‘Gezi’ kategorisi arşivi

Avrupa’daki Türkler: Almanya

                        AVRUPA’DAKİ TÜRKLER: ALMANYA

                                                                                                                                       Kemal Düz

                                                                                                                                   Araştırmacı, Yazar

        Almanya gezimiz, 18 Ocak 2011’de, gece yarısı başladı. Sabiha Gökçen Havaalanında başlayan yolculuk üç saatten biraz fazla sürdü.  Hannover Havaalanında, pasaportun sayfalarını çeviren polis yüzüme bakarak; Ne için geldiğimi,  nerede ne kadar süre kalacağımı sordu. Az Almancamla; gezip görmek için geldiğimi, akrabalarımın yanında iki hafta kadar kalacağımı söyledim. Böylece geçiş işlemi gerçekleşti. Binanın içinden, görevlilerin arasından sıyrılıp geçtik. Gece yarısı bizi karşılayan yakınımız vasıtasıyla Bremen’e ulaştık. Yollar tenha, gökyüzü yıldızsız, hava soğuktu. Bremen’de kaldığım sürede; tarihi, turistik ve  kültürel yerlerini ve semtlerini gezdim.Geceler çok uzun, gündüzler çok kısaydı.  Gündüzler sanki torbaya girmiş; sabah,  8 sıralarında hava aydınlanıyor,  6 saat sonra akşam karanlığı çöküyor. Günün nasıl bittiği fark edilmiyor. Güneşin yüzünü bir iki gün dışında hiç görmedik. Akşam hava karardıktan sonra, sokaklar bomboş, kimseler yok. Alışveriş yerleri bomboş, alışveriş edene nadiren rastgeliniyor. İnsanlarda bir tüketme eğilimi yok. Lükse kaçılmıyor.  İhtiyaçları varsa bir şeyler alıyorlar.  Bankalar da kimse yok, sanki çalışanlara kalmış.   Kahvelerde, işyerlerinde, alışveriş mağazalarında Türklerle konuştum. Almanlarla ve başka ülke insanlarıyla sohbet etmeye çalıştım. Türkler, Almanya’da “yabancı” Türkiye’de “Almancı” imajından çok rahatsızlar. Bremen bir sanayi  kenti.  Dünyaca bilinen futbol takımları var. İkinci Dünya Savaşıyla  ilgili anıtları çok yerde görmek mümkün.  Kentin eski birkaç mahallesi savaştan az zarar görmüş.  Buralar bir açık müze gibi, turistlerin ilgisini çekiyor.  Musluktan akan sular  içilebiliyor. Bremen Mızıkacıları dünyada çok bilinir. Masalını çocuklar çok sever. Bir binanın kıyısında küçük, mütevazi bir anıtı var. Her taraf tertemiz, yeşil parklar,  tarih kokan yapılar göze çarpıyor. Şehrin  en hareketli yerleri tren istasyonları;  şehrin kalbi gibi.  Kaldırımlarda bisiklet sürücüleri için ayrı bölümler yapılmış. Evler aynı biçimde, mimarisi birbirine çok benziyor.  Mezarlıkları  çok güzel ve  bakımlı.   Bremen’in içinde çok büyük bir su kanalı var, suyun akış yöne su motorlarıyla dönüşümlü olarak ayarlanıyormuş. İçinde küçük gemi ve tekneler var. Çok miktarda yaşlılar için mekanlar hizmet veriyor. Bremen’de Diyanete bağlı 49 cami varmış.  Findorff semtindeki ki ‘Mescidi Aksa  Camii’nde mevlit dinledik.  Alt katındaki lokal;  haberleşme buluşma, bir nevi  teselli bulma yeri gibi.  Şehrin dış taraflarına küçük piknik yapmak için şirin minicik bahçeli evler yapmışlar.  Bahar ve yaz aylarında insanlar yaylaya gider gibi oralara gidermiş. Köy ile kent arasında verilen hizmet bakımından herhangi bir fark yok. Sağlık merkezleri, bankalar, eczaneler, polis karakolu, düzgün yollar ve altyapı kısaca kentte ne varsa köylerde de var. Köy evleri, tarım ve ormanlık alanlar kartpostal gibi, düzgün. Almanya’da sosyal tabakalar arasındaki farkı da tesbit etmek zor.  Zengin, yoksul arasında  belirgin bir  fark yok. Refah seviyesi  yüksek. Yasalar, kurallar ne diyorsa o uygulanıyor. Özellikle trafik kurallarına oldukça çok riayet ediyorlar.  Belediyeler imar konusunda o kadar çok hassas davranıyorlarmış ki,  imar yasasına aykırı bir çivi bile çakamıyormuş. Yapılar beş katı geçmiyor. Şehrin çok dışında çok katlı binalar yapılmış, yabancılar için.  Kurallı yaşam hayatın  her alanında geçerli.  Görmek bir hastaneye gittim;  çok tertemizdi. Berberler de baylar ve bayanlar koltuklara oturmuşlar, saç kestiriyorlar, bayan berberler, erkekleri traş ediyor. Şehrin merkezi yerlerinden birkaç yerde elinde fırçalarla, şişe kapaklarını veya talaş benzeri süpüren gençleri gördük.  30 yaşına gelip de evlenemeyen veya bir kız arkadaşı olmayan erkeklerin kısmetlerinin açılması için böyle bir gelenekleri varmış.   Almanya sosyal bir devlet, çalışanını, emeklisine, işçisine, işsizine de sahip çıkıyor.  Emekliler yılın yarısını Türkiye’de kalan yarısını da sosyal haklarını kaybetmemek için, Almanya’da geçiriyorlar. Yolda, ofiste, durakta, tren garında, alışveriş de, her yerde insanlar birbirine oldukça nazik ve saygılı. Cep telefonuyla öyle uzun uzun sohbet eden yok. Çok kısa konuşuyorlar. İptidai cep telefonları kullanılıyor.   Dünyanın her yerinden gelen insanlar var. Almanya  bir dünya devleti: Afrikalı, Asyalı, Türk, Alman, Rus, Arap her milletten dinden insan. Almanya’da kentler arası yollarda otobüs göremedik. Toplu ulaşım trenle sağlanıyor. Şehir içinde, tramvayla sağlanıyor. Tatil günlerinde trende bir biletle 5 yetişkin, 2 de çocuk yolculuk edilebiliyor, aynı zamanda akşam saat 19.00’dan sabaha kadar da bu uygulama geçerli. Türk yazarlarından sadece Orhan Pamuk biliniyor. Her semtte bir veya iki kitabevi var. Kitabevlerinde; Orhan Pamuk, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal kitapları vardı. Yaşlılar göze çarpıyor, gençler yok meydanda. Sık sık sokaklarda, alışveriş yerlerinde Türkçe konuşmalara takılıyor kulaklarımız. Gençlerin Türkiye’nin dünü ve  bugünü  hakkında  bilgileri yok denecek kadar az. Türkiye dönme gibi bir düşünceleri de yok gibi.  Evlerde Türk  genellikle televizyonları izleniyor. Türkiye’deki köyünde kasabasında da ne varsa oraya da taşımışlar. Un, hamsi, bulgur, turşu, ağaç kaşık, kabak,  giysiler, halılar akla gelen her şey. Türkler arasında  banka kredisiyle gayrimenkul alanların sayısı oldukça fazla. Almanya’ya ilk gelen kuşaktan gördüklerimin çoğu hastalıklarla uğraşıyorlar. İkinci kuşak bozuk bir Türkçe konuşuyor, Üçüncü kuşak Türkçeyi hiç bilmiyor, hatta tek kelime Türkçe konuşamayanlar var O refah seviyesi içinde yüzüp de gülen neşeli mutlu insanlara pek rastlayamadım. Koşullar ve uyumsuzluk, iki toplum arasındaki mesafeyi daha da açmış. Almanya’da 3 milyon civarında Türk varmış. Bu nüfus kendine özgü bir kültür yaratmış.  50 yıl önce Türkiye’de var olan gelenekler, Almanya’daki Türk Toplumu tarafından uygulanıyor ve yarınlara taşınıyor. Almanya’da en büyük suçlardan biri de kamuya zarar vermekmiş. Almanya’da cezaevlerinde Türklerin sayısı her geçen gün daha da artış gösterdiğini Türkçe yayınlanan bir gazeteden okuyoruz. Gençler boş zamanlarını kahvehanelerde, birahanelerde geçiriyorlar. Gazete kitap okuma oranı çok düşük. Kültür, sanat ve bilimle ilgileneni pek yok.

