‘makaleler’ kategorisi arşivi

Aydın Sorumluluğu

AYDIN SORUMLULUĞU

                                               Kenan Kahlioğulları

Aydın sorumluluğu; Mazlum halkların kurtuluşu için destek vermek, Yoksulların haklarını eşit bir derecede alabilmeleri için çaba sarf etmek, İnsanların insanca yaşaması için  mücadele vermek, dünyanın her yanındaki işgal, zülüm ve ağalık yönetimlerine karşı tavır takınmak, Vicdanlı olmak  ve toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu ve duyarlı  olmaktır.

Suriye’de yaşananları takip etmekte gerçekten zorluk çekiyoruz. Gündemler o kadar hızlı değişti ki zorlandık takip etmekte. Hükümetin iki yetkilisi Suriye konusunda farklı söylemlerde bulundu.Bu bizleri hiç şaşırtmadı! Kol kola maç seyreden, ailece görüşen, 0 sorun politikası söylemini dillendiren ülkemiz yetkilileri kısa bir süre sonra “Suriye ve savaş” söylemini dillendirmeye başlamışlardı.(hem de başı çekmişlerdi.) En azılı emperyalistler bile bu kadar fanatikliğe şaşırmıştı!!!!! Son zamanlar da Dersim katliamı özrü ile beraber gündem değişti. İktidar Partisi ve Ana  muhalefet partisi arasında “dersim hesaplaşması” yaşanıyor.

Sadece değinmek istediğim aydın ve insan olmanın sorumlukları vardır. Bu sorumluklar arasında

—Ortadoğu ve dünya milletlerinin barış içinde yaşamasını savunmak.

-Mezhepçi ve ırkçı söylemlere karşı durmak bu kışkırtmalara gelmemek

— Siyasi oyunları boşa çıkarmak için her türlü desteği vermek

—Dünya’yı kavrayan geniş perspektifleri sahiplenmek ve o pencereden bakabilmek

—Mazlumun yanında olmak, zalime karşı durmak

-Aydınlanmak, okumak, bilinçlenmek, bilinçlendirmek, Doğup büyüdüğü toprakların kıymetini bilmek, halkının tasasını ,derdini yüreğinde hissetmek  

Bu satırları yazarken Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliği’nin ve Aalen kültür derneğinin sanatını halkının hizmetine adayan(Aknehir-Samandağ’lı)Dünya’da ve Ortadoğu’da  tanınmış   şair  Süleyman El-İsa (Taş)’ya saygı adlı çalışmayı okudum. Samandağ’lı  Aydın insan’a yer vermek istedim. 

“VAİL,BÜYÜK VATANINI ARIYOR”

Süleyman –El İsa (Taş)1921 yılında Samandağ ilçesine bağlı Nahırlı (Aknehir)köyünde, Besatin el Asi mahallesinde doğmuştur. Köyünde ilkokul bulunmadığı için, babası Şeyh Ahmet İsa’nın açtığı ve bir çeşit dil kursu sayılan El Küttab’a (O zamanlar için ağaç altında, açık havada okuryazarlığı iyi olan bir kimsenin çocuklara yönelik düzenlediği bir çeşit okuryazarlık kursu)yazılmış,orada okur yazarlığı öğrenmiştir. İlkokulu Antakya’da okumuştur. Fransız işgaline karşı ayaklanmalara katılmıştır. Lise öğrenimini Hama,Lazkiye ve Dimaşk (Şam)’da tamamlanmıştır.2. dünya savaşı yıllarında Cevdet el Haşimi Lisesi’nde okuduğu Dimaşk kentinde  Baas Partisi’nin kuruluşunda önemli rol oynamıştır. Irak Bağdat Dar-ül Mualimin El Aliye akademisinde Yükseköğrenimini tamamlamıştır. Suriye’de Halep Lisesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Daha sonra Şam’a tayin edilmiş ve Milli eğitim Bakanlığı’nda Talim Terbiye Kurul Başkanlığı yapmıştır. Arap Yazarlar birliğinin kuruculuğunu yapmıştır.   

