‘Köşe Yazıları’ kategorisi arşivi

Korku ve Sabır

                                       KORKU ve SABIR

Aslında korktuğumuz şeyler içimizde düşünüp tasarlayıp hayata geçirdiğimiz eylemlerdir. Yani insan korkuyorsa kendisinden korkuyor demektir. Hiçbir şey kendi eylemleri kadar korkutmadı insanı.
Maymunun üç eylemi ( görme, duyma, konuşma ) ile ifade edersek insan kendi başına çoraplar örer, ne ekerse onu biçer.
Korkmamak lazım çünkü kaderimiz ( yazmış olduğumuz ) bizi acılara, sevinçlere, kederlere sürükler ve oraya kadar götürür. Hepsiyle yüzleşme anlarında sabırlı olan kazanır. Sabır en zor imtihanlardan biridir ve sabır
lı olmak üst düzey evrimleşme ister. Evrimlerimize göre sabırlıyızdır yani ne kadar evrimleşmiş isek o kadar sabır gösteririz.
İstediğimiz kadar kaçalım boşunadır kader illa de bizi bulur.
Ne ekmişsek onu biçmek için hazırlıklı ve tevekküllü olmak bir evrim ve erdem işidir. Evrimleşme sürecinde kendimizden kaynaklanmadığını düşündüğümüz acılar, kederler, tehlikeler karşısında sabırlı tavırlar
sergileyen kazanır. Bu kazanım zarardan kar durumu da olabilir.
kendimizi korumak için , gelen tehlikeyi görüp değerlendirdikten sonra isyan Edip ‘’ bu olamaz, nasıl olur, olmamalı ‘’ dememeli insan. Olan olay ve hadise insan evrimini negatif tarafa çekiyor ve geri götürüyorsa buna boyun eğmek doğru değildir. Bu anlarda sabır terazisi şaşmamalı. Gerekli tavır pozitif olmalı kayıplarımıza üzülmemeliyiz. Yani susmak, görmemek, duymamak insanlığı
pozitif yöne götüren eylemler içindir.
İnsan kendisini tanıyabiliyorsa ve eylemleri hep pozitif ise
korku nedir bilmediğini görürsünüz. Korkan insanın muhakkak
o olayda bir kusuru ve eksiği vardır. Yani evrim skalasına uygun olmayan eylemi vardır ve bu eylemi negatiftir ki korkabilmektedir.
Pozitif eylem korku barındırmaz. Negatif eylem korkuyla tıka basa
doludur. Yani biz korkuyorsak eksikliğimizdendir, eylemsizliğimiz
dendir, kendimizdendir, özümüzdendir. Kendi eylem skalası gereği
davranış yazılımı yapan kişi korkusuzdur.
Korkmamak için aklın pozitif yönünü iyice beslemek gerekir.
Aklın pozitif yönünü izlemeyen, beslemeyen kişiler korkak olurlar.
Cesur insan eylemlerinde pozitif evrim yazılımı yapandır ki sabrın cevheridir.
                                                                                           Dr bedir HATEM

I.Defne Festivali

ULUSLARARASI DEFNE FESTİVALİ

 

                                                                   Mehmet Karasu (karasumehmet50@hotmail.com)

     Hafta içinde Antakya çok önemli bir etkinliğe ev sahipliği yapacak.

     Hatay Valiliğinin öncülüğünde ilk kez Uluslararası Defne Festivali gerçekleşiyor.

     Kentimizin farklı mekânlarında gerçekleştirilecek çok yönlü etkinliklere yurt içinden ve yurt dışından yüzlerce sanatçı, bilim insanı katılacak.

     Bu, hem kentimizin tanıtımı, hem de önemli bir gelir kaynağımız olan defne bitkisinin hak ettiği yeri alması açısından çok önemli.

       Yeni yeni keşfettiğimiz defne (Laurus nobilis), defnegillerden, genelde 3–7 metre boyunda, her mevsim yeşil kalabilen, güzel kokulu ve yapraklarının kullanım alanı oldukça geniş olan, Akdeniz’e özgü bir ağaç türüdür. Yemeklere lezzet kattığı gibi alternatif tıpta da önemli bir yer tutar. 16. Yüzyılda yaşamış olan Antakyalı ünlü Bilge Hekim Davut El Antaki’nin yapıtlarında bu ağacın yararları ayrıntılı olarak anlatılır. Ayrıca Türkiye’nin tarım ihracatında önemli bir paya sahiptir:

        Çiçek açmış defneden elde edilen defneyaprağı, yemeklerde tat vermek için kullanılmaktadır.

        Defne yağı, defne meyvelerini sıkarak elde edilen, 30°C’de eriyen bir yağdır. %95 yağ asitlerinden ve %5 esansiyel yağlardan oluşur. Yağ, en çok sabun üretiminde kullanılıp, bunun yanı sıra kozmetik sanayisinde cilt nemlendirici olarak kullanılır.

       Şifalı ot olarak romatizma, deri kızarıklıkları ve kulak ağrıları için kullanılır.

       Defne, yaz kış yeşil kalır. Bu özelliği nedeniyle ölümsüzlüğün simgesidir.

       Defne, Apollon’un simgesidir. 

       Öyküyü mutlaka dinlemişsinizdir:

       “Bir gün Apollon, Thessalia’da kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus ırmağı kenarında, güzel bir kız görür. Bu güzelin adı Daphne’dir.   Apollon, kızı görür görmez ona âşık olur. Daphne ormanların derinliklerinde dolaşmaktan zevk alıyor, ay ışığında yabani hayvanları kovalamak avlamak en büyük eğlencesi idi. Yalnız başına dolaşmayı çok seviyordu. Dahası Daphne hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmişti. Erkeklerden nefret ediyordu, bu yüzden evlenmeyi kesinlikle istemiyordu. Fakat Apollon ona delicesine tutulmuş peşini bırakmıyordu. Ormanda karşılaştıklarında Tanrı Apollon güzeller güzeli bu kızla konuşmak istedi, ancak Daphne ondan korkarak dolaşmaya başladı. Apollon ne dediyse onu durmaya ikna edememişti, Daphne korkmuştu bir kere. Yorgun düşene kadar koştu koştu, daha fazla koşacak gücü kalmadığında yere yıkıldı ve toprak anaya yalvarmaya başladı.

        “Ey toprak ana beni ört, beni sakla, kurtar!”

        Toprak ana onun yakarışını duymuştu, az sonra Daphne yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini, odunlaşmaya başladığını hissetti. Gri renginde bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı, küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine doğru indi.

       Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken bu Defne ağacına çarpınca şaşırdı. O günden sonra Defne ağacı Apollon’un en sevdiği ağaç oldu ve defneyaprakları genç tanrının saçlarının çelengi oldu. Kahramanlara ödül olarak defneyapraklarından yapılma taçlar taktılar.”

      İşte öykünün geçtiği yer Harbiye’dir, Harbiye (Daphne) şelaleleridir.

      Defne-Apollon öyküsü çok sayıda ozana, yazara, müzisyene ilham kaynağı olmuştur.