       Üniversiteye giden Türk gençlerinde artış varmış. Türkler, artık çalışan değil, çalıştıran, tüketen değil üreten konuma geçmişler.     

      Lemgo  adlı kasabada beş gün kaldık. Havası ve  suyu çok iyi. Gece saat, 23.00’de sokak lambaları elektrikler tasarruf için kesiliyor, kasaba karanlığa bürünüyor.  Bremen’in dışında;  Hamburg, Bielefeld ve Hannover’ i de gördüm. Bu şehirler hep birbirinin aynı.

       Dünya Savaşı sırasında Alman Naziler; sadece 6 milyon Yahudi’yi değil, 1 milyon civarında Çingene’yi de toplama kamplarındaki gaz odalarında yok etmişler. Çingenelerin yaşadığı bir mahalleye gittim. Orada yoksullukla savaştıkları ve iş bulmakta zorlandıklarını öğrendim.          Yahudilere ve Çingenelerin öldürüldüğü pek çok yere bir anıt dikilmiş.  Almanya’da insanın duygularına hitabeden fazla bir şeye rastlamadık. Para günlük hayatın tam merkezinde yer almış. Almanya’da en çok duyduğum kelime; egal( fark etmez) ve çüüs( güle güle). Üç temel unsur gözlemledim: eğitim, disiplin ve çalışma. Hiç yabancılık çekmedim. Sanki Anadolu’da gibi hissettim kendimi. Türkler için, Almanya, bir hayal ülke değil, yeni ikinci bir vatan olmuş. Tarih boyunca, Türkler hep yurtlar, yeni kültürler yaratmışlardır. Son yüzyılda Almanya’da bunlardan biri olmuş. Her yerde, her cadde de Türklere ait işyerlerini görmek mümkün. Türkler Alman ekonomisine yön verir hale gelmişler. Adları anılan pek çok işadamı var. Türkçe gazete, dergi, kitap yayınlıyorlar. Almanya’ya göçün 50’inci yılında, oradaki  manzara aşağı yukarı böyle. 

       Binbir Gece Masalları ülkesinden, Grimm Masalları ülkesine yaptığımız bu seyahatten belleğimde  şekillenenler şöyle. Grimm Masalları Ülkesi olan Almanya’da  sanat bilim tabiatı taklit ederek onun sesini, görüntüsünü,  ruhunu insan beynine, aklına  nakşediyor. taşıyor. Binbir Gece Masalları olan Ülkemiz ve bölgemiz ise,  ise sanat ve bilim, insanın yüreğinden, duygusundan aldıklarını doğaya taşıyor. Birisi akla, diğeri yüreği duyguya hitap ediyor.   Mutluluğun ve huzurun sırrı bu yöntemi harmanlamakta yatıyor. Çünkü bilim akılda, sanat ruhta yer bulur. Gezmek güzel: ” Çok yaşayan mı çok gezen mi  bilir?”  Atasözümüz ne çok doğru bir söz. 

Bremen, 02.02.2011

İskenderun’dan Akdeniz Kıyılarına…

                                                                İSKENDERUN’DAN AKDENİZ KIYILARINA DOLMUŞLA SEYAHAT

                                                                                                                                                                                      Kemal DÜZ

Bir zamanlar…

“Bir kral varmış!” diyecekler hemen, benim küçük okurlarım.

Hayır çocuklar, yanıldınız. Bir zamanlar bir odun parçası vardı.

                                                                   Carlo Collodi( Pinokya)

      İskenderun Paç’da,  Mehmet Berkyürek’le buluştuğumuzda takvim 17 Ekim 2010’u saat ise,  07.00 yi gösteriyordu. Sokaklarda çok az insan vardı. Amanoslar’ın başındaki  kurşuni renk bulutlar hareket halindeydi.  Gelen ilk dolmuşa binerek Antakya’ya hareket ettik. Sarımazı, Belen, Serinyol derken Antakya’ya geldiğimizde ’de saat: 8.00’i  biraz geçiyordu. Mustafa Kemal Üniversitesi Rektörlük Binası önünde indik. Geziye katılacak diğer arkadaşlarımızı beklemeye koyulduk. Çok kısa bir süre sonra,  gezi katılacak Ayşe Delioğulları, Mehmet Bebek ve İrfan Hatipoğlu’da geldiler.  Az bir bekleyişten sonra, seyahat edeceğimiz halk ozanı /şair Mehmet  Atilay (Turabi)’ın  kullandığı minübüs de  geldi. Minübüste, Aalen- Antakya Kültür Derneği Başkanı Mehmet Karasu’nun dışında dört kişi daha vardı. Biz bu seyahate Ayna İskenderun Kültür Sanat Derneği’ni temsilen  katılmıştık.  

    Antakya’dan 8.30 gibi hareket ettik. 9.30’da Yayladağı gümrük kapısına ulaştık. Pasaportlara yapıştırmak üzere 15 liralık pul aldık. Aracın dizel olmasından dolayı  100 dolar fark, aracın sigortası içinde 50 lira ödeme yapıldığı konuşuluyordu.. Pazar günleri iki ülke tarafından sınır geçişlerinde ek bir vergi alındığından bugün ticari araçlara rastlamadık. Sonra pasaport kontrolü ve gümrük işlemlerinden sonra Suriye kapısına geçtik. Burada da benzer işlemler yapıldı. Bir saat devam eden bu geçiş işlemlerinden sonra 10.30’da Suriye’ye giriş yaptık. Yayladağı çıkışında başlayan ormanlık bölge,  girdiğimiz Suriye topraklarında devam etti. Bir saat süren orman içi yolculuğundan sonra düzlük bir alanda devam etti yolculuğumuz.  Lazkiye’ye yaklaştıkça narenciye ve zeytin ağaçları yol boyunca karayoluna eşlik ediyordu.

      Saat: 11.30’da  Lazkiye göründü.  Bugün pazar ve Suriye’de işyerleri ve resmi daireler açık. Oldukça yoğun bir trafik var. Arap Yazarlar Birliği Lazkiye Şubesine, dolmuşumuza eskortluk yapan bir taksinin yardımıyla ulaştık.  Birlik Başkanı yazar Najdat Zrika, yardımcısı(naip) şair Muhammed Vahit Ali, eski birlik başkanı şair Züher Cabbur  ve dernek üyeleri bizi kapıda karşıladılar. İçeriye geçtik. Hoşbeş edip oturduktan sonra ilk önce  “mırro” dedikleri; koyu, tadı acımsı, şekersiz kahveyi küçük bir cam bardakla ikram ettiler.  Birlik Başkanı, iki ülke arasındaki siyasi – politik gelişmelerden önce kültürel işbirliğinin başlatıldığını, bunu da dostum diyerek hitap ettiği yazar Mehmet Karasu’nun katkısıyla gerçekleştiğini belirten bir konuşma yaptı. Mehmet Karasu’nun şimdiye kadar yaptığı iki ülke arasındaki kültürel çalışmalarını anlatan bir seminer yapacaklarını da belirtti. Birliğin en küçük üyesi, Najdat Zrika’nın tanıtımıyla, yaşı küçük fikri büyük,10 yaşındaki Ali Beşşur, bizlere hitaben;  “Ülkenize hoş geldiniz, sizleri çok seviyoruz.” diyerek kısa bir konuşma yaptı. Gezi boyunca tercümanlığımızı ozan Turabi yaptı.  İki ülke arasındaki bu kültürel ilişkilerin artarak devam etmesinden memnun olduklarını ifade ettiler. Daha sonra, içine şekeri konulmuş ve karıştırılmış halde bardak içinde çay ikram ettiler. Najdat Zrika,  demokrasi ve barışın sağlanmasında gösterdiği çabalardan dolayı Polonya hükümeti tarafından kendisine verilen bir belgeyi gösterdi.  Birliğin bir odası tamamen kitaplarla dolu idi.  Başkan ve naip bizlere kitaplarını imzaladılar ve hediye ettiler. Suriye’de yazar; şair ve sanatçılara genel olarak, “Fennen” olarak denilmekte.  Fennenlere sahip çıkıldığını çok değer verildiğini, dernek üyeliğinde 10 yılını dolduran yazar ve sanatçılara çok uygun koşullarda konut temin edildiğini, ayrıca maaş bağlandığını öğrendik.  Biz ayrılmak için izin istedik, bu isteğimizi kabul etmediler, mutlaka bir şeyler yedirmek istediklerini söylediler. Biraz bekledik. Yemekler hazırlanmıştı. Bizler yemeklerin tanımak istediğimizi belirtince,   içinde domates, salatalık, biber, soğan, nane, et ekmek gibi yiyeceklerden yapılmış salata benzeri yemeğe,  “Fetti” denildiğini söylediler.  Antakyalı arkadaşlarımız bu yemeğe,  Antakya’da “Fettüş” denildiğini söylediler.  Birlik binasında görevli Mazen Borli isimli bir gençle tanıştık. Kendisiyle kısa da olsa Türkçe sohbet ettik. Bizleri oturduğu Borj İslam köyüne davet etti. Bizde ilerde kısmet olursa gelebileceğimizi söyledik. Başka gideceğimiz yerler olduğunu belirterek izin istedik Fotoğraflar çekildi.  Yemekleri bitirmeden gitmemize izin vermeyeceklerini şaka yollu söylediler.  Birlik üyeleri bizleri büyük sevgi ve muhabbetle uğurladılar.  Heykeltıraş-Ressam Hasan Halabi’nin atölyesine gitmek üzere saat 14.00’de dolmuşumuz hareket etti. Lazkiye oldukça modern ve gelişmiş bir Akdeniz kenti. Yeni inşaa çalışmaları göze çarpıyor. Binalar, caddeler sokaklar parklar oldukça temiz. Lazkiyeliler daha çok modern bir yaşam biçimini benimsemişler. Kimi yerlerde az da olsa cola reklamlarına rastladık. Sokaktaki insanlar genellikle rahat ve çağdaş giysili. Denizden yararlanılmadığı gibi bir izlenim edindim. Deniz adeta gizlenmiş gibi geldi bana.