Süleyman El-İsa (Taş)’ın gerçek yaşamı “Vail büyük vatanını arıyor” öyküsünde vardır.Bu öykünün  bir bölümü aynen yazıyorum. Süleyman El-İsa’nın hayatından bir kesit““Vail, Samandağ İlçesine bağlı, Asi Nehri kıyısında Kurulmuş, Nahırlı adlı ve 20 evi geçemeyen küçük bir köyün çocuğudur. Köyün evlerini teker teker bilir, asi nehri ile haşır neşirdir. Yüzmeyi ve güneşlenmeyi çok severdi. Ta küçük yaşlarında bile balık gibi yüzmeyi öğrenmişti. Daha 4-5 yaşlarında iken yalın ayak, ağaçlar arasındaki taşlı ve dikenli yollarda koşarak arkadaşları ile beraber Asi Nehri’ne atardı kendini.

Köy evleri taş ve çamurdan yapılmış, damları ise kurumuş ağaçların ağaçların gövdeleri ile örtülmüştü. Ama köy ağasının evi yontma taşlarla yapılmış  ve köyün en yüksek tepesinde beyaz bir güvercin gibi ışıldıyordu. Vail,bu sosyal adaletsizlik ve dengesizliğin var olduğunu ta küçük yaşında hissetmişti.Nedenini Sorgulamaya başlamıştı.Okuma yazma bilmeyen bir köy ağası nasıl ve niçin böyle bir evde yaşayabiliyordu?Köyün malının %75’ine nasıl sahip olmuştu?Annesine, babasına  ve etrafındaki insanlara hep sorular sormaya ve cevaplar aramaya başlamıştı. “Vail küçük yaşlarda düzenin çürümüşlüğünü sorgulamaya başlamıştı. Çocukluk yıllarında yaşadığı bu sorgulamalar hayatını biçimlendirmişti.  

Süleyman El İsa (Taş) Büyük vatanını hiç unutmadı. Affan İlokulunu,Samandağ’daki Hıdır türbesini , El Arabi Türbesini  ve köyünü Aknehir’i hiçbir zaman unutmadı. Çocukluğundaki oyun bahçesinden hiç çıkmadı. Samandağ Sahiline geldiğinde sahilin durumuna üzüldü. İçinde hissetti bu şehri.  Bu topraklara ,özlemini ve sevgisini haykırdı.

Kaynakça:

Karasu Mehmet,Ünal Esra, “Süleyman  El-İsa (Taş)’ya Saygı,Ürün Yayınları, Ankara,2010

GÖKYÜZÜNDEN DÜŞEN ÇORAP GAZETELERİNİ YAKALAMAK!

 

GÖKYÜZÜNDEN DÜŞEN ÇORAP GAZETELERİNİ YAKALAMAK!

 -Çorap Gazetecisi Rafik Schami’nin göğe uzanırken yakaladığı Bir Avuç Yıldız-

                                                                                                                                                                   Melek Özlem Sezer

       On dört yaşındayken tanıdım onu. Günlüğünden… Henüz Suriye’nin yaşadığı politik baskılara, işportada sattığı çorapların içine sakladığı gazetelerle direnmeye başlamamıştı. Dünya radyolarında yankı bulan bu eylemleri polisin de ilgisini çekince, arkadaşlarıyla akıl almaz yöntemler bulmaya da başlamamıştı: İçine gazete konup havada patlatılan balonlar, bu iş bolca isten başka işe yaramayınca, balona sepet bağlayıp içindeki gazeteleri rüzgârın dağıtmasını beklemek, portakalların sarıldığı kâğıtlara ya da ilaç kutularına Çorap Gazetesi saklamak…

      Ben onu ilkin yaşadığı dünyaya heves ve şaşkınlıkla bakan bir çocukken tanıdım. Aynı avluyu paylaştığı bilge dostu, yaşlı faytoncu Salim Amca’yı dinliyordu:

      “Yazmayı bilmediğime çok üzülüyorum. Çok şey yaşadım, önemli şeyler. Bugün, yıllar önce beni geceler boyu nelerin uyutmadığını artık hatırlamıyorum.”

       Yığın sözcüğünün ‘içinde kaybolmak’ anlamına geldiğini henüz keşfetmediği için “Ama bir yığın şey hatırlıyorsun!” diye teselli etmeye çalıştı Salim Amca’yı ve tüm hayatına yön verecek sözler duydu karşılığında:

       “Hayır, dostum. Manzaradan geriye yalnızca dağlar, sonraları da artık sadece zirve kalıyor. Bütün diğer şeyler sisin içinde yitip gidiyor. Yazmayı öğrenmiş olsaydım, sadece dağları, tarlaları ve vadileri değil, bir gülün dikenlerini bile tek tek hatırlayabilirdim.”

