler. Üzerinde yalnızca giysi namına bir bez olan yolcu, diğerlerinin taşıdığı eşyalara bakıp gülmüş. Düşündüğü gibi de yolcuların mallarına el konulmuş. Bizimkinde ise yalnızca bir bez varmış ki, o da zaten o ülkenin üretimiymiş. Adam kendini uyanık belleyedursun, gümrük memuru “Sen çok bilgilisin değil mi?” diye sormuş. Yolcu “Evet, çok okurum.” diye böbürlenmiş. Bunun üzerine adamlar, okuduğu kitapların isimlerini sorup üşenmeden tek tek not etmişler. Sonra da “Demek öyle. Sen kafanda iki yüz kitap taşıyorsun. Üstelik yarısı yasak. Bu kaçakçılar da her defasında ne değişik yöntemler buluyorlar yahu!” diye söylenmişler. Ve çıplak adamı geldiği yere geri göndermişler.
Bir Avuç Yıldız’ı okuyanlar da sınırlardan insan kaçakçısı denilip geri döndürülebilir kolayca. Çünkü sokağa çıktığın anda onlarla selamlaşacağın zannını verecek kadar senden kılıyor anlattığı dostları. Bu, hayata gülümseyen bazı cümleler için de geçerli. Örneğin papazın günah çıkarma sırasında, en son geçen cumartesi günah çıkardım ve sonra hiç günah işlemedim, diyen kahramanımıza illa da bir günah bulma çabası sırasında olanlar… İlk aşkın samimi ve tatlı inanmışlığı…
“Papaz, ‘Sana ait olmayan herhangi bir şeyi de arzulamadın mı hiç?’ diye sordu.
‘Hayır,’ dedim çok huzurla, çünkü yalnızca Nadya’yı seviyorum.”
Bir avuç yıldız serpmek hayata, aşka, dostluğa… Bu tatlı dilli romanın gençler kadar yetişkinlerin de zevkle okuyacağı bir kitap olduğunu düşünüyorum. Güne geceye, gözlere, ellere, saçlara bir avuç yıldız serpmek için ya da daha fazla…
Dinle
DİNLE
AYNA FISILDADI DUYURDU SIR MAHREM KÜPÜNÜ
CADIMSI HÜZÜNLERİM UYANMIŞ AĞLIYORDU
BİR GÜLME TUTTURDU BÖĞÜRTLEN TADI GÖZLERİN
KAOS FIRTINASI TAZI HIZINDA BACAKLAR SARI DÜŞÜNCELİ
EŞEKARISI SOKASI ÖLDÜREN DEDİKODU DİLLERİN
AYAKÜSTÜ NASIL OLUR BİR ANDA NAMUS SATIŞI
DİNLE ; DERİNDEN AĞLAYAN FOSİL ARZULAR GELDİ
ACILAR SANA YAPIŞIR ÖBÜR ALEME SAKLANIR KORKULAR
ŞEFFAF MELODİ PİŞERKEN GİRUSLARDA
NEFRET NASIL TA KALBİNE DİKER BAYRAĞI
GİT GELMELERDEN VAZGEÇ EY HUZUR
ANLATTIM SANA ; KAPMACADIR SEVDA ATEŞİ
ELLERİN YANAR ŞUURUN KAPANIR CEHENNEMDİR AYRILIK
DİNLE : NE AYNALARDAN GEÇTİM ÜSTELİK HEPSİ GÖZÜ KAPALI
Bedir HATEM