       Hasan Halabi, Arapların en büyük sanatçısı Feyruz’un bazı bestelerinin notalarını atölyesinin kapısına asmış. Kapı Feyruz’un şarkısıyla açılıyor.

       Halabi önce bizlere atölyesini tanıttı. Eserlerini zeytin ağaçlarının köklerinden yaptığını, dünyanın pek çok yerinde eserlerinin sergililer düzenlendiğini söyledi.  Şimdilerde Fransa ve İspanya’da sergisi olduğunu belirtti. Biz de kendisine İskenderun’a davet ettik. Geleceğine dair de -söz de aldık. Dönüşte içerisi çok büyük bidonlara nohutların konulduğu bir imalathaneyi gördük. Bizi bu durumda gören Hasan Halabi hızlı bir şekilde yanımızdan ayrıldı. Dolmuşa binerken son anda bir marketten aldığı köfte büyüklüğünde yiyeceği bir kağıdın içinde bize ikram etti. Bunun nohut, sebze ve baharattan yapıldığını, Suriye’de ve Arap ülkelerinde yaygın biçimde yendiğini adının “Felafel” olduğunu söyledi.  Felafelleri dolmuşun içinde yedik ve kendisine teşekkür ettik. Dönüşümüzde Ortadoğu’nun en büyük kampusüne sahip olduğu söylenen, Teşrin Üniversitesi’nin yakınından geçtik. Oradan merkezi bir yerde bulunan Şeyh Tahir meydanına geldik. Burada birbuçuk saat sonra aynı yerde buluşmak üzere gruplar halinde ayrıldık. Yanımızda Türk parasının dışında para yoktu. Bir küçük kuyumcu benzeri bir yer bulduk Bir miktar Suriye lirası(Suri) aldık. Suriye’de alışveriş ederken iyi pazarlık edilmeli. Çünkü alacağınız mala yüksek bir fiyat talep ediyorlar. Pazarlık sonucu, fiyatın dörtte birine kadar da inebiliyorlar. Benim pazarlık gücüm olmadığından alışveriş edemedim. Sadece hoşuma giden bir kalemlik aldım. Gördüğüm bir kitabevine dalıyorum. Kitap satışlarından memnun bir hali var. Türk edebiyatına ait herhangi bir kitap var mı şeklindeki sorumuza hayır yanıtını alıyoruz.. Sadece Türkçe öğrenme kılavuzlarının olduğunu söylüyor. Burada şunu da öğreniyoruz: Suriye’de eğitim ve sağlık hizmetleri parasızmış. 16.30’da aynı yerde buluşuyoruz ve Tartus’a hareket etmek üzere yola çıkıyoruz. Yolda şoförümüz yakıt ikmali yapıyor.  Bu arada dolmuşta şarkılar türküler söylüyoruz. Yol boyunca kamyonlar tırlar göze çarpıyor. Sanayi malları, inşaat malzemeleri taşıyorlar. Oldukça canlı, hareketli  bir ortam var.                                                                                                                                       Etrafımıza baktıkça evlerin geniş bir alana yayıldığını görüyoruz. Yolun etrafında üstü ve yanları naylonlarla kapatılmış tarım alanları var. Seracılık oldukça yaygın. Organik tarımında  yapıldığı konuşuyor. Verimli toprakların oluşturduğu ova, doğuya doğru yükseltiler… sonra dağlar başlıyor.  Bu yerleşim biçimi ne köy ne kasaba ne de kent özelliği gösteriyor. Her taraf evler – ağaçlar, bahçeler iç içe.  Tarım alanları, ormanlar, zeytinlikler, narenciye bahçeleri, tepelere yayılan konutlar devam ediyor.

Bir sahil kenti olan Baniyas’a geliyoruz.  Petrol Rafinerisinin bacalarından çıkan dumanlar bir an için İskenderun’la kıyas yapmamıza yol açıyor.  Buradaki dev bacalar gökyüzüne kara bulutları pompalıyor. Şehir merkezine girmeden Lazkiye –Tartus yolundan doğuya yönelerek, Akdenize paralel uzanan Ansariye dağlarına yavaş yavaş tırmanıyoruz. Bu dağların İsmaililer (Haşhaşiler) tarikatının Alamut’tan sonra yaşadıkları ikinci yurtları olduğunu öğreniyoruz. Yolda dolmuşumuz zorlanıyor.  Ağaçların,  evlerin iç içe olduğu yerleşim yerlerinden geçiyoruz.  Buralara,  17. yüzyılda, Yavuz Sultan Selim’in baskılarından Adana ve Antakya  yöresinde kaçıp gelmiş Nusayriler  sığınmışlar.  Cebel Ansariye  dağları içinde  uzun, derin bir vadi( Pınarlar Vadisi) boyunca gidiyoruz..  Bu yerleşim yerlerine,  sığınmadan dolayı  Alevi Dağları(Cebeli Nusayri) denmiş. Bu dağlarda Aleviler, 70 yıl yaşamışlar, daha sonra bir kısmı geriye dönmüş. Şimdilerde yazın sıcaktan bunalanlara tatil merkezi olmuş.  Her taraf yazlık evlerle dolu. Masyaf  adında bir yerleşim yerinden  geçtik. Saat, 19.00 sıralarında Errakme köyüne geldik. Şam’da yayınevi işiyle uğraşan Arap yazarlar Birliği üyesi çocuk yazarı Meryem Hayırbek ve eşi Abdurrahrahim İsmail sıcak ve samimi duygularla bizi karşıladılar. Hazırlamış oldukları yemekleri yedik, bahçelerinden topladıkları meyveleri ikram ettiler. Ciğerlerimiz oksijeni bol yayla havasıyla bayram etti.  Özellikle firik pilavı çok beğenildi.  Sundukları kahveleri içtik, Türkçe /Arapça şarkılar ve şiirler söyleyerek hoşça vakit geçirdik. Saat 22.30’da ayrıldık. Dönüşümüzde dağlar tepeler aştık. Sora  sora Bağdat bulunur misali, Trablus’a bulduk. Yollarda yön levhaları var, ancak yeterli değil. Yolu sorduklarımızdan kimi motorsikletiyle kimi kamyonuyla kılavuzluk etti.  Yolda silahlı sivil giyimli güvenlik görevlileri dolmuşumuzu durdurdu. Nereden gelip nereye gittiğimizi kibarca sordular. Sonra selametler dileyerek bizleri uğurladılar

      Tartus’a indik, deniz maalesef burada da Lazkiye’deki gibi. Sahil tamamen inşaat atıklarıyla doldurulmuş kimi yerlere de barikatlar yapılmış, adeta deniz hapsedilmiş. Bisikletinin arkasında seyyar çay ve kahve satan bir gençle sohbet ederek birer de kahvesini içtik. Trablus’da Osmanlı ve  antik eserlerle dolu bir kent olduğu söylendi. Zamanımızın olmaması ve geceye denk gelmesi nedeniyle bu eserleri gezip görme imkanımız olmadı. Tartus’un karşısındaki,  ‘Arvad Ada’sını da göremedik. Buraları ilerde tekrar gezip görmeye de karar verdik.  Ancak, Lazkiye’den önemli bir liman olduğu ve gemi ve nakliye hizmetlerinin olduğu gözlemledik. Suriye’de hayat akşamdan sonra devam ediyor. Gece yaptığımız uzun yolculuk boyunca köyde kasabada yaylada geçtiğimiz her yere işyerlerin açık, sokaklar cıvıl cıvıl olduğunu gördük. Kahvelerde nargile keyfi yapan genç yaşlı insanlarla, parklarda dolaşan oturan insanlarla hayat akıp gidiyordu.