       Bir gülün dikenlerini tek tek anımsamak için günlük tutmaya başladı Şam’da on dört yaşında bir çocuk. Yazarı ismini söylemedi bize. Ve böylece kahramanına hepimizin kendi adımızı verebileceğimiz bir ilk gençlik romanı doğdu Rafik Schami’nin kaleminden: Bir Avuç Yıldız. Dilimize Mehmet Salim tarafından kazandırıldı ve Evrensel Basım Yayın’ca basıldı.

      Dert kadar direnmenin de güçlü, akıcı ve hep çok tatlı bir dille anlatıldığı günlük sayfalarını birleştirerek sürükleyici bir roman olmuştu Bir Avuç Yıldız. Aslında son yıllarda “günlük” fikri üzerine kurulmuş pek çok kitap çıktı çocuk ve gençlik edebiyatından. Ama çoğu Batı’nın daha bireyselleşmiş sorunları üzerinde duruyordu. Bir Avuç Yıldız’sa bireyin sorunlarını toplumla birlikte aşma çabası üzerine odaklanıyor. Bu sırada da hüznün, neşenin, Şam’ın tarihi dokusunun, derinlik katılmış yan karakterleriyle gerçeğin çıplaklığından kaçmayan insan ilişkilerinin, ülkedeki politik çalkantıların, eğitimdeki açmazların nihayetinde insani yapıya dayanmasının son derece başarılı bir anlatımını sunuyor. Üstelik duygulu, sıcak ve yakın olduğu kadar, çocuğun kendi görüşünü sağlamak üzere mesafeli duruşunu da koruyor. Kitap sona yaklaşırken hüzünleniyor insan, bitmesin istiyor: Yalnızlığı yıkmaya dönük kurgusunun çekiciliği, anlatımındaki tatlılık; kitap bittiğinde yalnızlaşacağımı hissettiriyor. Oysa o mücadeleci son cümlesiyle bunun da tedbirini alıyor. Kitabın son cümlesi aslında hayata dönük bir başlangıç cümlesi gibi…

      Ama bu cümleye gelmeden önce epeyce macera yaşayacak kahramanımız. Sevgi dolu, ancak yoksulluğun açmazlarında bocalayan ailesinin dar bakışına, kurtuluşu kısa vadeli çözümlerde arayışına karşı çıkacak. Babasının okulu bırakıp kendisi gibi fırıncı olmaya zorlaması, onu gazeteci olma hevesiyle evden kaçma düşüncesine kadar götürecek. Ne ki Salim Amca günlerce merdivenlerde yatarak onu kaçacağı anda durduracak. Altı ay daha bekle, bir çözüm bulamazsan, seni kendi ellerimle göndereceğim diyecek. Ama önce o, günlüğüne şöyle yazacak:

      “Ne olacağına bir türlü karar veremeyen bir ağaç üzerine şiir yazdım bugün. Ağaç bazen aya, bazen kırlangıca benzeyen garip yapraklar veriyormuş; çünkü gördüğü her şeyden büyük bir heyecan duyup etkileniyormuş. Komşuları ise onun bu haline gülüp dalga geçiyorlarmış.”

       Ki daha sonra bu “Uçan Ağaç” şiirini bir kitabın kapağında göreceğiz. Hayallerinin peşinde yürüyecekleri yollar batağa çevrildiğinde, tıpkı ağaç gibi kahramanlarımız da adımlarını gökyüzüne taşımayı öğrenecek. Ki bu, kitabın kaderine de benziyor. Arap ülkelerinde yasaklanan ama bu dilde yayınlanma umudunu kaybetmeyen yazarımız, Bir Avuç Yıldız’ını gönderdiği 34 yayınevince reddedilmesine rağmen direnme gücünü kaybetmemiş örneğin. Sonrasında ise ödüllerle taçlandırılmış derviş sabrı ve Bir Avuç Yıldız Almanya’da en çok sevilen 50 kitap arasına girmiş. İyi kitapların ve yazarların şu tuhaf kaderi, en çok reddedilip en çok okunan ve yüceltilenler katına yükselmeleri; dünyanın aklı başında bir yer olmadığını kanıtlamaya yeter bence. Ama dünyanın hele ki politik katmanlardaki tuhaflığı kitabın da dert edindiği meselelerden biri, günlükte anlatıldığı gibi:

      “Bugün yine bir darbe daha oldu. Okullar gelecek pazartesiye kadar tatil edildi. Bu yıl ikinci darbe bu. Şam’da darbeler genellikle sabahın erken saatlerinde yapılıyor. Şam’ın eski, tarihi bölgesinde oturan bizler, olup biteni ancak radyodan öğrenebiliyoruz. Radyoda birdenbire uzunca bir sessizlik oluyor, sonra bunu keskin marşlar takip ediyor. Ardından da devirdikleri hükümeti suçlayıp duran yeni darbecilerin bildirisi okunuyor.