      Harbiye, tarihi Defne (Daphne) olarak adını tüm dünyaya duyurmuştur. Sadece Hatay’ın değil, Anadolu’muzun en şirin ve en seçkin yerlerinin başında gelmektedir. Konumu itibari ile Türkiye’yi Ortadoğu’yu bağlayan yol üstünde bulunduğundan bu ülkelerden gelen turistlerin hem uğrak yeri hem de konaklama ve eğlence yeri olmakla birlikte, aynı zamanda bölgenin en güzel piknik yeridir. Yeşillik ve bol suları ile adeta cenneti andırır.

      Daphne’nin kuruluşu Antakya’nın kuruluşundan daha eskidir. Antakya’dan söz edilirken, “Daphne’nin yakınındaki şehir” diye söz edilirdi.

       Antakya- Daphne arasındaki tarihi “Daphne Yolu” dünyanın en uzun çift sütunlu yoludur.

        Ve asıl önemlisi Harbiye, Yukarıdver, Gümüşgöze (Yakto) Yeşilpınar (Camusayna) defne bitkisinin anayurdudur. Defne yağının, defne sabununun kaynağı buralardır. 1950’li yıllarda ben henüz ilkokulda iken defne hasat zamanı okulda kazanlar kurulur ve öğrencilere sabunun nasıl imal edildiği gösterilirdi.

     Defne Festivali gibi uluslar arası bu görkemli etkinlikte Daphne’nin mekân olarak yer almaması bence bir eksikliktir. En azından “Defne- Apollon Söylencesi” DSİ Parkı ile birlikte olayın geçtiği yerde, “Daphne’nin gözyaşları” diye nitelendirilen şelalelerde de bir sunum yapılır, gerçek “Defne Yolu’nda (Antakya-Harbiye arası) da bir yürüyüş gerçekleştirilebilirdi.

      Dostlukla!

                                                                                                             (Antakya Gazetesi)

Ders Zili Sorunlu Çaldı

                            DERS ZİLİ SORUNLU ÇALDI

                                                                                                   Mehmet Karasu

                                                   “Tüm eğitim emekçileri ile  kır çiçeklerimize sevgiyle, saygıyla”

     2011-2012 eğitim ve öğretim yılı hafta başında başladı.

     16 milyon öğrenci ve 700 bin öğretmen Pazartesi sabahı çalan ilk ders zili ile birlikte ders başı yaptı.

      Bir eğitim ve öğretim yılı daha, kalabalık sınıflar, öğrencilerin beklentilerine yanıt vermeyen programlar, atama bekleyen 100 binlerce öğretmenin yaşadığı sorunlarla başlıyor.

      Eğitim Reformu Girişimi’nin Eğitim İzleme Raporu’na göre, “Her yıl yüz binlerce genç, ortaöğretimi diplomasız terk ediyor. Ortaöğretim çağındaki gençlerin üçte biri ne okuyor ne de çalışıyor. Ortaöğretim sistemi, gençlerin ihtiyaçlarına yanıt vermiyor. 15 yaşındaki çocukların yüzde 60’ı basit matematiksel problemleri çözemiyor. Eğitim sistemi eşitlikçi değil.”

      Bizde ilk ve ortaöğretim öğrenciye kuru bilgi ezberletmekten öteye gitmez. Yaşamdan kopuktur. Yaparak, yaşayarak, sorgulayıcı, imgeleme gücünü geliştirici değildir. Ülkeyi tanıma, sorunlarını inceleme olanağı vermez. Teste dönük sınav sistemi nedeniyle öğrenci kitap okumaktan kaçınmakta. Bu bakımdan öğretmenlere okuma alışkanlığı kazandırılması konusunda pek çok görev düşüyor.

      Eylül ayı, aslında hüzün ve hazan sözcüklerini çağrıştırır. Oysa okullar için durum tam tersidir: Okulların çocuk seslerine yeniden kavuştuğu bir aydır Eylül ayı. Okulların açılmasına haftalar kala heyecan başlar.   Bu heyecanı yalnızca öğrenciler ve anne babalar değil, öğretmenler de her yıl yeniden yaşarlar. Çarşıya pazara çıktığımızda bu heyecanın nasıl dışa yansıdığını görürüz. 

      6 yaşını dolduran, Van’daki torunum DENİZ de bu yıl Van, Bahçeşehir Koleji’nde başlayacağı yaşamının yeni döneminin tatlı heyecanını yaşıyor.

      Torun aşkı aşkların en güzeliymiş.

      Okul, bir çocuk için ailesinden sonra ilk sosyal kurumdur. Artık çocuğun yaşamında sadece anne baba önemli olmayacak, öğretmen ve arkadaşları da önem kazanacaktır. 

      İçi dışı pırıl pırıl, laboratuarlarında deneyler yapılan, kütüphanesi arı kovanı gibi çalışan, tüm derslerin dolu geçtiği, öğrenci, öğretmen ve idarecilerin birbirlerini sayıp sevdiği başarılı bir okul dileği ile…

     İçtenlikle!

“Suriye Gökkuşağı, Halkımız Da Renkleri 2”

 

“SURİYE GÖKKUŞAĞI, HALKIMIZ DA RENKLERİ 2”

                                                                                                                                           Mehmet KARASU

       Lazkiye klasik bir Akdeniz kenti . Antalya’nın 20 yıl önceki durumuna benziyor.

      Lazkiye Romalılardan kalma bir kent. Fenikeliler buraya Ramita, Yunanlılar, Leuke Akte, adını vermişler. Günümüzdeki adı ise II: Selevkos’un annesi Leodikeia’nın adının bozulmuş şeklidir. Şehir daha önce Ugarit’in yerine kurulmuştu. Selevkosların en önemli liman kentlerinden biri olan Lazkiye, M.S 638 yılında Arapların, 1103’te Haçlıların, 1188’de S. Eyyubi’nin eline geçmiş.

     Antakya ve Lazkiye birbirlerini tamamlayan coğrafyalarda yer alır. İki kent de aynı uygarlıklara ev sahipliği yapmış, kuruluşları da aynı yıllara denk düşer; ilginçtir, kuruluş söylenceleri de aynı.

      Lazkiye girişinde koca bir pankart: “Suriye Gökkuşağı, halkımız da renkleri.”

     Gerçekten de Suriye farklı etnik grupların harmanlandığı, sorunsuzca birlikte yaşadığı bir ülke.  Malula’da hala Aramice konuşulur, Aramice ibadet edilir. Bir İsmailli kenti olan Selemiye’de İsmailli kültürü hala yaşatılıyor. Suveyda’da Dürzîler inaçlarını rahatça yaşayabiliyor. Hıristiyanların Noel tatilinde tüm Suriye tatil yapar.

      Saat 11.00 gibi Arap Yazarlar Birliği’nin önüne geldiğimizde Başkan Zreyka, Nebihe’nin   evlerine gitmesi gerektiğini, çünkü çok sayıda bayan öğretmenin onu beklediğini söyledi. Nebihe başkanın evine  gitti, ben de başkanla birlikte valiliği gittik. Önceki yazıda belirttiğim gibi üniversitesindeki onurluk (Plaket) törenine katılacağız.