Yayladağı sınır kapısına yaklaştığımızda tenha bir yerde bulunan bir bakkalın önünde alışveriş yapmak için mola verdik.  Anadolu’nun herhangi bir yerindeki bakkaldan farksızdı.  Bakkalda Türk parası dahil her türlü para geçiyordu.  Ben 7 lira verip 5 kilo şeker aldım. Kimi arkadaşlar burada domates ucuzmuş,  “Antakya’da domatesin kilosu 5 lira, burada bir liraymış, domates alalım paylaşalım.”  dediler.  Ancak bu bakkalda domates kalmadığından bu istek gerçekleşmedi. Lazkiye’den sonra aracımız yakıt almak için uğradığı petrol istasyonlarının hepsi kapalı idi.  Daha sonra, Suriye’de petrol istasyonları saat: 22.00’de kapandığını öğrendik. Gece yarısı saat: 02’de Yayladağı gümrüğüne geldiğimizde takvim 18 Ekim pazartesiyi saat ise, 02.00’yi gösteriyordu. Suriye gümrüğünde iyice bir arama taramadan geçtikten sonra pasaport işlemleri yapıldı. Gecenin bu saatinde gümrükte bizden başka kimse olmadığından, pasaport ve gümrük işlemleri uzun sürmedi. Her iki tarafta yarım saatte tüm işlemlerimiz bitmişti. Beş dakika sonra Yayladağı’ndaydık, oradan da,  45 dakika süren yolculuk sonrasında Antakya’ya gelmiş olduk. Mehmet Berkyürek’le İskenderun’a dönmemiz gerekiyordu. Sabaha kadar vasıta bulamayacağımızı bildiğimizden, İrfan Hatipoğlu’nun daveti üzerine evine gittik. Bir-kaç saat uyku sonrası aldıktan sonra, Mehmet Bebek’de İskenderun’da işi olduğundan gideceğini söylemişti, onun aracıyla saat: 8.00’de İskenderun’a doğru hareket ettik. İskenderun’a geldiğimizde saat: 9.00’ u gösteriyordu ve yeni bir iş günü başlamıştı…

ŞAM-BEYRUT GEZİMİZDEN İZLENİMLER

 

 

ŞAM-BEYRUT GEZİMİZDEN İZLENİMLER

                                                                                                             Müslüm Kabadayı

          18-19 Temmuz 2010’da yazar Mehmet Karasu’nun rehberliğinde Şam ve Beyrut’a bir gezi düzenleneceğini öğrendiğimde, bunu öğretmen arkadaşım Sevda Kılıç’la paylaştım ve onun da katılabileceğini söylemesiyle Ankara’dan Antakya’nın yolunu tuttum. Daha önce Şam’ı birkaç kez gezdiğim için, daha çok Beyrut’u merak ediyordum. Sevda öğretmense iki kentti de  görmeyi çok istiyordu.

          Mehmet Karasu’nun iki gün bir gece olarak düzenlediği geziye, Eskişehir’den bir öğretmen grubuyla Antakya’dan katılımcılar vardı. Ne yazık ki hiçbirini tanımıyordum. Cilvegözü Sınır Kapısı’ndan Suriye topraklarına girmemiz 03.30’u buldu. Şam’a 60 km kala kavşaktan döndüğümüz Malula yolunda uykudan uyandığımızda bu kadim Arami kentini Sevda’nın nasıl karşılayacağını merak ediyordum doğrusu. Kahvaltı dahil 3 saat kaldığımız bu kentte Süryaniler, Ermeniler ve Müslüman Araplar iç içe yaşıyorlar. İlk kez 2002’de gördüğüm bu kentle ilgili “Suriye Günlüğü” kitabımda ayrıntılı bilgi vermiştim. Antakya’yla bağlantısı, burada “Mar” yani “Azize” olarak hitap edilen Antakya kralının kızı Takla’yla ilgili anlatılan efsaneleşmiş hikayedir. Birçok mitoloji ya da dini hikayede motif olarak kullanılan “örümcek bağlamış mağarada saklanma” Mar Takla için de anlatılır. Şimdi o mağara kutsal mekan haline getirilmiş olup başka efsanelerle süslenmektedir.

         Buradaki kiliseler yanında yaklaşık 500 m’yi aşan dehlizi Sevda fotoğrafladı, ben kameraya aldım. Otobüse binip döneceğimiz sırada bura işi ekmeğin yapıldığı fırın ve ekmekleri sererek satan adam dikkatimizi çekti.

        Şam’a geldiğimizde öğle olmuştu, önce Sid Zeynep’e uğradık. Hz. Ali’nin torunu adına yapılan bu tapınağı, 1980 sonrası İran altın yaldızla süslemiş, etrafını düzenlemiş olup özellikle Şiilerin kutsal saydığı mekan haline getirilmiştir. O gün içeriyi ziyaret etme sırası kadınlarınmış, üzerine kara çarşaf geçirmek suretiyle içeriye girebilen Sevda, kadınlarla ilgili epey ilginç kareyi görüntüledi. Ben de onun bu çabasını ve halini belgeledim.

       Bu mabedin dışına çıkar çıkmaz etraf pislikten geçilmiyordu. Ellerinde tespih, süs eşyaları başta olmak üzere para kazanmak için satış yapan insanlar doluydu çevre. Oradan ayrılıp doğruca Şam Kalesi’nin bulunduğu merkeze geldiğimizde sıcak daha da kavurucu olmuştu. Biz gruptan ayrılarak, buluşacağımız saate kadar Sevda’yla bağımsız bir gezi yaptık. Hamidiye Çarşısı, Emevi Camii, çevredeki kahveler, hediyelik eşya satan dükkanlar, Selahaddin Eyyubi heykeli ve türbesi, kalenin arka cepheleri, değişik insan manzaraları, seyyar satıcılar, sokak ressamı vd. kareleri fotoğraflamaya, kasede kaydetmeye çalıştık. Arkası yarın tarzında hikayelerin anlatıldığı Nefal Kahvesi başta olmak üzere bazı yerlerde de birlikte fotoğrafımızı başkalarına çektirerek, ortak anımızı belgeledik. Doğrusu, bu kısa zamanda o kadar çok yer gezmek ve sürekli onları fotoğraflamaya çalışmak, Sevda’nın ilk kez gördüğü Şam’ın farklı boyutlarını tanımasına engel teşkil etmişti. Bunu daha sonra konuştuğumuzda, ona, seyahat eden Japonlara, “Neler gördün?” diye sorulduğunda, “Daha fotoğrafları tab etmedim.” yanıtını vermelerini hatırlattım. Gülüştük.

        Sevda, özellikle Emevi Camii’nin görkemine hayran kaldı. Burayı başlı başına fotoğraflamak için gelmek istediğini söyledi. Burada, Hz. Hüseyin’in kesik başının bulunduğu mekanı göremediğimiz için de üzüldü. Bunun nedenini anlayabilmiş değilim.

