‘Köşe Yazıları’ kategorisi arşivi
Sonbaharda Trakya Bir Başka Güzeldir
Sonbahar’da Trakya Başka Güzeldir
Mehmet KARASU
Mevlana’nın sözüdür: “Her gün bir yerden geçmek ne iyi, her gün bir yere konmak ne güzel”
“Yolculuklar başlamaz, yürek çağırmazsa” diyor Nazım, bir şiirinde.
Gündelik yaşamın boğucu koşullarından sıyrılmanın en eğlenceli yollarından biri yolculuklardır, bence. Zira bu yolculuklar, insanın kendini yenilemesine olanak tanır.
Mutlu biten her yolculuk, yaşama daha umutlu gözlerle bakmamızı sağlar.
Ülkemiz hem çok güzel, hem çok geniş.
Geçtiğimiz hafta, cennet ülkemizin Avrupa yakasında yer alan üç kentini yıllar sonra yeniden görme olanağı buldum.
21 Eylül Salı günü İstanbul’daydım. Sokakları, sahili, çarşıları ve tarihi mirasıyla İstanbul, insana yeni bir dünyanın kapısını aralar.
Ben, İstanbul’un kimliğini koruyan mekanlarını seviyorum hep. Çünkü bir kent böyle tarihi mekanlarda soluk alıp verir.
Sirkeci, Eminönü, Baharat Kokulu Mısır Çarşısı, Cıvıl Cıvıl Kapalı Çarşı, Sahaflar Çarşısı (Çarşı’da pek sahaf kalmamış ya, özelliklerini yitirdikten sonra oraya ne zaman gitsem, içimde bir burukluk oluşur) ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde değerli öğrencim Prof. Dr. Ali Güzelyüz’le buluşma.
Öğrencilik yıllarımda da her gün izlediğim güzergâh buydu. Çünkü Anadolu Yakasında oturuyordum, vapurdan iner inmez trafik sıkışıklığı nedeniyle üniversiteye aynı güzergâhı izleyerek yürüyordum.
Değerli hocamın Üniversitede ikram ettiği öğle yemeğinin ardından bir kültür turuna çıktık bu tarihi kente.
Sayın Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası adlı romanını yeni bitirmiştim ve romanı okuduktan sonra yıllarımın geçtiği İstanbul’a biraz daha hayranlık duymuştum.
İstanbul Hatırası’ndaki olayların geçtiği mekânları Ali Hoca gibi bir bilim adamının rehberliğinde dolaşmak ayrı bir şans.
22 Eylül Çarşamba günü, tarihi zenginliği, el değmemiş doğası ve masmavi deniziyle Tekirdağ’daydık.
Eski çağlardan beri Asya ile Avrupa kıtaları arasında bir geçiş köprüsü durumundaki kente üniversite yıllarımda gelmiştim ilk kez.
Namık Kemal’in edebi ve siyasi anısını yaşatmak amacıyla açılan, 19.yüzyıl Osmanlı mimari tarzında yapılan, Namık Kemal Evi ilk durağımız oldu.
Müze biçiminde hazırlanan evin bodrum katı çok amaçlı bir salon halinde olup kentin sosyal ve kültürel amaçlı birçok etkinliği ve sergileri burada yapılır.
Rakoczi Caddesi üzerinde yer alan, Rakoczi Müzesi görülmesi gereken başka bir mekan.
Burası, Macar Prensi II. Ferenç Rakoczi’nin Tekirdağ‘a 1720 yılında gelip ölüm tarihi olan 1735′e kadar içinde 15 yıl oturduğu, dönemin Osmanlı mimarisi özelliklerini taşıyan bir Türk evidir. Macar Hükümeti tarafından 1932 yılında bir Macar mimarına aslına uygun olarak onartılarak müze haline getirilmiştir.
Cumhuriyete kadar Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlarımızın bir arada yaşadığı eski mahalleleri de gezdikten sonra bu tarihi kentten ayrıldık.
23 Eylül Perşembe günü Edirne’deydik.
1361’de Edirne’yi ele geçiren Osmanlı burayı başkent yapmış. Başkent oluş, Edirne için yeni bir dönem başlatmıştır. Kısa bir sürede kentte, saray, imaret, medrese ve camiler inşa edilmiştir.
Kente ayak basar basmaz yine Antakyalı bir dostumuz karşıladı bizi. Ali Gök. 17 yıldır burada yaşıyor ve Edirne’yi bir tarihçi kadar biliyor.
“Bakınız, Edirne’ye gelenler bilir, insanlar nereye bakarsa baksın gözler mutlaka Selimiye Camisi’ne takılır kalır. Aslında dört minareli olan cami iki minareli olarak görünür. Bu cami kentin simgesidir. Mimar Sinan,”ustalık eserim” diyerek tüm dönemlerin en muhteşem yapıtını ortaya koyduğunu anlatır.”
Kırkpınar Güreşlerinin yapıldığı stadı, Kasr-ı Adalet, Padişah II.Mehmed’in Av Köşkü, otantik Ali Paşa Kapalı Çarşısı, II.Bayezit Külliyesi, Selimiye Camisi… Ali’nin birikimleriyle bu tarihi mekanları büyük bir hayranlıkla gezdik ve öykülerini dinledik.