      Üm Hikmet’in Nebihe’ye anlattıkları tüyler ürpertici:

      “Dışarıdan gelip Zaviye Dağı ve çevresine yerleşen işsiz güçsüz insanlar var. Ufak bir çıkar için her türlü kötülüğü yapmaya hazır bu insanlar, Cisir’deki olayları başlattılar. Önce polislerin bir kısmını öldürüp  istihbarattan yardım istediler. Gelen polisleri de öldürüp infial yarattılar. Reisimizin kararı, karşı tepki koyulmayacaktı. Genelde de bu karara uyuldu. Bilindiği gibi askerler bu olaydan ancak beş altı gün sonra, vatandaşlarımızın üzerine estirilen terörü yok etmek için girdiler.”

      30 yıllık eğitimci Esma: “Esad’ın Şam’daki evi lojmandı. Hiçbir zaman mahallelisinden kopmadı. Öldüğünde taziye için Kırdaha’daki evine gitmiştim. Aman Tanrım, Kırdaha’da Reisini evi bu mu diye şoklara girdim. Zira o ev benim evimden çok daha mütevazı bir evdi. Ve öldüğünde,  o ev dışında mülkü yoktu. İnanın Dr. Beşşar da öyle. Bundan dolayı halkımız bu aileyi çok seviyor.”

     25 yıllık eğitimci Zehra, “Cisir’de öldürülen polislerin kimlikleri, elbiseleri alınıp olmadık yerlerde gömüldü. Daha sonra açılıp Suriye askerinin katliamı diye lanse edildi. Burada bile Beşşar halkından olgunluk istedi.”

     “Bizler, Suriyeliyiz. Alevi, Sünni, Hıristiyan, Kürt… bilmeyiz. Hepimiz kardeşiz, tek yumruğuz.   Selefiler, her yerde Sünnileri tehdit ediyor, amaçları Sünni vatandaşlarımızı muhalefete çekmek, ülkede bir kaos, ya da Alevi-Sünni çatışması çıkarmak. Biz bu oyunu da bozduk.

       Görüşmelerimiz bitiminde, deniz kenarında güzel bir mekanda yemek yerken, başkan,  önümüzden geçen treni işaret edip, “ Bakınız bunlar zorunlu olarak Cisir’den geçiyor. Bunlar durdurulup Halep tüccarlarına ait mallar yağmalanıyor. Nedeni, Halepli tüccarların Dr.Beşşar’ın yanında yer almaları.”

     Teşrin Üniversitesi’nde, Türkiye’den geldiğimi öğrenen bir akademisyen, Anjelina’yı gündeme getirdi ve “Biliyor musunuz, bu hanım ücret almadan bir yere gitmez, bu hanımın finansmanını sağlayıp ülkenize gelmesini sağlayan güçleri hiç araştırdınız mı?” diye sordu.

     Bugün Suriye’de yaşanan süreç ülkemizi yakından ilgilendirmektedir. Gerek basında yer alan haberler, gerekse komşuda konuştuğumuz çok sayıda kişi Suriye’de son dönemde yaşanan olayların arkasında ABD-İngiltere ve İsrail’in varlığından söz etmektedir.

     Dostlukla!

                                                                                                                                                         (Antakya Gazetesi)

“Suriye Gökkuşağı, halkı da Renkleri”

                                       “Suriye, Gökkuşağı; Halkı da Renkleri”

                                                                                                                                       Mehmet KARASU

     Suriye pek çok tarihsel ve kültürel benzerliklerimize rağmen ancak son birkaç yılda tanımaya başladığımız kardeş bir ülke. Halklarımız binlerce yıl aynı ortak tarihi ve ortak kültürü paylaşmış.

        Ve bu kardeş ülke üzerinde oynanmak istenen kirli oyunlar bizleri derinden yaralıyor

         İnanarak söylüyorum ki, Suriye bölgemizin laik, anti-emperyalist ve direnme hattında tutarlıca duran tek Arap ülkesidir.

      Suriye bu yanıyla, duruşundan intikam almak isteyen, tarihi hesap tasfiyesi peşinde koşanların komplolarına muhataptır. Direnme çizgisinde durmanın ağır bedelini ödüyor, diyebilirim. 

      Emperyalist-Siyonist ve Arap gericiliği,   yıllardır Suriye’yi hedef tahtasına koymuştur, Tökezlemesi beklenmektedir. Reform kararlarını uygulamakta geciken Suriye yönetimi, bu gerici güçlere komploları için uygun bir zemin vermiştir. Onlar da, en zayıf noktalardan, güneyde, İsrail ve Ürdün’e sınır olan ve bu sınırların sunduğu kirli amaçlı olanaklardan yararlanarak Deraa kanalıyla, Kuzeyden ise tarihi mezhep gerginliklerinin yaşandığı Lazkiye’nin ihmal edilmiş banliyölerini, Ceble ve Banyas’ı basamak yapmıştır. 

       Yürekli Suriye halkı defalarca meydanları dolduran milyonlarca kitlesiyle bu oyunları bozmaya çalışmıştır. 

       21 Haziran Salı günü Suriye genelinde 16 milyon insan sokağa dökülüp Dr. Beşşar Esat’a bağlılığını dile getirmiştir.

       Suriye’de olayların ortaya koyduğu muhalefet,  Camileri mekan, Cuma namazlarını da zaman olarak dayanak yapan, bu zaman ve mekan dışında, bir elin parmak sayısı kadar kitleyi bir araya getiremeyen kin ve intikam peşinde koşan bir avuç insanın muhalefeti. 

      Suriye’de   bugün gerginlik dozu azalarak devam etmektedir.. Yukarda değinildiği gibi, halkın ezici çoğunluğu yönetimin arkasında durmaktadır. Filistin örgütleri dahil, bölge direnme örgütlerinin tamamının açık desteği de arkasındadır. Yönetim, özellikle halkından alacağı destekle bu süreci aşma çabasındadır ve mutlaka aşacaktır.

       Komşu ve kardeş bir ülke olarak Suriye, bölgemizde bölge halklarının çıkarları için önemli rollere sahiptir.  Bu ülkenin kargaşaya sürüklenmesi, iç savaşa düşmesi, gençlerinin katledilmesi, kardeş kavgasıyla kanlı bir göle dönüşmesi, bölünmesi, komplolara kurban edilmesi, yalnızca Emperyalist-Siyonist ve bölge gericiliğinin çıkarınadır. Böylesi bir gelişmeden, bölgenin tüm halkları zarar görür ve evi yanmayan kimse kalmaz.

      22 Haziran Çarşamba günü, eşim Nebihe Karasu ile birlikte  Lazkiye kentine gittik. On yıldır, Lazkiye Yazarlar Birliği ile gerek kentimizde, gerekse Lazkiye’de ortak etkinlikler düzenlemekteyiz. Bu yılın başında Lazkiye Yazarlar Birliği ile birlikte Lazkiye ve Antakya’yı “Kültür ve Sanatta Kardeş Kentler” ilan etmiştik. İki yıl önce Eskişehir’i de kardeş kent ilan etmiştik.