        Otobüse bindiğimizde 15.30’u geçiyordu. Şam’ın önemli meydanlarından El-Merce’de, bir dikit üzerindeki İstanbul’daki caminin minyatürünü gördük. Şam Müzesi’ne doğru ilerlerken Süleymaniye Takiyesi’ni geçtik. Sekiz yıl önce buralarda yaşadığım günler gözümün önünden bir bir geçmekteydi. Lübnan’da yaşayan avukat  Sait Ahmedi, Süleymaniye Takiyesi’nin avlusunda bulunan uçak ve helikopterleri gezerken, bunları Arap-İsrail savaşında düşürülen İsrail savaş araçları olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Bu uçaklardan birinin kanadına pusmuş bir kediyi fotoğraflayışım aklıma geliyor. Şam Radyosu’nda çalışan Gazel Yeşiloğlu arkadaşımızla buluşmamız, müzeyi gezerken öğrendiklerimizi anımsadıkça hüzünlendim.

        Yorgunluk ve sıcak dolayısıyla yarı baygın haldeydi otobüstekiler. Onun için çoğunluk bir an önce otele gidip dinlenmek istiyordu. Otobüsün kaptanı Şam’dan çıkıp Beyrut yolundaki vadiye girdiğinde bir Türkmen kökenli Cevher Barak öğretmenin beni burada gezdirdiği an geldi gözümün önüne. BAAS’lı bu öğretmen, bizim Harbiye’yi andıran bu vadide Arap zenginlerini yaşadığını vurgulamıştı. Ara yollardan bir tepeye tırmanarak Monta Rosa Oteli’ne (Yani Kırmızı Gül Oteli) geldiğimizde saat 18.00’i buluyordu. 20.00’de otobüse binmek üzere iki saatlik dinlenme faslında herkes odasına yerleşti, duşlar alındı, çevreyi kolaçan edenler oldu. Gurup anına yakın fotoğraf makinesi ve kamerayla, etrafa hakim bir tepedeki bu otelden çevrenin çekimini yaptım. Lübnan’ın ünlü Beka Vadisi’nin arka sırtından başlayarak kuzeydoğuya uzanan bu vadiye, güneşin giderek kızaran ışınları vururken, meyve bahçeleri içinde tek ya da iki katlı evlerde yaşamlarını sürdüren insanların hareketliliği de dikkat çekiyordu.

         Biraz gecikmeli de olsa otobüse binip Şam’a döndük, önce Cebel-i Kasiyun denilen Şam’ın kuzey-batısındaki dağa çıktık. Birinci Paylaşım Savaşından sonra bu bölgeyi işgal eden Fransızlara karşı ciddi bir direniş gösteren Şamlı yurtseverleri etkisiz hale getirmek için, o zamanlar ormanlarla kaplı olan bu dağı Fransız askerleri yakmış. Bu direnişçilere saygı anlamında dağa çıkan sol yamaçta “Zafer Anıtı” dikişmiş. Doğrusu, bir halkın belleğinde böyle önemli değerler sağlam biçimde yer ediyorsa, o halkı yok etmek mümkün değildir. Latin Amerika için Bolivar, Kuba için Jose Marti, Türkiye için Kuva-yi Milliyeciler ne ise, bu topraklar için de Arap yurtseverler odur.

            Şam’ın bu dağdan gece görünüşü büyüleyici; öbek öbek ışıklar, bulvar ve caddelerdeki araç hareketliliği, aşağılardan süzülüp gelen Arap melodileri, şarkıları… Dağın üst tarafına açılan yol boyunca binlerce insan öbekler oluşturmuş Şam’ı izlerken, yoldan geçen araçların gürültüsü bu atmosferi bozmuyor değil. Gündüz sıcaktan bunalan insanlar, akşamın serinliğini bu dağın eteklerinde hissetmek ve Şam’a bu tepeden bakabilmek için her tarafa yayılmış durumdalar. Arapça “berid”, yani “soğuk” diyerek su, meşrubat satan çocuk ve gençler fır dönüyorlar çevrede. Turun rehberi konumundaki yazar Mehmet Karasu, burada hırsızlık olaylarına tanık olunduğu için herkesi uyarma gereği duyuyor. Bizler de özenli davranıyoruz, aşağıdan esip gelen rüzgarla ferahlıyoruz kısa bir süre de olsa, bir sıkıntı yaşamadan otobüse biniyoruz ve doğruca kent merkezindeki Semiramis Otel’e gidiyoruz. Şam’ın Arap eğlencesini yansıtan bu oteldeki yemeğimizi yerken, içkilerine güvenemiyoruz. Rakı içenler dışında biz kırmızı şarap istediğimiz halde bu güvensizlik nedeniyle içemiyoruz.

        Geç saatlere kadar burada süren Arap eğlencesi çerçevesinde genç kadın solist, Türkiye’den gelen iki masaya ilgi gösteriyor. İstanbul ve Antakya’dan gelenler, şarkılara eşlik ediyorlar, hatta bazıları çıkıp pistte oynuyor. Antakyalıların eğlenceye düşkünlüğü, orada da karşımıza çıkıyor. Marcel Halife’nin Türkiye’de de bilinen “Asfur”, yani “Kuş” şarkısını hep birlikte söylüyoruz. Yanımda oturan Suriyeli rehberle diyalog kurmak istiyorum ama Arapça bilen arkadaşlar yeterince yardımcı olamıyorlar. Neden diyalog kurmak istediğime gelince… Bulunduğum hiçbir ortamda onaylamadığı üzere dansöz çıkardılar bir ara sahneye, ben buna tepki gösterirken düşüncemi anlayan Arap rehber bir açıklama yaptı. Bu dansözün Irak’tan, ABD işgali sonrasında göç edenlerden olduğunu, Şam’da 2 milyona yakın Iraklı göçmenin bulunduğunu söyledi. O da dansöz inene kadar sahneye yüzünü dönmedi ve efkarlıydı. Tarihin her devrinde olduğu üzere savaş ve işgallerin, en çok kadınların onurunu yaraladığını o akşam, bir kez daha gördük. Onurlu her insanın niçin savaşa karşı çıkması gerektiğini, bundan daha “çıplak anlatan bir sahne” olamaz herhalde.

        O geceyi Suriye’nin batısındaki bir platoda kurulmuş olan Monta Roza Otel’den biraz gecikmiş olarak ayrılıp Lübnan Sınır Kapısı’na geldiğimizde, burada bu kadar bekleyeceğimizi hiç düşünmemiştik. Üç dört saat sonra Lübnan’a girdiğimizde bir yandan sıcak, bir yandan zaman kaybının stersi altında önce bir ovayı geçtik. Amik Ovası’nı andıran ama daha dar biçimde uzanan bu ovada, tarım ve sanayi iç içe görünüyordu. Hıristiyan halkın yaşadığı yerleşim düzeni ve kiliselerden belli olan bir kasabayı geçtikten sonra yol, dağa tırmanmaya başladı. Zaman zaman uçurumların göründüğü bu dağı aştığımızda ormanlar ve yükselen binalar gözümüze çarptı. Akdeniz sahiline inene kadar yaklaşık yarım saat boyunca Lübnan dağlarının sembolü olan sedir başta olmak üzere çeşitli büyük ağaçların gölgesinden ilerleyerek Beyrut’u değişik sırt ve vadilere kurulmuş semtleriyle seyrettik. Dört milyonu aşkın Lübnan’ın nüfusunun yarısından fazlasının yaşadığı Beyrut’ta kaldığımız süre içinde gördüklerimiz, dikkatimizi çeken önemli durumlar ve yorumlarım ise şöyle…

           Bir; Doğu ve Batı Beyrut olarak bölünen bu kentin, sosyo-ekonomik açıdan sınıfsal keskinliğin çok açık görünen bir yaşam farklılığı var. Daha çok Hıristiyanların yaşadığı kesim, ekonomik açıdan güçlü, Müslüman ve diğer insanların yaşadığı semtler ise orta gelirli ya da yoksul. Lübnan Komünist Partisi başta olmak üzere İsrail’e kafa tutan Hizbullah ve diğer örgütler, daha çok bu kesimde güçlüler.

         İki; Körfez ülkelerinin petrol şeyhleriyle Batılı kapitalistlerin eğlence, kumar merkezi olan oteller zinciri, Beyrut’un daha çok batı kesimine kurulmuş. Bu çark, petrol başta olmak üzere Ortadoğu’da biriken sermayenin, bu yolla Batı’nın kasalarına akmasını sağlıyor.

         Üç; Beyrut’un merkezinde Korneş denilen yerde yaşam lüks ve tüketim çılgınlığı dikkat çekiyor. Paris, New York gibi kapitalist merkezlerde görülen pahalı lokantalar, pastaneler, alış-veriş merkezlerinde her şey ateş pahası. Sadece lüks arabaların burada yan yana dizildiği sokak ve caddeler dikkat çekiyor.