İlk kez gördüğüm II. Beyazıt Külliyesi ile Külliye içinde yer alan Darüşşifa büyüleyici.
Osmanlı’nın ilk hastanelerinden biri olan bu külliyede, yataklı bir ana bölüm, bu bölümün tam ortasında on iki köşeli fıskiyeli bir havuz,müzisyenler için bir oda ve eczane yer alıyor. Hastanede akıl ve ruh hastaları su ve müzik sesiyle tedavi ediliyordu. Benzer bir bir hastaneyi Halep’te görmüştüm, fakat Halep darüşşifası (Bimaristan) bana çok kasvetli gelmişti.
Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde bu mekandan uzun uzun söz eder.
Tunca ve Meriç nehirlerinin üstündeki tarihi köprüleri aşıp Yunan sınırına doğru uzanan, asırlık ağaçların gölgelediği yoldan geçerken insanın içi huzurla doluyor.
Meriç kıyısındaki bir kafede, Meriç’e, Selimiye’ye bakarak kahvemizi içtikten sonra “Hoşça kal tarihi Edirne” diyerek, Edirne’nin yeni yüzünde yer alan Ali Beylerin evine uğradık.Harbiye’nin köklü ailelerinden (Tuhani), bir eğitimci dostumuzun kızı, konuksever, eğitimci Figen’in çayını da içtikten sonra bir kez daha “Hoşça kal Sultanlar Kenti Edirne” deyip Edirne’den ayrıldık.
Bir hafta sonunda güzel bir kaçış yaşamak isterseniz, yukarıdaki güzegahı rahatlıkla önerebilirim.
Şunu düşündüm: Antakyalı ya da yaşamının bir bölümünü Antakya’da geçirmiş ne çok yerli ve yabancı edebiyatçı, düşünür var. Kentimizde bunları anımsatan bir mekan yok. Etnoğrafya müzemiz yok. Edirne’deki Darüşşifaya benzer bir kurumu ta Mısır’da oluşturmuş Davud el Antaki gibi bir değerimiz var. Tıp faaliyetlerini sürdürdüğü Habibneccar çevresinde bir evi restore edip “Davud el Antaki Evi” yapamaz mıyız? Hatta Türkiye’deki El Antaki’nin el yazması eserlerinin aslını, yurt dışındaki yazmaların da kopyelerini bir araya getiremez miyiz?
Değerlerimize ne zaman sahip çıkacağız?
Dostlukla!
29.09.2010- Antakya Gazetesi
Yeni Yayınlar Arasında
YENİ YAYINLAR ARASINDA
Mehmet KARASU
Sık sık, değişik yerlerden pek çok ürün gelir bana. Posta kutusuna, evime ya da dernek binasına. Bu ürünler arasında mektuplar, imzalı kitaplar, dergiler ve bazı yerel gazeteler önemli bir yer tutar. Bu güzel ürünlerin ortasında güzelce soluklanırım.
İyi bir okur için bundan güzel ne olabilir?
Son bir ay içinde bana gönderilen çok sayıda kitap çalışma masamı bir çiçek bahçesine dönüştürdü. Bu haftaki yazımda siz değerli okurlarıma okuduğum kitapların birkaçından söz etmek istiyorum. Kitap okumanın bir gereklilik olduğunu bu köşemde sık sık dile getirmişimdir.
“Ummü’l Kitap”
Alevi Araştırmacılarından İsmail Kaygusuz’un kitabı.
Aleviliğin ilk yazılı temel kaynak kitaplarından olan yapıt, Beşinci İmam Muhammed Bakır’ın öğrencileriyle soru-yanıt biçiminde yaptığı konuşmaları, Bâtıni bağlamda dinsel-inançsal görüşlerini içermektedir. Bence çok önemli bir başvuru kitabı.
“Bir Başka Şehir”
DTCF Dilbilgisi Bölüm Başkanı, Dilci, Yazar Dr. Kemal Ateş’in romanı. İMGE Kitabevi’nin ürünü olan 248 sayfalık yapıt yazarın üçüncü romanı. Birinci romanı, Toprak Kovgunları’nı, öğrencilerime bölüm bölüm okumuştum.
Bir Başka Şehir’de yalnız yazarın değil, romanımızın alışılmış çizgisinden farklı bir romanla karşılaşacaksınız.
Romandaki olaylar, ilki 1948 yılında, ikincisi 1980 Askeri darbesinden sonra üniversitede yaşanan iki tasfiye döneminde geçiyor.
Ağırlıklı olarak üniversite çıkıyor karşımıza, ancak 12 Eylül’ün yerleştiği zemini iyi anlamak için yazar ilginç gözlemlerle varoşları ve köyü de katıyor romana. Siyasal travmalarla insani travmaların iç içe girdiği bir roman.
Romanda, yazarın özgünlüğünü dilinde de göreceksiniz.
“Dil Hurafeleri”
4. Uluslar arası Çukurova Sanat Günleri’nde, Nemci Asfuroğlu Anadolu Lisesi’nde, Sayın Kemal Ateş, aynı başlıklı bir bildiri sunmuştu. Bildirinin hemen ardından, kitabı imzalayıp bana gönderdi.