       Lazkiye’de gün boyunca,  Lazkiyeli yazarlar başta olmak üzere, Lazkiye Valisi sayın Riyad Hicap, Lazkiye milletvekilleri, Teşrin Üniversitesi Rektörü Sayın Muhammed Yahya Mualla ve çok sayıda dostumla Suriye’de olanları konuştuk.

      Lazkiye her zamanki gibi cıvıl cıvıl. Şehirde en çok dikkatimi çeken, tüm billboardlarda insanları birlik ve beraberliğe çağıran sloganlar.

     Lazkiye Halk Meclis Üyesi Sayın Haldun Kassam’ın ofisinde kahve içerken Dışişleri Bakanı  Sayın Velid Muallim’in konuşması başladı. Sayın Muallim, Türkiye’ye tepkiliydi. Sayın Milletvekili de, çadır kentlerde yaşayan insanlara getirdi sözünü: “Bunar bizim yurttaşlarımız, tüm ısrarlarımıza rağmen bu insanlarımızla görüştürülemiyoruz.” dedi.

     Teşrin Üniversitesi Rektörünün odasında sayın Vali ile sohbet ederken sözü 10 bin göçmen üzerine koparılan fırtınaya ve uluslararası medya kuruluşlarının ilgisine getirdi. Biz, dedi, “Bir milyon Iraklı’yı kabul ettik, 500 bin Lübnanlı’yı bağrımıza bastık. Şu anda ülkemizde 500 bin Filistinli mülteci var. Bunları gündeme bile getirmedik.”

      Öğle vakti,  Lazkiye Yazarlar Birliği Başkanı Sayın Necdet Zreyka ile birlikte Teşrin Üniversitesi’ne gittik. Üniversitede,  40 kadar şehit için düzenlenen plaket vardı. Eşini kaybeden, kucağında küçücük bebekleriyle plaket alan kadınları izlmeye yürek dayanmaz.  Tören boyunca gözyaşlarıma hakim olamadım.   Banyas’ta eşi hunharca öldürülen bir kadının kucağındaki bebek henüz  birkaç günlüktü.

     Şehit aileleri için düzenlenen plaket töreninden sonra daha hazin bir cenaze törenine katıldık. Birkaç gün önce Cisir’de ortaya çıkarılan bir toplu mezardaki  20 şehit için düzenlenen  tören . Cenazelerin kime ait olduğu belli değildi. Çünkü baş gövdeden ayrılmış, kollar ayaklar kesilmiş bir haldeymişiler. 

      “Cisir’de yapılanları Naziler bile yapmadı” dedi,  Necdet Beyin eşi. Hastaneleri, okulları  yaktılar, insanları vahşice öldürdüler Katiller 5000 militanla Cisir’i kendilerine üs yaptılar. Ve oradan Suriye’nin farklı bölgelerine katil sevk ettiler. Devlet başkanımızın olağanüstü çabaları ile mezhep kavgalarının önü kesildi. Yoksa oluk oluk kan akardı.”

      Şu anda ülkemizde on bin kadar sığınmacı var. Bunların çoğu kadın ve çocuk. Onlar masumdur ama onları bu göçe kışkırtanların niyetleri ve kim oldukları üzerinde durmak gerek. Bir iki kez Batılı gazetecilerle birlikte Güveççi köyüne gittim. Tam anlamıyla bilgi kirliliği hakimdi.

      Bölge insanları olarak yanı başımızda olanlara ilgisiz kalamayız, çevremize karşı bir biçimde sorumlu olduğumuzu bilmeliyiz. 

      Bizler kardeş Suriye halkıyla her zaman omuz omuza olacağız. Bu ülke ve halkının direniş çizgisinde dik duruşuna kin ve intikam besleyen güçlere karşı onu yalnız bırakmayacağız.

      Suriye izlenimlerini yazmaya devam edeceğiz.

     Dostlukla!

                                                                                                                                                                       (Antakya Gazetesi)

Halep’te Antakya Günleri)

                                          HALEP’TE ANTAKYA GÜNLERİ

                                                                                                 Mehmet KARASU

     Halep, deyimlerimize girmiş, dünyanın en eski kentlerinden biri.

     Halep’e yolu düşen Aşık Garip, “İşte geldim gidiyorum/ Şen olasın Halep  şehri/Çok ekmeğin, tuzun yedim/ Helal eyle Halep şehri” diyor.

     Halep, büyük, yeniliklere açık, yemyeşil ve geniş alanlarıyla Suriye’nin ikinci büyük kenti.

      Halep, çarşılarıyla, baharat kokan sokaklarıyla, halkın konukseverliği ve Osmanlı’dan kalma yapıtlarıyla herhangi bir Anadolu kentini anımsatıyor.

     Halep, mozaik şehir. Alevi, Sünni, Ermeni, Kürt, Türk, Süryani Hıristiyan, İsmailli.. her inançtan insan huzur içinde bir arada yaşayabiliyor.

     Halep’e eskiden 14 kapıdan girilebiliyordu. Bu kapılardan biri (Bab Antakya) Antakya Kapısı.

     Türkiye Yazarlar Sendikası olarak, Halep Yazarlar Birliği ile Halep’te ve Antakya’da farklı aktiviteler yaptık. İki yıldır Halep Kültür Müdürlüğü ile ortak çalışmalarımız oldu. İki yıl önce   ortak değerimiz olan Davut el Antaki Sempozyumu, geçen yıl Uluslar arası Antakya Sempozyumunu bu etkinliklerden bazıları..

     Geçen hafta (15-16 Mart) TYS Antakya Temsilciliği ve Aalen- Antakya Kültür Derneği olarak üç gün boyunca “Halep’te Antakya Günleri” etkinliğini gerçekleştirdik. Aralarında Aalen-Antakya Kültür Derneği yönetici ve üyeleri; şair, müzisyen, ressam ve  ipekçinin bulunduğu 40 kişilik bir ekiple kentimizi en iyi bir şekilde tanıttık.

     15 Mart Salı günü, Halep Kültür Merkezi’nde, açılışını Halep Valisi Sayın Ali Ahmet Mansura, Halep İl Kültür Müdürü Galip el Bargudi, TYS Hatay Temsilcisi Mehmet Karasu, Antakya Belediyesi Başkan Vekili Sayın Halil İbrahim Yelkaya, İl Milli Eğitim Şube Müdürü, Sayın İbrahim Kuyubaşıoğlu, Aydın, İşadamı Sayın Ayhan Kara ve işadamı Ahmet Ünal’ın açılışını birlikte yaptıkları  Resim Sergisi açılışı vardı. Ressam Yusuf Altunay, Ressam Ali Taş, Ressam, Gülcan Deniz, Ebru Sanatçısı Meltem Koyunoğlu ve Şair Nihat Özdal’ın çalışmalarından oluşan serginin açılışına yüzlerce Halepli sanatsever izledi. Halep Valisi Sayın Mansura, tablolarla tek tek ilgilendi ve ressamlardan tablolarla ilgili bilgi aldı. Harbiyeli İpek Ustası Yılmaz Büyükaşık’ın dokuma tezgahı ile birlikte kendi ürünlerinden oluşan İpek Sergisi de beğeni ile izlendi.