         Dört; ticaretin her zaman canlı olduğu, 1970’lerden itibaren iç savaşın acılarını defalarca yaşamasına karşın Beyrut’un bu nedenle hemen kendini topladığı belirtiliyor. Semtlerde iç savaş sırasında her türlü silahla saldırıldığını izlerini taşıyan eski evlerin hemen dibinden yeni lüks binaların yükselmekte olduğunu gördük.

          Beş; kimilerince Türk kökenli oldukları söylenen Hariri ailesinin, burada son 50 yıl içinde palazlandığı, ticari yükselişlerine paralel olarak da burjuva siyasetinde egemen oldukları belirtiliyor. Önce Suriye’nin, şimdilerde Hizbullah’ın sırtına yıkılmak istenen Hariri cinayetinin, aslında İsrail’in bir oyunu olduğunu, aklını kullanan herkes söylüyor. Yeri gelmişken, bizi Beyrut’ta gezdiren İskenderun kökenli Mehmet Efetürk’ün de verdiği bilgilerin bunu teyit ettiğini belirtmeliyim. Onlarca kişinin öldüğü büyük bir suikastla öldürülen Refik El-Hariri hakkındaki şu notu, okuyanların bilgisine sunmak istiyorum.    

          “Refik Hariri 1944‘te Lübnan’ın Sidon şehrinde mütevazı bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Sayda’da tamamladı. Üniversite tahsilini Beyrut Arap Üniversitesi‘nde Ticaret bölümünde okudu. Üniversitede öğrenim görürken bir yandan da okul masraflarını karşılamak için gazetelerde redaktör işinde çalışıyordu. Daha sonra buradaki tahsilini keserek 1965‘te Suudi Arabistan‘a geçti ve orada öğretmen olarak çalışmaya başladı. Arabistan’da Kral Fahd‘ın kız kardeşiyle evlendi. 1969’da CICONEST isimli kendi inşaat şirketini kurdu. 1970′li yılların ortalarında büyük petrol şirketleriyle iş anlaşmaları imzaladı. Onun servet dünyasına girmesinden kısa bir süre sonra asıl vatanı olan Lübnan’da iç karışıklıklar yaşanmaya başladı. Bu yüzden ticaret ve sanayi alanındaki faaliyetlerini Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde sürdürdü. Çok kısa bir süre içinde büyük bir servete sahip oldu ve Arap dünyasının hatta dünyanın sayılı zenginleri arasına girdi.” (Vikipedi Özgür Ansiklopedi)

         Beyrut’ta suikastın gerçekleştiği yere yakın bir alanda anıt mezarı yapılan Refik El-Hariri’nin fotoğrafına bakarken, yazar Mehmet Karasu bana dönerek, “Müslüm Bey bakın, bu fotoğraf kimi andırıyor?” diye sordu. Duraksamaksızın, “Demirtaş Ceyhun’u!” dedim. Ortadoğu insanındaki ortak özellikler, hatta benzerlikler, bu coğrafyada büyük harmanlanmaların gerçekleştiğinin bir kanıtı değil mi?

        Refik El-Hariri’nin anıt mezarının yanında, onun yapımını başlattığı söylenen “Mavi Cami” yükseliyordu. Benim dikkatimi çekense, deniz tarafındaki meydanda yer alan “Direniş Anıtı”ydı. Anıttaki kadın  ve erkekler, işgal karşıtı bir duruşu temsil ediyorlardı ve vücutlarının değişik yerlerinden yara almışlardı. “Ölümüne direniş!” diyorlardı adeta. Bu anıta baktığımda, 1969’dan beri Filistin ve Lübnan topraklarında, burada yaşayan halkların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinde dayanışmaya giren Türkiyeli devrimciler, sosyalistler geldi aklıma. Antep’ten gelip bu cephelerde yaşamını yitiren ilk Türkiyeli devrimci Mustafa Çelik, örgüt adıyla `Fedai Ali Ahmet` başta olmak üzere enternasyonalist onurumuzun temsilcilerini saygıyla anıyorum.

       Altı; Ravşi denilen yerdeki sahile indiğimizde, kişi başı 200 SL anlaştığımız bir tekne turuyla denizden karaya uzanan bir mağarayı görmeye gittik. Yaklaşık 50 mt uzunluğundaki bu mağaranın küçük bir bölümüne tekneyle girdikten sonra dönüşte suların oyduğu iki tepenin arasından geçtik. Kısa süren bu maceramız sırasında kamera ve fotoğraf makinelerimiz hiç durmadı. Sevda öğretmen, sık sık yalpalayan teknede dengesini iyi sağlayarak güzel kareler yakaladı.

        Yedi; Turistlere “yolunacak kaz” gözüyle bakanların Beyrut’ta da az olmadığına tanık olduk. Tekne sahibi Mehmet Karasu’dan 200 SL fazla aldı, yemek yediğimiz sahildeki lokantada benzer tavırlarla karşılaşınca tartıştık. Doğrusu, bu kurnazlık sanılan ama basitçe insan kaybeden uygulamaların, Ortadoğu toplumlarında yaygın olduğunu görmek, bizim için çok üzücü.

       Sekiz; Beyrut’tan akşamüzeri ayrılırken yönümüz Suriye’nin Tartus kentiydi. Sahili kuzey-batıya doğru kat ederken, bir dağın tepesinde büyük bir manastır ve İsa heykelini gördük. Buraya doğru çıkan bir teleferiğin altından geçerken, kentin birçok yerine bu denli dinsel simgelerin konmasını doğru bulmadığımızı söylemeliyim. Dinin toplumsal ve siyasal yaşamı bu denli kuşattığı bir toplumdan, çatışma ve savaş dışında bir şey çıkmayacağını tarih bize hep göstermiştir. Çünkü egemen sınıflar, o toplumlarda dini hep bu amaçla kullanmışlardır.

        Dokuz; kısa süren Beyrut gezimizde üzüldüğüm en önemli şey, Dünya’nın yedi harikasından biri olduğu söylenen Jcaiyta Dağı Damlataş Mağaralarını görememekti. Gezi programımızda olmasına karşın, geç kaldığımız için gezemediğimiz bu mağaralardan birinin içinde tekneyle gezilirken, diğeri kuruymuş. Sarkıt ve dikitleriyle ünlü bu mağaraları görmek, başka bir bahara kaldı ne yazık ki…

       On; yolumuz Beyrut’un kuzey-batı yönündeki son mahallelerine doğru ilerledikçe, muz bahçelerinin çoğaldığını fark ettik. Sevda öğretmenin önünde Ece Temelkuran’ın “Muz Sesleri” romanı duruyordu. “Bu bahçelerin olduğu bir semtte oturdu herhalde bu romanı yazarken.” diye konuştuk. Biz böyle konuşurken yan tarafımızda oturan bayan, “O romanı okudum ama beğenmedim.” dedi. Neden beğenmediğini tartışamadık, çünkü biz henüz okumamıştık romanı tümüyle.

           Yol üzerinde merak ettiğim kent ise Trablusşam’dı. Bir yandan da güneş batmak üzereydi, gündüz gözüyle göremedim ne yazık ki bu kenti. 100 bini aşkın bu kentin ortasından geçtik, çevresinde bir üniversite binası ile fabrikalar bulunan bu kentin limanı da işlek görünüyordu. Bundan sonraki yolculuğumuz geceye denk geldiği için, mekanlar ve durumlarla ilgili fazla şey belirtemeyeceğim.

          Lübnan’dan Suriye’ye girişimiz birkaç saat engellenmemiş olsaydı Tartus liman kentine erken gelebilseydik, rehberimiz Mehmet Karasu’yla mutabık olduğumuz üzere sahile çok yakın olan Arvad Adası’na gidip gelecektik. Tarihte tecrit mekanı olarak da kullanılan bu adayı göremeden ve sınırda çok gecikmenin gerilimiyle de yoğrulmuş olarak Tartus’tan ayrıldık. Hepimiz, bilgisayar teknolojisinin bu sınır kapılarında kullanılmamasına bir anlam verememiştik. Sevda öğretmen, buralardaki düzensizlik yanında pisliğe de çok sinirlenmişti haklı olarak.