Kemal Ateş’in her yazısı yeni bir araştırmanın, farklı bir bakışın ürünü. Dil Hurafeleri’nde de bilinenleri tekrar etmiyor. Türkçenin bütün güncel sorunlarıyla ilgili, yeni, özgün, çarpıcı görüşlerle çıkıyor okurun karşısına. Sözlüklerimizin, tesadüfen bir araya gelmiş sözcükler topluluğu olduğunu kanıtlıyor Ateş. Tarihimizin ölü sözcükler mezarlığı, coğrafyamızın yarı ölü sözcükler mezarlığı; imlamızın, aralarındaki iktidar kavgasını bitirememiş sözde uzmanların oyuncağı, hatta kurbanı olduğunu belgelere dayanarak anlatıyor. “Yazı ve Dil Devrimi, tutan sözcükler, tutmayan sözcükler, yerel dil, konuşma dili-yazı dili, Kürt açılımı ve Türkçe, son zamanlarda tartışma konusu olan x, q, w harfleri, AB dayatmaları, liderlerin Türkçesi, hurafeleri kural sanan dil profesörleriBunlar gibi, dilimizin bütün güncel sorunlarının ele alındığı bu kitabı okuduktan sonra, siz de şu sonuca varacaksınız: -Türkçe, dünyanın hem en talihli dili, hem en talihsiz dili… Bu sözü anlamak için bile bu kitabı okuyun.” Kemal Ateşin dil yazılarındaki farklılığı, özgünlüğü; uzmanlığının yanı sıra, roman ve öykü yazarlığının olanaklarıyla dile içeriden bakabilmesi sağlıyor.
“İsmail Hakkı Öztorun”
20 Haziran 1986’da aramızdan ayrılan, eski milletvekili, Barış Derneği Davası mağduru İsmail Hakkı Öztorun’un yaşamı ve mücadelesi ile ilgili olarak sevgili Uğur Pişmanlık ile Ayça Öztorun’un ortak kitabı.
İsmail Hakkı Öztorun, bütün yaşamı boyunca emekten ve aydınlanmadan yana mücadele etmiş, her anlamda bunun bedelini ödemiş bir aydın.
“Mesih Nefesli Aşk”
“Mesih Nefesli Aşk”, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin şiirlerinden oluşan bir kitap. Şiirleri Türkçemize, Fars edebiyatından yaptığı özgün çevirilerle Türk okurun yakından tanıdığı kentimizin önemli değeri Prof.Dr. Ali Güzelyüz kazandırdı.
“Bu eser, resimlerinden ve haberlerdeki görüntülerinden çatık kaşlarıyla, ağırbaşlı ve vakur duruşuyla tanıdığımız önemli bir önderi, ilk defa olarak yumuşak çehresiyle, gönül dünyasıyla ve duygularıyla görmemizi mümkün kılmaktadır. Bu şiirlerde Humeyni, bazen bir Hak aşığı, bazen müşfik bir baba, bazen de bir filozof kimliği ile karşımıza çıkmaktadır.”
Tasavvufa ilgi duyanların ellerinden düşüremeyecekleri önemli bir yapıt.
Her yayın yaşamımıza açılan yeni bir penceredir. O pencereyi her zaman açık tutalım.
Dostlukla!
(Antakya Gazetesi)
SAKIN HA, TÜRKÜSÜZ ÇIKMAYASIN YOLLARA
Sakın ha! Türküsüz Çıkmayasın Yollara
Mehmet KARASU
Adnan Yücel, bundan sekiz yıl önce, 24 Temmuz 2002 Çarşamba günü, sabaha karşı, kanser tedavisi gördüğü Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’nde yaşama gözlerini yumdu. 27 Mart 1953′te Elazığ’ın Seli (Yeni adıyla Dilek) köyünde dünyaya gelen Ozan, çalıştığı üniversitede yapılan sade bir törenin ardından, yakın arkadaşı Ünsal Öztürk’ün aracıyla cenaze Elazığ’a götürüldü.
Adnan’ın Elazığ’da toprağa verilmesi arkadaşlarınca hiç de uygun görülmedi aslında. Çünkü o, Elazığ’dan ziyade Çukurova’ya aitti. Her konuşmasında Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun akrabası olduğunu vurguluyordu. Özellikle Çukurova Çeşitlemesi’ndeki şiirleri insanın kulağında cura sesi gibi yankılanıyordu. Turan Altuntaş’ın ifadesiyle: “Adnan Yücel gelmeden önce, Adana büyük bir köydü. Adnan geldi, kentimiz kültür kenti oldu. Sanat evleri, kültür evleri birden çoğaldı.”
Her dostun ölümü bana Cahit Sıtkı’nın dizelerini anımsatır:”Gittikçe artıyor yalnızlığımız.”