     Açılışın sonunda başta sayın vali olmak üzere etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçenlere, üzerinde Antakya’mızın simgesi TİKE’nin yer aldığı birer plaket sunuldu.

      16 Mart Çarşamba günü Halep Valiliğinin sağladığı araç ve rehberle gün boyu Halep’in çarşılarını, tarihi ve kültürel değerlerini gezdik.

     Başta Cemal Paşa’nın karargahı olmuş, sonra Yüce Önder Mustafa Kemal olmak üzere, Ünlü yazar Agahta Christie ve çok sayıda ünlü şahsiyeti konuk eden Baron Oteli ziyaret edildi.

      Şehrin ortasında 40 metre yüksekliğindeki bir tepe üzerine kurulu, çevresi hendekli Halep Kalesi yerli ve yabancı turistlerin ilk uğrak yeri. Kalenin tepesinden Halep taşından yapılı Halep şehrinin muhteşem görüntüsü seyredilmeye değer.

     Halep Kalesi sonrası durağımız Bimaristan (Akıl Hastanesi) oldu. Şu anda müze olarak kullanılan binada 14. yüzyıldan 20.yüzyılın başlarına kadar akıl hastaları   su ve müzik sesiyle tedavi ediliyordu. Amasya’da, Edirne’de ve Anadolu’nun birkaç yerinde daha örneği bulunan bu hastaneden   Halep’te dört tane varmış. Ki bu tür hastalar o yüzyıllarda Avupa’da zincire vurulup toplumdan soyutlanıyordu.

     Kapalı Çarşı, Halep’in yeni yüzü Aziziye Çarşısı gezisinden sonra saat 20.00’de tekrar Kültür Merkezi’ndeyiz. 600 kişilik salonun hınca hınç dolduğu salonda, Şairler, (Esra Ünal, Yasemin Ezelsoy, bedran Cebiroğlu, Mehmet Atilay) birbirlerinden güzel şiirlerini seslendirdiler; Gökhan Çağıran ve Ercan Çağıran Kardeşler Anadolu’nun farklı yörelerinden seçtikleri ezgilerle dakikalarca ayakta alkışlandılar.

      Halep il Kültür Müdürü ile Başkan Vekilimiz sayın Halil İbrahim Yelkaya’nın kısa teşekkür konuşmalarından sonra Halepli dostlar plaketlerimizi sundular.

      Türkiye-Suriye ilişkilerinin çok derinlere dayanan tarihsel kökenleri vardır. Bin yıla yakın bir zaman, ortak bir kültür havzasında  beraber yaşamışız. Acıyı, kederi ve sevinci birlikte hissetmişiz.      

       Çeşitli nedenlerle son yüzyılda ihmal ettiğimiz bölge, dünyanın ve şartların değişmesiyle bize tekrar kucak açmış durumda.Yaşadığımız coğrafyanın barış ve kardeşlik bölgesine dönüşebilmesi için kültür- sanat aktiviteleri büyük bir olanaktır, büyük bir referanstır.

  Halep- Antakya arasında başlayan bu diyalogu; hayatın her alanında sürdürmek için çaba sarf edeceğiz.

     Bu amaçla, 12-13 Mayıs 2011 tarihlerinde Halepli dostları bu kez biz ağırlayacağız. Tüm Antakyalıların ilgi ve önerilerini bekliyoruz.

     Dostlukla!

                                                                                                        (Antakya Gazetesi)

Ne dir?

                                                           NE DİR?

                                                                              Ayşe DELİOĞULLARI

      Çevremde her yıl Mart’ın ilk günlerinden itibaren  “8 Mart Dünya Kadınlar Günü”nden bahsedilir.  8 Mart günü ise konferans, eğlence türü etkinlikler düzenlenir. Fakat ben katılımda bulunmazdım .  “Kadınlar gününüz kutlu olsun” denildiğinde teşekkür ederdim. Sadece bu kadar.    Merak etmezdim  yılın 365 gününden  bir gününün  neden kadınlara  lütfedildiğini.

       Bu yıl merak ettim ve araştırdım.

      Karşıma çıkan manzara beni hem çok üzdü, hem çok gururlandırdı hem de çok cesaretlendirdi.

      Nasıl  mı ?

      İlkbaharın başlangıç günlerinde 1857 yılında ABD ‘nin New York eyaletinde gerçekleşti olay. 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi.

      Haksızlığa başkaldırdıkları için öldüler. Kadın işçilerin  ölümü beni çok üzdü.

     Eşitsizliğe baş kaldırıp boyun eğmedikleri için o kadınlardan gurur duyuyorum.  Elleri öpülesi kadınlar ! Onlar sayesinde kadınların bu  güne gelmesi ise bana cesaret veriyor. Daha neler yapabileceğimizi düşündürüyor.

      Neden biliyor musunuz?

      21.yy.’dan  bakıyorum 1800’lü yıllara.

      18.Yüzyıl Fransız düşünürü Jean Jacques Rousseau insanın özgür doğduğunu yazıyor, fakat yazılarında ( karısına karşı olan tavırları ve yazdıklarıyla) bu kuralın kadınları kapsamadığını belirtiyordu.

      O yıllarda ABD ‘de kölelere özgürlük verilmesinden bahsediliyor fakat kadınlar bunun dışında tutuluyordu

      Kadınların  oy kullanma hakları, boşanabilme hakları, ve meslek sahibi olabilme hakları yoktu.

      Kadınlara erkeklerden fazla iş veriliyor fakat erkeklerin aldığı ücretin yarısı ödeniyordu.

      Kadınların ortalıklarda görünmelerine  hatta konuşmacı olmalarına dahi bazı tutucu kesimlerce karşı çıkılıyordu.

      Kadınların bu karanlık döneminde kadın işçiler haksızlığa baş kaldırabildiler.  İyi çalışma koşulları istediler. Eşitlik istediler. Bedelini canları ile ödediler fakat haksızlığı sindirmediler. Can veren 129 kadın tarihe geçmeyi hak ettiler.

      Bu olay üzerine bir yıl sonra  ABD ‘nin sadece New York  eyaletinde  “Emekçi Kadınlar Günü” ilan  edildi.

            26 – 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.     

     Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921 ‘de Moskova’da gerçekleştirilen III. Uluslar arası Kadınlar Konseyi tarafından “8 Mart Dünya Kadınlar Günü”  olarak kabul edildi. Baya bir meşakkatli oldu kadınların kendilerine özel bir gün alabilmeleri.

     Ülkemizde ise 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında “Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı. “Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı” programından Türkiye’nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında “Türkiye 1975 Kadın Yılı” kongresi yapıldı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. 1984′ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından “Dünya Kadınlar Günü” kutlanmaya başlandı.

     Kimdir Kadın ?

     Seni karnında taşıyan,dünyaya getiren, sıcaklığı ile büyüten anadır kadın.

     Sana ilk adımını atmayı , ilk kaşık tutmayı, ilk kıyafetini giymeyi öğreten kısaca seni büyüten bakıcındır kadın.