      Biraz önce Salim amca bana, elli yıl önce yapılan darbede, darbecilerin bütün söylediklerine inandığını ve sabaha kadar darbeyi coşkuyla kutladığını anlattı. İkinci darbede sadece alkışlamış, üçüncüsünden beri de artık sadece kafasını iki yana sallamakla kalıyor.”

      Kahramanımızın çocukluktan gençliğe ve ilk aşka geçerken etrafındaki ilişkileri yargılamadan tüm değişkenleriyle değerlendirmesinde ya da bir insanı tanırken onun neden kederli ya da neşeli olduğunun izini sürmeye başlamasında, gazeteci olma hevesi oldukça belirleyici bir etkiye sahip. Schami’nin anlattığı hayatsa, bize hiç yabancı değil; hele ki Hatay, Adana, Antep çevresindeki Arap nüfusunu düşünecek olursak. Bu nedenle Schami’yi okurken kendi ülkemizi de daha yakından tanıyabileceğimizi düşünüyorum. Örneğin Antakya’ya gitmeden önce Hıristiyan Araplar hakkındaki cahilliğimi anımsıyorum. Bir Avuç Yıldız bu coğrafyayı anlatırken, farklı dinlerdeki Arapların ilişkisindeki rahatlık aracılığıyla da çok şeyi ortaya koyuyor.

      Bir Arap olmanın zorlukları ise yine tahakküm kuranlar açısından ajitasyona kaçmayan bir dille anlatılmış. Kahramanımızın çeşitli Arap ülkelerinden gelen çocukların toplandığı ve Fransızca konuşma zorunluluğu olan bir manastırdaki öğrencilik hayatı, baskının farklı kişilikler üzerindeki etkisini ve insanın anadiline karşı sorumluluğu gerçekçi analizlerle anlatıyor. Aynı şekilde Çorap Gazetesi’nin sorular bölümünü hazırlayan Mahmut da sormanın gereğini hissetmiştir. Seyrettikleri polisiye filmin ardından şöyle sorar örneğin:

       “Tüm suçluların siyah saçlı, esmer ve çirkin olduklarını hiç fark etmedin mi? Neden hep böyle? Niye hiç sarışın, yakışıklı bir adam suç işlemiyor? Böyle filmler daha heyecanlı olurdu! Oysa böyle olunca, film başladıktan beş dakika sonra cinayeti kimin işlediğini biliyorum. Dedektifin bunu çözmesi için iki saat uğraşması öyle salakça ki!”

       Turistler aracılığıyla bu bakış açısının daha sonra da sorgulandığını görüyoruz kitapta. Boğuşmalarının fotoğrafını çekmek için Yorgi ve Hasan’a bir dolar öneren turiste tepkilerinde örneğin.

      Çocukların nasıl bir geleceğe layık görüldüklerini sorguladıkları ve o geleceğin inşasında yer almak istedikleri bir kitap Bir Avuç Yıldız. Bu nedenle de yaşadıkları toplumu, aldıkları eğitimi, dini, politik ve siyasi zemini belki de çocukça olduğu için bu kadar saf bir gerçeklikle eleştirip, yalın saptamalarda bulunabiliyorlar. Bu yolda onlara destek olan büyükler de var, en çok da Habip.

     Ana kahramanımız ve Mahmut’la birlikte Çorap Gazetesi’nin emekçisi gazeteci Habip, başka ülkelerde de yankı bulan gazeteleri engellenince, kimlik değiştirip girdiği işlerde ilaç kutularına saklayarak ya da ihraç edilecek portakalların kâğıtlarına sararak gazete dağıtımı yapmaya kadar vardırıyor çabasını. Ve bu nedenle tutuklandığında çocuklar onu yalnız bırakmıyor.