           Sabah Yayladağı Sınır Kapısı’ndan girdiğimizde, bir yandan cep telefonlarımız çalmaya başladı, diğer yandan dostlarımıza, yakınlarımıza kavuşabilmenin sevinci egemen oldu otobüste. Doğrusu, bu kadar kısa zamanda bu kadar çok yeri görmenin, sindire sindire bir kültür gezisi yapmaktan uzak olduğunun altını çizmeliyim. Hele hele gezilen görülenleri belgelemeye çalışarak bunu yapmanın, daha da zor olduğu malum. Yine de güzel anlar yaşadığımız, yeni bilgi ve görgülerle zenginleştiğimiz bu gezi için, düzenleyen dostlarımıza teşekkür ediyoruz.

SURİYE-LÜBNAN KÜLTÜR GEZİSİ

   SURİYE – LÜBNAN KÜLTÜR GEZİSİ

                                                                                                       Kemal  Düz

       Suriye ve Lübnan Türkiye’ye yakın iki komşu ve dost ülke.  Bu iki ülkeyi vizesiz, gezme-görme imkanı var. Vizeler karşılıklı kaldırıldı. Pasaport yetiyor. Artık çat kapı Suriye’ye kolayca gitmek mümkün.  Daha önce Suriye’ye iki defa gitmiştim. Suriye’ye bir defa gitmek, yetmiyor. Temmuz’un sonu, Ağustos’un ilk günleriydi, hava çok sıcaktı. Televizyonlar cehennemi sıcaklarından söz ediyordu. 30 Temmuz 2010 Cuma günü saat: 22.00 de bir otobüsle İskenderun’dan Antakya’ya hareket ettik. Bizi, Aalen –Antakya Kültür Deneği Başkanı Mehmet Karasu karşıladı. Antakya(Antioch), Roma İmparatorluğunun Roma ve İskenderiye’den sonra  gelen üçüncü büyük kenti.  ”Christian”  sözcüğünün ilk kez kullanıldığı kent. İbn Battûta Seyahatname’sinde;  “Burası çok büyük ve kadim bir şehirdir. Etrafında sağlam surlar Şam şehirlerinden hiçbirinde yok.” der. Aynı gece saat: 01’de Antakya’dan bir otobüsle yola koyulduk. Reyhanlı-Cilvegözü sınır                                                                                                          

         ASİ’L  KENT:  HAMA 

        Cumartesi günü sabaha karşı, saat beş gibi,  Asi nehrinin içinden geçtiği,  Hama kentinde mola verdik.  Her yerde Devlet Başkanı Beşir Esad’ın fotoğrafları var. Türk parasıyla alışveriş edilemiyor. Suriye lirası veya dolar geçiyor. Bizlere yakınlık ve  çok ilgi gösteriyorlar. Sokaklarda Türkçe bilenlere rastlamak  mümkün.  Asi nehrinin üzerinde bulunan, tarihi su dolapları çalışır durumdaydı.  Su ile ahşap dolapların buluşmasından oluşan göğü delen ses,  iki kişi arasında konuşulanları engelleyecek düzeydeydi. Büyük Ozan Yunus Emre, görmüş olduğu bu dolaplardan esinlenerek  bir şiir yazmış. Şiirin ilk dörtlüğü şöyle:  “Benim adım dertli dolap/Suyum akar yalap yalap/Böyle emreylemiş şalap/ Derdim vardır inilerim. “ Gerçekten de bu dolaplar acı acı iniliyor.  Sanki dünyanın bütün yükü bunların  omuzlarında. Bize anlatıldığı kadarıyla Asi nehri üzerinde sayıları da 100’den fazlaymış. Şimdilerde,  17 tane kadar kalmış. Biz burada ikisini gördük. Eskiden,  su dolaplarının nehirden su kemerlerine taşıdığı sular, kemerler vasıtasıyla tarım alanlarına taşınır, bahçe ve tarlaların sulamasında kullanılırmış. Şimdilerde daha çok turizmin hizmetindeler.  Su dolapları Romalılar tarafından tarım alanlarını sulamak amacıyla kurulmuş.  Buradan yola devam ettik. Yaklaşık iki saat sonra; lokantası, bakkalı olan bir küçük yerleşim yerinde, yarım saat mola verdik. Etrafı seyrederek, saat 10’da  Antik Malula köyüne geldik.

      MÜNZEVİ  GÜZEL:  MALULA

        Malula, tertemiz bir yer. Daha  çok bir kasaba görünümünde. Dağın eteğinde, oyulmuş kayalara sığınmış. Dağların arasına sıkışmış bir yerleşim merkezi.  Yazar Refik Schami’nin memleketi. Jüpiter Tapınakları üzerine kurulan kiliseler hala kullanılır durumda.   İnsanı büyüleyen bir yer. Şam’a 70 km mesafede. Hırıstiyanlarca kutsal kabul ediliyor. Malulla’ yı Papa  2`nci Jean Paul ‘de ziyaret etmiş. Burada ilk önce şehrin dışında yüksek bir yerde bulunan Sergis ve Baccmus Kilisese’sine  gittik. Kilisenin bitişinde bulunan Cafe’de, yemek yedik, çay içtik. Sonra kilisenin içine girdik. Giriş  kapısı çok eskimiş ve demirdi.  İbadet edilen odadaki tahta sıralara oturduk. Görevli bir bayan, müzikal sesiyle kilisenin tarihçesini, burada konuşulan Aramice ve Malula’yı anlattı. Aramice ve Arapça dua etti. Tercümanımız bu duaları Türkçe’ye tercüme etti.  Anlatılanlar özet olarak şöyle: Günümüz de Malula’da yaşayanlar Hz. İsa’nın konuştuğu Aramice dilini konuşuyor. Bu dili, Malula dahil Suriye’de üç köy konuşuyormuş.  Hz. İsa’ya ilk defa bu köylüler inanmış. Hz.İsa bu köyde saklanmış. Burada beş kilise ve iki cami varmış. Hırıstıyanlar ve Müslümanlar bir arada kardeşçe yaşıyormuş. Sergis ve Baccmus Kilisesi, Hırıstıyanlıktan önce, putperestler döneminde Apollon’un tapınağı imiş. Depremler sonucu yıkılınca yıkıntısı üzerine, aynı taşlar ve ağaçlar kullanılarak kiliseye çevrilmiş. Kilise’nin mevcut hali M.Ö. 297 yılında Roma’dan gelen iki  rahip Serkis ve Bahus tarafından yapılmış.  Oradan, kayaların arasında yapılan dehliz yoldan geçerek, dağın derinliklerindeki Aziz Tacla Kilisesine ve manastırına yöneldik. Aziz Tacla Konya’dan gelmiş ve burada inancını yaymıştır. Pek çok  rahibe ile karşılaşıyoruz. Sakin ve kararlı halleri gözden kaçmıyor. Bir genç,  taşların arasından çıkan ’kutsal su’dan, zincirli  bakır tas ile  konuklara ikram ediyor. Bize de ikram etti. Soğuktu,  içtik. Dönüşümüzde bir fırından yeni çıkmış ekmekler, yolun kenarında özel hazırlanmış yerine konuyordu.  Kilisenin hemen alt tarafından bulunan  kanyonu da gördükten sonra yolumuza devam ettik. Dönüş  yolunda  dağların  tepelerinde, Hz Meryem  ve  Hz. İsa’nın heykelleri göze çarpıyordu. Yaklaşık bir saat sonra Suriye’nin Başkenti, masalların kent  Şam’da  idik. Araplar Şam’a   Damascus diyorlar.