     Sana ahlak ve görgü kurallarını öğreten öğretmenindir kadın.

     Her gün kahvaltını koyan, yemeklerini pişiren   ahçındır kadın.

      Evini avlunu,  elbiseni temizleyen temizlikçindir kadın.

    Arkadaşın, dostun, sırdaşındır kadın.

     Kız kardeşin, ablan , teyzen , halan , ninen  sevgilin, eşindir kadın.

      İki kadeh atarken zil takıp oynayarak seni eğlendiren eğlencendir  kadın.

     Sokakta yanından geçerken hoyratça laf atıp rahatsız ettiğin insandır kadın.

    Her çaresizliğinde bağırıp çağırdığın, dayak attığın çaresizindir kadın.

     Büyük üsdat Nazım HİKMET’n dediği gibi:

                             KADIN

      Kimi derki kadın

     Uzun kış gecelerinde

     Yatmak içindir

     Kimi der ki kadın yeşil bir

     Harman yerinde dokuz zilli

     Köçek gibi oynatmak içindir

    Kimi derki ayalimdir

     Boynumda taşıdığım vebalimdir

     Kimi derki hamur yoğuran

      Kimi derki çocuk doğuran                

     Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal

     O benim kollarım bacaklarım,  başımdır

     Yavrum, anam , babam, kız kardeşim

      Hayat arkadaşımdır.

                                                                                          Nazım HİKMET

“Öykü Yaşamı Yeniden Yaratır”

 

 

“Öykü Yaşamı Yeniden Yaratır”

                                                                                                      Mehmet KARASU

      Dün 14 Şubat, Sevgililer Günü ile Dünya Öykü Günü’ydü

      Her ne kadar kapitalizmin tüketimi artırmak için kullandığı ve Batı kültürünün doğurduğu bir gelenek olsa da tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de milyonlarca kişi 14 Şubat’ı Sevgiller Günü olarak kutluyor.

      Bu yıl diğer yıllardan farklı olarak, Sevgililer Günü’nde “aşk sanatı” değişik kültür-sanat aktiviteleriyle de anlatılıyor. Örneğin, basından izlediğim kadarıyla, İstanbul İş Sanat’ta, ünlü şairlerimizin aşk şiirleri seslendirilirken, Kenter Tiyatrosu Sevgililer Günü’nü “Aşk Mektupları” adlı oyunla karşılıyor. “Özgür Edebiyat” dergisi, yeni sayısını “Aşk”a ayırdı. Piyanist Burçin Büke’nin “Sevgililer Günü Konseri” ise Kadıköy Süreyya Operası’nda.

      Ben de tüm sevenlerin bu gününü yürekten kutluyorum.

      Bugün, ülkemizde ve dünyanın bazı ülkelerinde  “Dünya Öykü Günü”  olarak da kutlanmaktadır. Aslında bunun temelleri 1980’li yıllarda atıldı.

        ODTÜ Edebiyat Kulübü’nde, öyküleri duvarlarda sergileyen gençler, aralarında “öykü militanı” diye tanımladıkları Özcan Karabulut’un girişimleriyle Nisan 1996′da Düşler Öyküler dergisini çıkardılar. Aynı yıl 1. Ankara Öykü Günleri yapıldı. Bu etkinlik, Türkiye’nin Çanakkale, İzmir, Antalya, Antakya, Diyarbakır gibi değişik illerine, Kıbrıs’a, Avrupa’nın Almanya, Hollanda gibi ülkelerine sıçrayarak geleneksel bir etkinliğe dönüştü.

      Ankara Öykü Günleri, ilki 14 Şubat 2002′de gerçekleştirilen “Öykü Forumu”nu doğurdu, Öykü Forumu, PEN Genel Kurulu’ndan UNESCO’nun 2005′teki Genel Kurulu’na görüşülmek üzere giden “14 Şubat Dünya Öykü Günü” projesinin konuşulduğu ve tartışıldığı ilk etkinlik oldu. Uluslararası P.E.N. Türkiye Merkezi tarafından Edebiyatçılar Derneği’yle ortak sürdürülmesi kararı alınan”14 Şubat Dünya Öykü Günü” projesi, Londra’da bulunan Uluslararası P.E.N. Başkanlığı’na iletildi. 17-21 Eylül 2002′de Makedonya’nın Ohrid kentinde yapılan 68. Uluslararası P.E.N. Kongresi’ne, Türkiye P.E.N. Merkezi Başkanı Üstün Akmen’le birlikte PEN Ankara temsilcisi Prof. Dr. Aysu ERDEN katıldı. Aysu Erden, Ankara’da sürdürülen Ankara Öykü Günleri’nin, aynı zamanda Uluslararası P.E.N. ve değerlerinin tanıtılması, yaygınlaştırılması için projeyi yeniden geliştirdi. 14 Şubat Dünya Öykü Günü projesi, UNESCO’nun, Uluslararası P.E.N.’in, İngiltere, Amerika ve Avrupa’da bulunan diğer yazar örgütlerinin gerçekleştirdikleri çalışmaların, kapsamlı ve titiz bir şekilde taranması ve onlarla yazılı iletişim kurulması sonucunda, bilimsel ve edebi ölçütlere dayandırılan bir proje haline getirildi.

      Sayın Karabulut’un kaleme aldığı, Öykü Günü gerekçesi şöyle:

      “İnsan, öyküsüyle var…

      İnsan, öyküleriyle uzanıyor geleceğe.

      Tıpkı geçmişi öyküleriyle saklayabildiği gibi.

      Dünyanın dört bir yanındaki insanları birbirine-sınırlara ve ulusal kimliklere aldırmaksızın-yaşanan öykülerin benzemezliği kadar benzerliği de bağlıyor.

       Dünya barışı, evrensel adalet anlayışı, paylaşımcı dünya görüşü dinamizmini yaşanan öykülerin anlaşılır ve aktarılır olmasıyla kazanıyor.

       Bu yüzden, “insan”ı dünyaya ve insanlara, geçmişe ve geleceğe açan öyküyü dünyanın dört bir yanında, 14 Şubat “Dünya Sevgi(liler) Günü”nde, “Dünya Öykü Günü” olarak kutlamayı öneriyoruz.

      Bu kutlama, öykünün ve insanın doğasına çok yakışacaktır.

       Türkiyeli yazar Sait Faik’in dediği gibi,”Bir insanı sevmekle başlar her şey.”

      Ve, bütün insanlarla paylaştıkça anlam kazanır.

      Böylece, öykü, dünyanın dört bir köşesinde, aynı günde, daha geniş kitlelere sesini duyurabilecek, insanlararası iletişimi edebi boyutuyla ortaya koyabilecek,

        İnsanlararası farklılıkların ayırıcı değil, bütünleştirici özelliğine dikkat çekebilecek,

        İnsanların kendilerini ifade etme aracı olarak kullandığı dili yaratıcı bir etkinliğe dönüştürmesinin bin bir yolunu sergileyebilecek, canlı bir edebiyat ortamını yaratabilecektir.