Yukarıda belirtildiği gibi, Adnan Yücel 27 Mart 1953 tarihinde Elazığ’da doğdu. 24 Temmuz 2002 tarihinde Adana’da yaşama veda etti. Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Türk Dili Edebiyatı Bölümü ile Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nü bitirdi. Bir süre çeşitli orta öğrenim kurumlarında öğretmenlik yaptı, daha sonra Çukurova Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. Evrensel Kültür, Petek, Sanat Emeği, Somut, Söylem, Yapıt, Yeni Olgu gibi dergilerde şiirleri yayımlandı.
Adnan Yücel’in şiirleri dokuz kitaplık bir dünyayı oluşturuyor. 1. Kavgalarla Sözlenen Sevda 2. Soframda Kaval Sesi 3. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek 4. Çukurova Çeşitlemesi 5. Ateşin ve Güneşin Çocukları 6. Sular Tanıktır Aşkımıza 7. Rüzgarla Bir 8. Bir Özlem Bir Türkü 9. Karacaoğlan.
Adnan Yücel, toplumcu- gerçekçi bir ozandır. 30 yıllık şiir serüveninde, hele bireyselliğin kol gezdiği bir ortamda o hep ezilen insanlarla yan yana durdu. Toplumsal sorunları, şiirin gereklerini de yerine getirerek, gür bir sesle şiirleştirdi.
Adnan Yücel’i 1990′lı yılların sonlarına doğru tanıdım. Antakya’da, bir Kitabevi’nde, imza ve söyleşisi vardı, Ozan Telli ile birlikte. Söyleşiden sonra onları Harbiye’ye götürmüş ve Taselya Vadisi’ne bakan bir mekanda koyu bir mitoloji sohbetine dalmıştık. Sanırım bir ay sonra Ormanın ve Irmağın Kızı Defne adlı uzun mitolojik öyküyü bitirip bana göndermişti. Bu öykü o yıllarda yayımlamakta olduğumuz Çınar adlı dergide çıktı.
Adnan Yücel, insanlarla kolay ilişki kuran, kurduğu ilişkiyi kalıcılaştıran bir kişiliğe sahipti. Bu bakımdan hem Çukurova’da hem de Antakya’da kültür- sanat yaşamının ortasında kısa sürede yerini almasını bildi. Düzenlenen birçok etkinliğe katkı sundu. Dostlarını çok yakından tanıdığı halkıyla tanıştırarak karanlıkları aydınlatmaya çalıştı.
Adnan Yücel bir soruya verdiği yanıtta “Anadolu, bütün dünyada uygarlığın beşiği. Anadolu’da yalnız çan ve ezan sesleri değil, su ve toprak, ateş ve hava sesleri de var. Şiirin bütün bu kültürel zenginliklerinden etkilenmesi doğaldır” der. Onun ütopyası; “Yarin yanağından gayri her şey” herkesindir bu yeryüzü sahnesinde.
Kimin söz bilmiyorum, “Ozanlar gider, şiirler kalır.” Kuşku yok ki Adnan Yücel şiirleriyle hep yaşayacak. En doğrusu onu kendi dizeleriyle anmak: “Beni anlayacak kadar Kalabalık değil daha sokaklar. Bu yollar Ben yürümesem de yürünecek” Ne diyelim? “Ölüm adın kalleş olsun”
Hoşça uyu, sevgili kardeşim!
Dostlukla!
BİR KENTİN ENTELLEKTÜEL BELLEĞİ: KARASU’LAR
BİR KENTTİN ENTELLEKTÜEL BELLEĞİ: KARASU’LAR
İrfan O. Hatipoğlu Mustafa Kemal Üniversitesi
Kentler sanatçıları/yazarları ile birlikte yaşarlar ve anılırlar. Birlikte yaşama ne kadar yoğun olursa saygınlıkları, tarihteki yerlerini almaları o kadar kalıcı olur. Bugün Anadolu’nun birçok noktasında sanatçıları/yazarları ile bütünleşmiş saygın, kültürel zenginliklerini günümüze aktaran tarihi kentler vardır. O kentler ile öğünüyoruz. Öğünmemize karşın günümüzde kentlerimizi sanatçılarından, yazarlarından yoksun durumuna getirmek için çaba harcıyoruz. Bu yüzden kentlerimiz hüzünlü, insanlarımız yaşama sevinçlerini yitirmiş durumdalar. Kentlerimizin kültürsüzleştirilme eylemi, ülke yönetimine taşralı anamalcı politikacıların egemen olması ile başlamıştır. Kentsel ve kişisel zenginlik olarak “para” ölçü alındığından, kentler yağmalanmaya, kişiliksizleştirilmeye özendirildi. Geldiğimiz nokta ise kimliksiz/kişiliksiz, yorgun kentlerde yağmalayanların bile şikâyet ettiği bir ortamda birlikte yaşamaktır. Kentlerin yağmalanma ve kültürsüzleşme süreci devam ederken, buna direnen insanlarda vardır. Bu insanlar bir kır çiçeği gibi bakımları yapılmaz, su verilmez, yalnızca koklanmak için koparılır. Yerel yöneticiler bunlarla yalnızca öğünür, destek vermezler. Kır çiçeklerinin sayıları çok az olmasına karşın, ülkenin değişik kentlerinde