      Düşünce özgürlüğü, kuşkusuz bir çocuk için de her alandaki doğal hakkı. Salim Amca’nın anlattığı fıkra geliyor aklıma:

       Üç adam yabancı üretimden her şeye el koyan bir ülkenin sınırına gitmek üzere faytona binmişler. Üzerinde yalnızca giysi namına bir bez olan yolcu, diğerlerinin taşıdığı eşyalara bakıp gülmüş. Düşündüğü gibi de yolcuların mallarına el konulmuş. Bizimkinde ise yalnızca bir bez varmış ki, o da zaten o ülkenin üretimiymiş. Adam kendini uyanık belleyedursun, gümrük memuru “Sen çok bilgilisin değil mi?” diye sormuş. Yolcu “Evet, çok okurum.” diye böbürlenmiş. Bunun üzerine adamlar, okuduğu kitapların isimlerini sorup üşenmeden tek tek not etmişler. Sonra da “Demek öyle. Sen kafanda iki yüz kitap taşıyorsun. Üstelik yarısı yasak. Bu kaçakçılar da her defasında ne değişik yöntemler buluyorlar yahu!” diye söylenmişler. Ve çıplak adamı geldiği yere geri göndermişler.

       Bir Avuç Yıldız’ı okuyanlar da sınırlardan insan kaçakçısı denilip geri döndürülebilir kolayca. Çünkü sokağa çıktığın anda onlarla selamlaşacağın zannını verecek kadar senden kılıyor anlattığı dostları. Bu, hayata gülümseyen bazı cümleler için de geçerli. Örneğin papazın günah çıkarma sırasında, en son geçen cumartesi günah çıkardım ve sonra hiç günah işlemedim, diyen kahramanımıza illa da bir günah bulma çabası sırasında olanlar… İlk aşkın samimi ve tatlı inanmışlığı…

      “Papaz, ‘Sana ait olmayan herhangi bir şeyi de arzulamadın mı hiç?’ diye sordu.

      ‘Hayır,’ dedim çok huzurla, çünkü yalnızca Nadya’yı seviyorum.”

       Bir avuç yıldız serpmek hayata, aşka, dostluğa… Bu tatlı dilli romanın gençler kadar yetişkinlerin de zevkle okuyacağı bir kitap olduğunu düşünüyorum. Güne geceye, gözlere, ellere, saçlara bir avuç yıldız serpmek için ya da daha fazla…

Amanos Duldasında Şiir Akşamı

AMANOS DULDASINDA ŞİİR AKŞAMI*

                                                                         Mustafa Akyürek

                                                                            akyurek1956@hotmail.com

     Sahil kentlerinde bir  başkadır şiir akşamları…

      Hele de Akdeniz kentlerinde sanat-edebiyat dişildir daha çok. Kavafis eli değmiştir; caddelere, sokaklara ve bulvarlara. Yorgunluk iksiri çaya dudak değmişlik ve bardağın ince beline dokunmuşluk arkanızdan gelen kente işarettir.

Bu kentlerde Eftelya kokar her bir dizesi şiirin…

     Ağa takılan balıktır şairin terbiyesinden ve tımarından geçen sözcükler. Söz alayının darası Amanos, tartısı ‘Dilakdeniz’ olur kimi zaman.

     Kimi zaman da şiire saygıdandır küçücük bir dernek bahçesinde dostların bir araya gelişi.

     Bu derneğin adı ismiyle müsemmadır:

       İskenderun Ayna Kültür Sanat Derneği

       Şiirin musalla taşına konulduğu günümüzde, kendi kıt olanaklarıyla kültür-sanat etkinliği yapan bu dernekler yerelde kalmayıp; ulusala, evrensele de tuza banılmış selamı-sabahı gönderiverirler, umulmadık anlarda.

     ‘Dünya Şiir Günü’nde bizden de bir demet ‘Adonis Çiçeği’ dercesine bildiriler sunulur, şiirler okunur.

      Gün batımına ramak, sahil kışkırtıcı bir yosun kokusuyla karşılar sizi.

      İkindi güneşi körfez sularına gömülürken, caddelerin ve sokakların ‘Amanos Duldası’ sığıntı olur şiiri gönülden sevenlere…El-ayak çekilince, aynı yöne yol alır söyleyecek sözü olanlar.

     Sıcacık bir merhabayla dostluk kurulur. Kurulmuş dostluklar da tazelenir yeni bir selamın gelişiyle…

     Selamın içtenliği tevazudandır…

     Böylesi bir harman yerinde herkes işçi, herkes ustabaşı.

     ‘Yarin yanağından gayrı’sı bölüşümdür, paylaşımdır.