      Dünden yarına öyküleriyle anlam kazanan sahici bir dünyanın esenliği için.”

       Başlangıçtaki kadar olmazsa bile 14 Şubatta bazı şehirlerimizde kutlamalar yapılmaktadır.

        2011 PEN Öykü Şükran Armağanı  Adnan Özyalçıner’e sunuldu

       Bu bağlamındaki PEN Öykü Etkinliği 11 Şubat Cuma 17.00-18.30’da İstanbul Fransız Kültür Merkezi salonunda yapıldı.  

       Sayın Adnan Özyalçıner’in kaleme alıp okuduğu Dünya Öykü Günü bildirisi şöyle:

        “Öykü Yaşamı Yeniden Yaratır

        Öykü yaşamdan kaynaklansa da yaşamı anlamlandırıp bütünleyerek yeniden yaratır.

         Çağının tanığıdır çünkü. İnsanı mutsuz kılan, kılacak olan her türlü olayın karşısındadır.

         Savaşa karşı barışın, köleliğe karşı özgürlüğün, baskılara karşı direncin, yok etmelere karşı var etmenin, yokluğa karşı varlığın, acılara karşı sevincin, mutsuzluğa karşı mutluluğun, sevgisizliğe karşı sevginin en güzel yazısıdır öykü.

     Dildir öykü, anadillerin en has sözcüklerinden oluşur. O sözcükler duyguları, düşünceleri, düşleriyle yaşadıkları ya da yaşayamadıklarıyla insanı yansıtır. Bütün ilişkileri, bütün çelişkileri, çevresiyle olan bütün uyumluluğu, uyumsuzluğuyla birlikte.

     Bu yüzdendir anlatanla anlatılan tekil olsa da çoğuldur öykü.

     Onun için dünyanın neresinde olursa olsun, yazılan her öykü, hepimizindir. Aslında hepimiz bir öyküyüzdür.

    Öykünün paylaşıldıkça anlam kazanması bundandır.

    Bütün bu halleriyle sevginin, kardeşliğin paylaşıldığı/paylaşılacağı bir dünyanın habercisidir öykü.

    Öyle de olmalıdır!

     Sonuçta insandır öykü. Köleyle efendinin yan yana yaşatıldığı çağımızda insanın geçmişini, bugününü, başka bir deyişle, yaşadıklarıyla yaşayamadıklarını, yaşatmadıklarını da denebilir, mutlu bir geleceğe taşımalıdır.

      Bu bir zorunluluktur!

      Bu bir sorumluluktur!”

      Edebiyat, insanlar arasında bir iletişim öğesidir. Sanatla ilgilenen insanlar, ortak bir yerde birleşirler, birbirlerini daha çok severler. İnsanlar birbirlerini severlerse, dünya daha güzel olur.

       Sevgiyle kalın!

                                                                                                                                                      (Antakya Gazetesi)

UYGARLIKLAR BEŞİĞİ ANADOLU

                      UYGARLIKLAR BEŞİĞİ ANADOLU

                                                                         Mehmet Karasu

Geçtiğimiz günlerde, Star TV’de yayımlanan Çarkıfelek Programı’nda, Şovmen Mehmet Ali Erbil bir gafa daha imza attı ve program sırasında kullandığı bir ifadeyle Alevileri rencide etti.

Şovmen Mehmet Ali Erbil’in programında kullandığı, “Mum söndü mü yapıyoruz burada?” sözü Anadolu’nun aydınlık yüzü, milyonlarca Alevi’ye ağır bir hakaretti. Erbil, daha önce de benzer gafları yapmıştı.

CNN Türk ekranlarında yayınlanan Tarafsız Bölge programına telefonla bağlanan Erbil, sözlerinin yanlış anlaşıldığını, birçok Alevi arkadaşı olduğunu açıkladı. Ben, Erbil’in sözlerinin masumane olduğuna inanmıyorum.

Bu gelişmelerin ardından, Star Televizyonu bir açıklama yaparak programın yayından kaldırıldığını bildirdi. Bu, yerinde ve zamanında alınmış güzel bir karardır.

llar önce başka bir şovmen, Güner Ümit, Turnike adlı programda “Yoksa siz Kızılbaş mısınız?” demiş ve sonrasında yaşananlar nedeniyle Ümit popülaritesinin zirvesinde olduğu bir dönemde ekranlara veda etmek zorunda kalmıştı. Alevilerden gelen yoğun tepki Ümit’in televizyonculuk hayatının da sonunu getirmişti. Güner Ümit şu anda ne yapıyor, bilmiyorum.

Anadolu çoğrafyasında doğup yeşeren bir inanç olan Alevi inancına mensup olanlara karşı yapılan bu çirkin saldırılar yeni değil. Anadolu’da ağırlıklı olarak 15. yüzyılda başlayan bu çirkin saldırıların bugüne kadar önü kesilmemiş.

1514 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından “Müftü Hamza’ya Alevilerin katlinin vacip olduğu şeklinde fetva yazdırılıp 40000 Alevinin listesinin çıkartılması ve tek tek boğazlanarak ya da kılıçtan geçirilerek öldürülmesi olayı” belleklerden henüz silinmiş değil.

Tarihte, Alevilere karşı çok sayıda kıyım uygulanmış ve kıyımların asıl nedeni siyasidir. Zamanla bu siyasi inatlaşma iki inancı birbirinden uzaklaştırmış ancak Cumhuriyetle birlikte Aleviler rahat bir nefes alabilmişlerdir.

Anadolu, uygarlıkların beşiği olarak bilinir. Bazıları Anadolu’yu “Kavimler Kapısı” olarak adlandırır. Gerçekten de bir mozaiktir Anadolu. İnsanı sıcaktır, konukseverdir. En büyük savaşlar, en büyük aşklar bu coğrafyada yaşanmıştır.Yunuslar, Pir Sultanlar, Mevlanlar, Hacı Bektaşi Veliler bu topraklarda yeşermişlerdir.

Anadolu, tarih boyunca birçok uygarlıkların beşiği ve köprüsü olmuş. Anadolu bir uygarlıklar şelalesidir.

Halkı, uygarlığı ve tarihiyle Anadolu, bölünmez bir bütündür. Tarihimiz onun tarihidir.

“Anadolu, çokluk içerisinde, birlik ilkesini yaşatan bir coğrafya.”

Anadolu, Güner Ümitlere, Mehmet Ali Erbil zihniyetli olanlara rağmen kültürel ve inançsal zenginliklerini evrensel verilerle zenginleştirerek yaşatacaktır.

Dostlukla!                   

(13 Ekim 2010 Antakya Gazetesi)

Sonbaharda Trakya Bir Başka Güzeldir

Sonbahar’da Trakya Başka Güzeldir

                                                            

Mehmet KARASU

Mevlana’nın sözüdür: “Her gün bir yerden geçmek ne iyi, her gün bir yere konmak ne güzel”

“Yolculuklar başlamaz, yürek çağırmazsa” diyor Nazım,  bir şiirinde.

Gündelik yaşamın boğucu koşullarından sıyrılmanın en eğlenceli yollarından biri yolculuklardır, bence. Zira bu yolculuklar, insanın kendini yenilemesine olanak tanır.