açmayı sürdürürler. Yukarıda tanımladığımız kentlerden birisi de Antakya’dır. Antakya tarihsel yaşamı ile bir dünya kentidir. Aynı zamanda uygarlıkların, dinlerin, dillerin ve ırkların kesiştiği bir yerdir. İnanılmaz bir şekilde, 2300 yıllık birikimini hiçe sayarak sıradan bir taşra kenti olmaya doğru gidiyor. Tarihi değerlerini sanatçılarına ve yazarlarına sahip çıkmıyor. Yerel yöneticiler ise yeniden bir dünya kenti olmayı farklı noktalarda arıyorlar. Kentin sanatçılarından, yazarlarından uzak kalma uğraşındalar. Yaşanan bu olumsuzluklara karşın Antakyalı yazarlar, sanatçılar yüreklerinin atışını hızlandırıyorlar. Her gün yeni şeyler üretmenin peşindeler. Bunlar kentlerinin yaşanır, tarihteki yerinin bir üst çizgiye çıkmasında uğraş veren kahramanlardır. Bu kahramanların başında da Nebile-Mehmet Karasu çifti geliyor. Nebile-Mehmet Karasu; Antakyalı emekli öğretmenlerdir. 50 yıldır kentin kültürel yaşamının gelişmesi için uğraş veriyorlar. Yalnızca uğraşları kentin kültürel yaşamının canlı kalması ile sınırlı değildir. Türk kültürünün Ortadoğu’da tanınması için yoğun çaba harcıyorlar. İlerlemiş yaşlarına, kıt maddi olanaklarına karşın önemli çalışmalarda bulunuyorlar. Bunlardan bazıları: Antakya Kültür Derneği Başkanlığı, Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliği. Kentte düzenlenen bir çok panel, sempozyum ve kültürel etkinlik önderliği. Doğu Akdeniz’i kapsayan (Suriye-lazkiye, Antakya, Adana, Mersin) Çukurova Uluslararası kültür şenliği ve ülkemizin ilk sosyalist Milletvekillerinden Dr. Yahya Kanbolat adına düzenlenen öykü yarışması sayılabilir. Ayrıca kentin kültürel zenginliğini arttırmak, entelektüel belleğini korumak adına gazetelerde ve dergilerde yazılar yazıyorlar. Kültür sanat dergisi çıkarıyorlar. Kentte sanatın konuşulur ve tartışılır duruma gelmesi için kurdukları öykü atölyesinde genç yazarların yetişmesine önderlik ediyorlar. Karasu çifti yaptıkları çalışmalar ile Antakya’nın 50 yılık kültürel belleğinde görev almış ve birçoğunun oluşumuna da katkı koymuştur. Hatay’ın anavatana katılışının 70. yılı kutladığımız bir zamanda oluşturulan birikim küçümsenmemelidir. Yerel yöneticiler tarafından Antakya’nın yeniden bir dünya kenti olması için başlatılan çalışmalarda etkin yararlanılmalıdır. Antakya tarihteki konumunu, dünya kültürüne yaptığı katkıya borçludur. 2300 yıl önce Roma Kralları, dönemin ünlü komutanları, din bilginleri ve düşünürleri Antakya’ya gelmelerinin ana nedeni sanatın, düşünce üretiminin en üst düzeyde olmasına borçludur. Yeniden ülkemizin. Ortadoğu’nun düşünce ve sanat merkezi olmasını istiyorsak çıkış noktamız sanatçılarımıza/yazarlarımıza sahip çıkmak olmalıdır. Bunun ilk basamağını da Karasu’lar ve Karasu’lar gibi entelektüel birikimi olan insanları değerlendirmekten geçer. Aslına bakarsanız kentlerin entellektüel birikiminin oluşturulması, geliştirilmesi kişilere bağlı olmamalıdır. Fakat geri kalmış, yağma kültürünün egemen olduğu ülkelerde devlet yazar ve sanatçılardan korkar. Korkunun egemen olduğu yönetim dizgesinde sanatçılar/yazarlar desteklenmez, engellenmeye çalışılır. Bu nedenle “kent yazarları”nın yaptıkları çalışmalar çok önemlidir. Bu çalışmalar yaşadıkları kentin tarihini, kültürel değerlerini saklar ve korurlar. Kentlerimizi gelişen yaşam biçiminden, kişiliksiz ve kimliksizlikten kurtarmak istiyorsak yerel kültür insanları önem verilmelidir. Cumhuriyetimizin 100. yılında kentlerimizi yaşanır, çağdaş bir yapıya kavuşturmak istiyorsak kültür insanlarına değer vermek zorundayız. Kentlerin belleklerini geri kazanmak, entelektüel birikimi yükseltmek için yazar/sanatçılar ile yeni işbirlikleri geliştirmeliyiz. Bu çalışmaların önderliğini de yerel üniversiteler yapmalıdır. Üniversiteler de kültür insanları gibi yaşadıkları kente karşı sorumludurlar. Bunu gerçekleştirmediğimiz sürece de kentlerin entelektüel birikimleri kişilerin belleklerinde kalacaktır.