       YALNIZ  BİR  ŞAMAN:  ŞAM

       Kadim şehir Şam: Resmen doğal ve  açık bir müze. Her yer tarih; taşı toprağı, güneşi suyu. Aldığımız nefes tarih kokuyor, toprağından tarih çıkıyor. Gizli ilimler yurdu.  Nüfusu 6 milyon.  Öncelikle, Hz Muhmammed’in torunu, Hz Ali’nin kızı Hz. Zeynep türbesi ve Camiini ziyaret ettik. Kavurucu havaya rağmen insanlar, özellikle bayanlar akın akın türbeye, camiye girip çıkıyorlardı. Sıcak hava, uzun süre kalmamızı engelledi Her taraf insan doluydu ve serin ve gölge bir yer yoktu.   Türbe ziyareti sonrası, Osmanlı Valisi Hamdi Paşa tarafından 1870’de başlanan ve 1873′te  tamamlanan Hamidiye  Çarşısına gittik. Burası kapalı  bir çarşı ve çok kalabalık.   Yürümekte ve alışveriş etmekte çok zorlandık.  Aynen İstanbul’daki kapalı çarşıyı andırıyor. Çarşının bitiminde  Emevi Camisi var. Camiyi gezip gördükten sonra, tekrar çarşı içinden geriye döndük.  Kapalı çarşının hemen yanında, Selahattin Eyyübi’nin görkemli anıtı var. Orada bulunan su satıcısından bir şişe su satın alıp, park halindeki otobüse kendimizi zor atıyoruz. Sıcaklık alev gibi tüm bedenimizi sarsıyor. Otele dönüşte; Hicaz Tren İstasyonunun önünden geçtik. Burası, 1905 yılında Osmanlılar tarafından yapılan muhteşem bir tren garı. Oradan Merjeh(Merce) meydanında demirden bir sütun (Telgraf Anıtı) var. Bu anıtı Sultan Abdülhamit yaptırmış. Anıtın tepesinde Beşiktaş-Yıldız’daki Hamidiye Camisinin bir modeli var. Şehrin oldukça dışında olan konaklayacağımız otele gelip eşyalarımızı yerleştik. Akşam  saat 19.00’da Kasiyon Tepesine yöneldik. Şam’ı Kasiyon tepesinden seyrettik. Oradan Şam bir başka güzeldi.  Fotoğraf çektik. Her tarafta renk renk ışık cümbüşüydü. Saat, 22.30’ konaklayacağımız otele geldik. Orada yemek yedik, düzenlenen Arap gecesini izledik. Saat bir’de otelden ayrıldık. Biz ayrılırken eğlence devam ediyordu. Saat sabah 4’e kadar sürüyormuş. Ertesi günü Saat: 8’de Beyrut’a gitmek için hareket ettik. Şam’da gezilecek daha çok yer var. Ben ilk gelişimde şehrin dışında Kasiyun Dağı eteğinde Muhyiddin  İbn  Arabi’nin de türbesini ziyaret etmiştim. 

       ORADOĞUNUN PARİS’İ :  BEYRUT

       Şam’dan sabah saat 8 ‘de çıktık. Birbuçuk saat sonra, 9.30 da Lübnan Gümrüğüne geldik. Gümrük işlemleri için,  üç saat kadar bekledik.  Lübnan’ın nüfusu yaklaşık: 4 milyon.   Lübnan’da   Akdeniz bitki örtüsü ve iklimi hakim. Lübnan özellikle kışın bol yağış alıyormuş. Yılda 2.4 milyar metreküp su taşıyan,  Antakya’nın batısında Türkiye topraklarına karışan Asi nehri, Lübnan Dağlarının yağışlarıyla besleniyor. Asi’nin toplam uzunluğu 287 km.: 40 km Lübnan, 159 km. Suriye, 88 km. Türkiye sınırlarından akar.Lübnan, Suriye VE Türkiye ile bağı Asi nehri  önemli bir oluşturuyor. Ortadoğu ülkelerinde ki su sorunu burada yok. 280 km’lik sahile sahip. Tahrip edilen kara yolları, tren yolları, havada uçan helikopterler.   Trafik polisi dışında polis yok gibi.  Her yerde üçer beşer Barış Gücü askerleri dolaşıyor.  Ovaları, dağları taşları, yaylaları aştık. Beyrut’a vardık.  Beyrut’a inişte,  yolun solunda savaşın vahşetini gösteren, içsavaştan kalmış hurdaya dönen arabaların sergilendiği  utanç anıtı var. Sahiline indik. Çok lüks binalar, oteller, eğlence merkezleri, iş merkezleri, bakımlı sokaklar… Caddeler,  sokaklar tertemiz. Eski binaların duvarlarında mermi izleri hala duruyor. Bugün Pazar: resmi tatil. Sokaklar boş, tek tük insan göze çarpıyor. Kentin merkezinde fazla beklemedik. Dünyanın yedi harikasından biri olduğu söylenen Lübnan’a 20 km mesafedeki doğal, Jeita(ceyta) mağarasına hareket ettik. Mağaranın önü çok kalabalıktı, sadece bilet alabilmek için yarım saat bekledik. Giriş ücreti olarak 12 dolar ödedik. Teleferiğe binmek için de yarım saat sıra bekledik.  Mağaranın uzunluğu 2130 metre, 750 metresi gezilebiliyor. Mağara 1836 yılında keşfedilmiş. Dünyanın en büyük yer altı mağarası. Burada iki ayrı mağara var. Biri kuru mağara, biri de ıslak mağara. Kuru mağarayı on dakika gezmek mümkün. Mağaranın içinde korkuluklu merdivenler var,  yürüyerek geziliyor. Hemen 30 metre yakınında ıslak mağara var. Onu da botlarla gezdiriyorlar.   Dışarının  sıcaklığından bunaldığımız  için buranın doğal serinliği iyi geliyor. Mağaraya çok büyük ilgi var Gelenlerin daha çok Lübnan dışından geldiğini öğreniyoruz. Yediden yetmiş her yaştan insan. Lübnan’da Hırıstiyanlar yönetimde.  Mağaradan ayrılıyoruz. Beyrut’ın merkezine geliyoruz. Beyrut  bir batı kenti gibi.  Daha  çok  Fransız mimarisi hakim. Hep taştan binalar. Sokaklar tertemiz. Merkezdeki binalar iç savaşta tahrip olmuş. Orijinal halleri korunarak yeniden yapılmış. Kilseler camiler havralar yan yana. Biz Hırıstiyanların yaşadığı Kuzey Beyrut’u gördük. Müslümanların yaşadığı Güney Beyrut’u görmek için zamanımız yok. Beyrut’a şu adlar yakışabilir. Taşkent veya eğlencekent.  Beyrut’tan akşam saat: 21’de hareket ettik. 

      DENİZKENT:  LAZKİYE

     Antik Trablus şehrinin içinden geçtik. Karanlık basmıştı fazla bir şey göremedik. Sadece şunu söyleyebilirim. Yol boyunca bazı evlerin pencerelerine Türk Bayrakları asılıydı. Lübnan Gümrüğünden pasaportları kontrol eden, kayıt yapan bir asker, ayrıca geçişlere izin veren bir memur  vardı. Başka bir görevli göremedik. Daha sonra Suriye Gümrüğüne geldik. Orada pasaport ve giriş işlemleri fazla uzun sürmedi. Suriye Gümrüğünden geçtikten sonra, Lazkiye’den geçtik.Suriye’nin ortadoğunun önemli  Lazkiye bir liman kenti. Suriye’nin heryerinde olduğu gibi burada  Sünni Araplar,  Nusayriler, Ermeniler, Türkmenler yaşıyor. Oldukça modern bir kent. Deniz  kentlerinin bütün özelliklerine sahip. Çok eski tarihi eserlere sahip. Yolculuğumuzu sabah saat, 7 ‘de  Yayladağı sınır kapısında  işlemlerimiz tamamlayarak  bitirmiş olduk. Bu gezi den  anlatılacak çok şey var. Gitmek, görmek gerek. Günümüz  Binbirgece Masallarını yaşamak  gerek…

DUBAİ NOTLARI

Erbakan’ın, başbakanlığı döneminde, çocuğunu  Dubai’ye balayına  göndermesi uzun zaman basında yer almıştı. O zamandan kafamda soru işaretleri dizilmeye başlamıştı. Neden Dubai? Her yanı bir cennet köşesi Türkiye dururken neden Dubai?

Hayat sürprizlerle dolu. O güne dek Arap komşu ülkelere kültürel amaçlı defalarca çıkmıştık. Dubai davetini alınca bir hoş olmuştu eşim. Önceleri maddi açıdan gitmeyi düşünmüyordum. Kardeşlerim, çocuklarım gitmem için ısrar edince heyecanlı hazırlık başladı. Eşim internetten araştırıyor ben de sevgili hocamız Orhan Kural’ın yazdıklarını okuyordum bu muhteşem ülke için.

Uçağımız hesabımıza göre bir saat önce vardı. Ama bir türlü inemiyordu. Sis ve görüş sonra on beş dakika giden uçağımız hava alanının ihtişamını hissettiriyordu adeta. Binlerce kilometrekarelik alanda ilk bakışta temizlik ve düzen göze çarpıyor. İçerisi apayrı bir kent. Read the rest of this entry »