Mutlu biten her yolculuk, yaşama daha umutlu gözlerle bakmamızı sağlar.

Ülkemiz hem çok güzel, hem çok geniş.

Geçtiğimiz hafta, cennet ülkemizin Avrupa yakasında yer alan üç kentini yıllar sonra yeniden görme olanağı buldum.

21 Eylül Salı günü İstanbul’daydım. Sokakları, sahili, çarşıları ve tarihi mirasıyla İstanbul, insana yeni bir dünyanın kapısını aralar.

Ben, İstanbul’un kimliğini koruyan mekanlarını seviyorum hep. Çünkü bir kent böyle tarihi mekanlarda soluk alıp verir.

Sirkeci, Eminönü, Baharat Kokulu Mısır Çarşısı, Cıvılvıl Kapalı Çarşı, Sahaflar Çarşı(Çarşı’da pek sahaf kalmamış ya, özelliklerini yitirdikten sonra oraya ne zaman gitsem, içimde bir burukluk oluşur) ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde değerli öğrencim Prof. Dr. Ali Güzelyüz’le buluşma.

Öğrencilik yıllarımda da her gün izlediğim güzergâh buydu. Çünkü Anadolu Yakasında oturuyordum, vapurdan iner inmez trafik sıkışıklığı nedeniyle üniversiteye aynı güzergâhı izleyerek yürüyordum.

Değerli hocamın Üniversitede ikram ettiği öğle yemeğinin ardından bir kültür turuna çıktık bu tarihi kente.

Sayın Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası adlı romanıyeni bitirmiştim ve romanı okuduktan sonra yıllarımın geçtiği İstanbul’a biraz daha hayranlık duymuştum.

İstanbul Hatırası’ndaki olayların geçtiği mekânları Ali Hoca gibi bir bilim adamının rehberliğinde dolaşmak ayrı bir şans.

22 Eylül Çarşamba günü, tarihi zenginliği, el değmemiş doğası ve masmavi deniziyle Tekirdağ’daydık.

Eski çağlardan beri Asya ile Avrupa kıtaları arasında bir geçiş köprüsü durumundaki kente üniversite yıllarımda gelmiştim ilk kez.

Namık Kemal’in edebi ve siyasi anısını yaşatmak amacıyla açılan, 19.yüzyıl Osmanlı mimari tarzında yapılan, Namık Kemal Evi ilk durağımız oldu.

Müze biçiminde hazırlanan evin bodrum katı çok amaçlı bir salon halinde olup kentin sosyal ve kültürel amaçlı birçok etkinliği ve sergileri burada yapılır.

Rakoczi Caddesi üzerinde yer alan, Rakoczi Müzesi görülmesi gereken başka bir mekan.

Burası, Macar Prensi II. Ferenç Rakoczi’nin Tekirdağ‘a 1720 yılında gelip ölüm tarihi olan 1735′e kadar içinde 15 yıl oturduğu, dönemin Osmanlı mimarisi özelliklerini taşıyan bir Türk evidir. Macar Hükümeti tarafından 1932 yılında bir Macar mimarına aslına uygun olarak onartılarak müze haline getirilmiştir.

Cumhuriyete kadar Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlarımızın bir arada yaşadığı eski mahalleleri de gezdikten sonra bu tarihi kentten ayrıldık.

23 Eylül Perşembe günü Edirne’deydik.

1361’de Edirne’yi ele geçiren Osmanlı burayı başkent yapmış. Başkent oluş, Edirne için yeni bir dönem başlatmıştır. Kısa bir sürede kentte, saray, imaret, medrese ve camiler inşa edilmiştir.

Kente ayak basar basmaz yine Antakyalı bir dostumuz karşıladı bizi. Ali Gök. 17 yıldır burada yaşıyor ve Edirne’yi bir tarihçi kadar biliyor.

“Bakınız, Edirne’ye gelenler bilir, insanlar nereye bakarsa baksın gözler mutlaka Selimiye Camisi’ne takılır kalır. Aslında dört minareli olan cami iki minareli olarak görünür. Bu cami kentin simgesidir. Mimar Sinan,”ustalık eserim” diyerek tüm dönemlerin en muhteşem yapı ortaya koyduğunu anlatır.

rkpınar Güreşlerinin yapıldığı stadı, Kasr-ı Adalet, Padişah II.Mehmed’in Av Köşkü, otantik Ali Paşa Kapalı Çarşısı, II.Bayezit Külliyesi, Selimiye Camisi… Ali’nin birikimleriyle bu tarihi mekanları büyük bir hayranlıkla gezdik ve öykülerini dinledik.

İlk kez gördüğüm II. Beyazıt Külliyesi ile Külliye içinde yer alan Darüşşifa büyüleyici.

Osmanlı’nın ilk hastanelerinden biri olan bu külliyede, yataklı bir ana bölüm, bu bölümün tam ortasında on iki köşeli fıskiyeli bir havuz,müzisyenler için bir oda ve eczane yer alıyor. Hastanede akıl ve ruh hastaları su ve müzik sesiyle tedavi ediliyordu. Benzer bir bir hastaneyi Halep’te görmüştüm, fakat Halep darüşşifası (Bimaristan) bana çok kasvetli gelmişti.

Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde bu mekandan uzun uzun söz eder.

Tunca ve Meriç nehirlerinin üstündeki tarihi köprüleri aşıp Yunan sınırına doğru uzanan, asırlık ağaçların gölgelediği yoldan geçerken insanın içi huzurla doluyor.

Meriç kıyısındaki bir kafede, Meriç’e, Selimiye’ye bakarak kahvemizi içtikten sonra “Hoşça kal tarihi Edirne” diyerek, Edirne’nin yeni yüzünde yer alan Ali Beylerin evine uğradık.Harbiye’nin köklü ailelerinden (Tuhani), bir eğitimci dostumuzun kızı, konuksever, eğitimci Figen’in çayını da içtikten sonra bir kez daha “Hoşça kal Sultanlar Kenti Edirne” deyip Edirne’den ayrıldık.

Bir hafta sonunda güzel bir kaçış yaşamak isterseniz, yukarıdaki güzegahı rahatlıkla önerebilirim.

Şunu düşündüm: Antakyalı ya da yaşamının bir bölümünü Antakya’da geçirmiş ne çok yerli ve yabancı edebiyatçı, düşünür var. Kentimizde bunları anımsatan bir mekan yok. Etnoğrafya müzemiz yok. Edirne’deki Darüşşifaya benzer bir kurumu ta Mısır’da oluşturmuş Davud el Antaki gibi bir değerimiz var. Tıp faaliyetlerini sürdürdüğü Habibneccar çevresinde bir evi restore edip “Davud el Antaki Evi” yapamaz mıyız? Hatta Türkiye’deki El Antaki’nin el yazması eserlerinin aslını, yurt dışındaki yazmaların da kopyelerini bir araya getiremez miyiz?

Değerlerimize ne zaman sahip çıkacağız?

Dostlukla!

                                                                                           29.09.2010- Antakya Gazetesi