AKDENİZ’DE İSRAİL TERÖRÜ
İsrail, katliama devam ediyor
2008 yılı, İsrail’in Gazze’ye hava saldırısı ile bitti. 2009 yılı ise, İsrail’in Gazze’ye kara harekatı ile başladı.
Aralarında bebek, çocuk, kadınların bulunduğu 1400 masum sivil yaşamını yitirdi, 2000’e yakın kişi de yaralandı.
31 Mayıs Pazartesi günü tam anlamıyla vahşet diyebileceğimiz iki olayla uyandık.
Birincisi, terör örgütü, uygarlıkların, barış ve hoşgörünün kenti İskenderun’da 6 askerimizi şehit etti bir o kadar da yaralı var. Saldırıyı şiddetle kınıyorum. Şehitlerimize rahmet, yakınlarına, silah arkadaşlarına ve tüm ulusumuza başsağlığı diliyorum. Yaralı askerlerimize de geçmiş olsun diyor, en kısa zamanda sağlıklarına kavuşmalarını diliyorum
İkincisi, Kıbrıs’tan kalkan “Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” kampanyası kapsamında Filistin’e, Gazze’ye, yardım konvoyu, uluslararası sularda 31 Mayıs 2010 Pazartesi günü sabaha karşı İsrail askerleri tarafından saldırıya uğradı.
Gemiler sadece insani yardım taşıyordu. Helikopterlerden asker indirip gemiye baskın düzenleyen İsrail askerleri, gemi güvertesindeki savunmasız insanlara yaptığı yaylım ateşiyle, 20 civarında barış gönüllüsünün ölümüne ve yüze yakın insanın yaralanmasına neden oldu. Öldürülenlerin milliyeti henüz belli değil. İsrail hükümeti olaylara sıkı ambargo koymuş durumda.
ÜLKEMİZİN GÜNEY KAPISI: REYHANLI
Aalen-Antakya Kültür Derneği olarak Kanbolat ailesi ile birlikte 1. Yahya Kanbolat Öykü Yarışması gerçekleştirdik.
Yarışma ilk kez düzenlenmesine rağmen olağanüstü ilgi gördü.
Yahya Kanbolat ağabeyimizin adını yaşatmayı amaçlayan bu tür bir girişimin içinde olmak bizler için onurlu bir görev.
Günümüzde Yahya Kanbolat gibi insanlar mumla aranmakta.
Paranın tek değer haline geldiği günümüzde insani değerler ya da insana değer veren değerler gittikçe silikleşmeye başlamıştır.
Tüm bu olumsuzluklara karşın, insanlara değer veren insanlar halen varlığını sürdürmekte. Aydınlık Türkiye bu insanlarla kurulacaktır. Bu bakımdan Kanbolat ailesine bir kez daha “sağolun” diyoruz. Read the rest of this entry »
DUBAİ
Doğu ile Batıyı, Modernle Çöl Egzotizmini Bir Arada Sunan Kent :
DUBAİ
Sultan Bin Ali el-Owais Kültür Sanat Vakfı’nın davetlisi olarak 9-13 Mart 2010 tarihlerinde eşim Nebihe Karasu ile birlikte Dubai’deydik.
Davetliler arasında Suriye, İran, Lübnan, Ürdün, Mısır, Tunus, Cezayir, Suudi Arabistan, Katar ve Yemen’den konuklar vardı.
Dubai, Birleşik Arap Emirliklerini oluşturan Yedi Emirlikten biri. Diğerleri, Abu Dabi, Acman, Füceyre, Resü’l-Hayme, Şerce ve Ummül-Kayveyndir.
Dubai’de kaldığımız beş gün içinde Abu Dabi ile Şerce’yi sınırlı da olsa görme olanağı bulabildik.
Birleşik Arap Emirlikleri yüzyıllarca, Osmanlı egemenliği altında yaşamış, petrolün bulunmasıyla İngilizler tarafından Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparılmıştır. 2 Aralık 1971 İngiltere’den bağımsızlığını ilan etmiştir.
6 Milyon nüfuslu ülke, Monarşi ile yönetilen Yedi Emirlikten oluşan federasyon ile yönetilir. Ülkenin başkenti Abu Dabi’dir. En büyük şehri ise dünyaca ünlü kent olan Dubai’dir. Körfez ülkeleri içerisinde en liberal dış ticaret rejimine sahiptir.
Ülkede diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi Arapça resmi dildir. Fakat çarşı pazarda Arapça’dan ziyade İngilizce konuşulur. Eğitim de genelde İngilizce’dir. Ülkede çok yabancı olduğu için (Hintli, Endonezyalı, Filipinli, Bengladeşli) İngilizce çok yayıngıdır.
Dubai’de kaldığım beş gün içinde çeşitli kurum ve kuruluş temsilcileriyle görüşmeler yaptım. Merkezi Şerce’de bulunan Birleşik Arap Emirlikleri Yazarlar Birliği’nin daveti üzerine Birliği ziyaret edip üç yılı kapsayan bir kültür protokolü imzaladık. Sürpriz olarak, 1987 yılında Yazarlar Birliği olarak çevirip bastıkları, Aziz Nesin’in Şimdiki Çocuklar Harika adlı yapıtını hediye ettiler.
Zaten Türkiye denince, Nazım ve Aziz Nesin, Antakya denince de Davud el-Antaki ile Süleyman el-İsa akla geliyor. Kentimin, yetiştirdiği iki değerle anılması büyük mutluluk benim için.
Beş gün içinde Dubai’yi de doya doya yaşama olanağı bulabildik. Özellkle dostumuz, yakın komşumuz sevgili Nasır Eskiocak’ın işini gücünü bırakıp özveriyle bizi gezdirmesi unutulacak gibi değil.
Dubai’de, lüks tüketim ve ihtişam sınır tanımıyor.
Her adımda, Dubaililer’in gökdelen çılgınlığı kendini gösteriyor.
Mimarisiyle örnek gösterilen Dubai, dünyanın en yüksek binasına da ev sahipliği yapıyor. 20 milyar dolarlık devasa bir proje kapsamında yapımı tamamlanan Burj Dubai (Burj el- Halife) gökdeleninin yüksekliği 900 metre
Burj Dubai’nin karşısında 30 hektarlık bir alana yayılan Dubai Fıskiyesi de dünyanın en büyük fıskiyesi. Fıskiyenin suyu 50 katlı bina kadar yükselebiliyor, ışıkları 30 km’den görülebiliyormuş.
Dubai Mall, dünyanın en büyük alışveriş merkezi. 1 milyon 200 bin metrekarelik alan üzerinde kurulmuş olan merkezde 1200 mağaza, 14 bin araç kapasiteli otopark, 3000 kişinin aynı anda yemek yiyebileceği iki ayrı restoran, olimpik ebatlarda buz pateni…
Alışveriş merkezinin en etkili yeri dev akvaryum. Dev köpekbalıkları olmak üzere, 33 bin canlının yaşadığı dev akvaryum Guinness Rekorlar Kitabına girdi.
Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ikinci büyük kenti ama, ülkeyi oluşturan 7 emirlik arasında ilk onun adı akla geliyor.
Bütün dünya buraya, çölün ortasına, ağırlıklı olarak, vergisiz alışveriş yapmanın keyfini yaşamak için geliyor.
Dostlukla!
Mehmet KARASU
15.03.2010 Antakya Gazetesi)
AŞK
AŞK
Ayten ÇELEBİ KURAL
Duyguların büyülü dünyasına yolu düşenler yaşadıklarına ilişkin notları dillerinin/ gönüllerinin yettiği kadar söze dökmüşler…
Yüzyıllardır bir tarif için kurulan binlerce cümle anlattığı şeyin sadece o bedende alazlanan ufak bir kıvılcımı gibi düşmüş tarihin sayfalarına…Çoğu söylenmeyeni söylemiş ama yetmemiş; aşk “Daha!” demiş…Yaşam sürdükçe her yolcunun bu yangından yükselen feryadı eskilere eklenirken küllerinden yeni sayfalar açılmış sıradakine…Hangi mazlum yaşarsa yaşasın bu güzel hikayeyi, masal olmaktan kurtaramamış kalbinin en büyük gerçeğini…
Sıra bende!
İşte size bu katardan bir yolcu…
İşte size birkaç kelam ve müebbet bir alev…
Bir ten ve o tendeki gül ile diken…
Leyla’ya bir selam benden eklenen…………………………………………………………………………………………………………………..
Diyebilirim ki yoğunlaşmış bir bulut parçasıdır AŞK! Düşünce ıslatacaktır ömrün o güzel parçasını. Bir gözün tavanda takılı bir gözün kapıya ilişmiş beklerken derinlerinde bir yerden sökmek isteyip de sökemediğin varlık ve umuttur da ayrıca…
Nadide bir bahar akşamında deli rüzgarların efsunladığı yüreğine düşen korkusuzluk ve her yaprak dökümünde burnunu sızlatarak canlanan hatıradan düşen kor ile ilelebet gideni uğurlarken sende kalan burukluktur…
Irak yerlerde bile bulunsan, güle rastladığında bedensiz bir elle sihirli toka yaparak yaklaşıp onu kendinden var eden inanış, derin haz ve duyuştur.
Akıldan esersiz uçlara açılırken kalbinden zerre uzaklaşamamak ve kanındaki girdapta gönüllü boğuluştur.
Bir andır. Bazen bir ömre bedel an bazen bir ömürden de büyük olan…
Bir nefes…Bir düş…Bir dua…
Nasipsiz günlerimizde hayaliyle gönlü dolduran anlarımızın ağırdan bir şarkıyla koşulup indiği mahzen ve en içli ses….
Takvimler neyi gösterirse göstersin ufak bakış darbesiyle harlanan ve üstün gülümsemeler eşliğinde şekillenen yüze düşen nur ve hatta çocukluktur.
Bulunmaz tahtların sahibi dahi olsan çıkabileceğin en yüce mevki ve ayaklar altına alınabilen onurundur…
Anlamaktır. Dokunuşu anlamak. Söylenemeyeni okumak…Kutsala bağlanır gibi saymak…
Çözünmek bildik şeylerin dışında bir tavrın sıcaklığında…
İpeksi güvenler içinde sarılı iken kurşuni ihanetlere uğradığında bile bir türlü ihanet edememek ve talihin garip döngüsü bu ya, sana da tatlı fiskeler fırlatıldığında gizliden gizliden tarafa; durumu ganimet bilip katılıp ufalmamaktır…
Ne desem aşk ben sana?
Kadın olmak bir yana, bilmem kaçıncı dünyalılık bir yana…Bulunup bulunmadığın da başka bir yana…Biraz anlattımsa da şimdilik yok diye biliniyorsun. Hani o kaş ile kirpik arasında bir de dudakta duruşun vardı ya hani birde nabzın en hızlı dalgasında ve birde tendeki taze yaprakta ve birde dildeki ince yarada…İşte düşmüşsün diyorlar. Gözden gönülden düşmüşsün..Onlar bilmiyorlar. Düşenin aşk olmadığını bilmiyorlar. Sen ki arzımın derinindeki magmalığınla ya erişilemeyecek kadar yüksekte ya da inilemeyecek kadar engininde durursun bir gönlün. Varlığın ışıktır gözlerde, yokluğun yarım aydınlık. Tamamlarken tamamlanansın, ama bir türlü her kişiye uğramazsın…
Işık istersin…Maddenin en güçlü haliyle perdelediği pencereleri aşan, kuralların cezalı ve edilgen bölümlerini geçerek çöllere ulaşan yürek istersin…Af istersin, bir daha istersin. Bir daha büyüklük! dersin.
Ağrı Dağı’nın zirvelerine çıkıp çobanların kavalına yerleşir koygun üflemelerle karları eritirsin.
Ne zaman ürkek bir atlıya rastlasan kanadı seninle bezenmiş turnayı tutarak göller ve göz yaşı dersin… Ferhat ile Şirin’i, Aslı’yı, Kamber’i, Romeo ve jüliet’i gösterirsin.
Bin Bir GeceMasallarını’nı, Şehrazat’ı Madam Bovary’i, Anna Karanina’yı, Elsa’nın Gözleri’ni bırakıp “Daha!” dersin.
Kitapsız olduğun halde kitaplar istersin…
Sonsuz bir kaynaksın, elbet bundandır ki nice Sadettin Kaynak’lar, Selahattin Pınar’lar istersin…
Aydınlattığın geceler biryana gündüzü zindan ettiğini de söylemeliyim…
Sen gerçekten bütün renk ve aksamınla güzelsin aşk….
Ne desem ben sana daha…
Ölü bir yaz mevsimiydi uğradığında…
Sarısı solmamış başak gibiydin…
Can getirmiştin, kan getirmiştin…
Dilinde ağusuz sözcükler vardı.
Gözlerin karaydı. Ellerin sıcak…
Kurumuş topraklarıma bakarak
Toplayıp bütün yıldızları başıma, geceme sınırsız an getirmiştin…
Ardından dağların girdi dünyama, rüzgarların…
Barışın uzak ihtimallerde saklı olduğu savaşın girdi…
Yağdın üstüme …Tenime düştün köz köz…
Şimdi bakarak bulanmış izlerine “Leyla’ya Benden” dedim…
Kırgınım sana ama vazgeçmedim…
TARİH VE DOĞAL GÜZELLİKLERİYLE DEFNE
Antakyalı Tarihçi Libanius’un (M.S. 4.yy.) sözüdür: “Göklerin tanrısı, yeryüzüne inerse, Daphne’de ikamet ederdi.”
“Daphne, Selevkosların bayram kutlamalarını, boş zamanlarını geçirdikleri bir zevk ve eğlence mekanı idi. Görkemi ve insanı ferahlatan gölgelikleriyle dolu o yer, tüm tanrıların uğramadan edemedikleri bir yerleşim yeriydi. Ünü öylesine yayılmıştı ki, eski zamanlarda, Roma’nın doğudaki başkenti olan Antakya’dan bile “Daphne’nin yakınındaki Antakya” olarak bahsediliyordu.
Kutsal defne ağaçlarına sahip olmasıyla birlikte, ilkbaharın serin rüzgarları gibi tatlı ismi, yüzyıllarca birçok aşk öyküsünde geçmiştir. Read the rest of this entry »
Akşam Haberleri
ÇIĞLIK
Kan değil, is değil, olsa olsa gölge. Sildikçe bulaşıyor, koyuluyor sildikçe.
Kundaklara düşmüş tüfeğin gölgesi, sapan taşına karşı mermi izi gibi bir şey. Hani öldürülmek gibi su içerken. Öyle bir çığlık izi işte.
Birbirine benzedikçe sözcükler, selamlaşmalar barışı andıkça, ellerime bulaşıyor, koyuluyor, yerleşiyor boğazıma.
İki perde ardındadır, gümüş bir kılıf içinde. Beyaz bir deri işte, yasaklar kayıtlı ve kurbanlar… Yakılacak kurbanlar… İbrahim’in elini durduran koç nerde? Kurban taşında bebekler… Yakılması istenen bebekler… Sözler kan içinde.
Yankısı dağlardan çöllere düşen bir çığlık: Filistin!.. Filistin!.. Filistin!..
Lekesi ellerinizde.