     Dost Meclisinde dinleyici bilgece karşılar kulağına ilişen her sözcüğü.

     Konuşmacı önündeki metni ‘insan hafızası nisyan ile maluldür’ özdeyişini ters yüz etmek için kullanır çoğu zaman.

     Dil dökse de yürek harından geleni, göz çakımı anlatır daha çok dudak büklümünde dürülmüş hasreti.

     Ve içtenlikli olunca her şey gönülden geleni söylemek erdemdir.

     Erdemin akçeye eş görüldüğü zamanlardan geçmiyor değiliz elbette.

     Onurun, namusun alabildiğine azaldığı, daraldığı ve giderek yok olmaya doğru yol aldığı bir süreçten geçiyoruz.

     Böylesi küçük kentler ve bu kentlerin duldaları onurun ve namusun zulasıdır.

     Bu zulalarda saklı, paranın ve şöhretin fırtınalarına direngen şiir demeti…

     Bir demet ki;

                                                             ‘ akıl kelepçesi

vakitlere vardık

kervanımız

yükümüze korsan’

(M.A.)

şeklinde bir yüzleşmeyi de esirgemez.

     Yüzleşmek, sofra başında yemenin-içmenin bahanesinde gerçekleşir bazen.

     Akdeniz sofrasının en mütevazi lezzetiyle damakların bilenmesi ve üzüm suyuyla dudakların ıslatılması ardından dil çözülür şiire sığınır:

‘ne ki sevgili

dokunmadık ten

nefti çoraktır’

(M.A.)

 

Ve elbette dokunmaktır aslolan; ‘yarin yanağından gayrı’sına ‘her yerde ve her şeyde…’

     Böylece, dudakların ıslatılması ardından dil çözülür…Gözlerdeki pırıltı daha bir canlı, daha bir anlamlı olur.

     Konuşmalar yapılır alışılmışın dışında. Resmi tören sunumlarının aksine paylaşımdır söz konusu olan.

     Güncelin yıkımı dile gelir… Kırmadan, dökmeden ve de ıskalamadan.

     Yaşanmışlıklardan ve yaşanılası güzel günlerden süzülüp gelen şiirler okunur. Dil azığı imgeler paylaşılır dostlar arasında.

     An’ı geleceğe taşımak adına flaşlar patlar…

     Adresler, telefonlar alınır…

     Bir sonraki şiir akşamlarında buluşmalara gebe vedalaşmalarla başlayan ayrılıklar yaşanır.

     Sabahın ilk ışıklarıyla her yan Amanos olur kekik kokar, her taraf Akdeniz kuşanır mavi ışıldar…

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Bu yazı 26 Mart 2011 tarihinde Dünya Şiir Günü etkinliği nedeniyle çağrılı olduğum İskenderun Ayna Kültür ve Sanat Derneği bünyesinde gerçekleşen buluşma nedeniyle hazırlanmıştır.

Roman Dili ve Günlük Dil

                                                                                     ROMAN DİLİ ve GÜNLÜK DİL

     DİL’in çok yönlü işlevi olduğunu; iletişim – bilgi ve deney aktarımı – sosyal ilişki kurma – duygu ve düşünce ifade etme.. gibi görevleri yerine getirdiğini yazmak bile bir fazlalık sayılabilir. Edebiyat olarak dilin (lisanın ve yazının) ayrıcalıklı bir yeri olduğunu herkes bilir. Dilin bu son özelliğini, yani Edebiyat yanını diğer işlevlerinden ayıran nedir?, sorusunu yanıtlamaya çalışmak bu yazının asıl konusudur ve ne yazık ki oldukça sınırlıdır. Her dilde -Türk dilinde de- bu konuda sayısız kitaplar yazılmış ve konu her boyutuyla tartışılmıştır; bu alanda derinleşmek isteyenler için bu yazı, elbette oldukça sınırlıdır. Edebiyat ta en eski mitoslara, destan ve dini kaynaklı kitaplara kadar gider. Kadeş anlaşmasından Gılgamış destanına; Oğuz destanından Sapho’nun şiirlerine dek her yazılı kaynak tümden ya da kısmen bir edebiyat özelliğine sahiptir. Ancak yüzyılımızın başına gelindiğinde o kadar çok yazılı metin ortaya çıkmış olmalı ki, artık edebiyat sayılan yapıtlarla diğer yazılı kaynakları birbirinden ayırmak gereği ve zorunluluğu kendini adeta dayatmıştır. Bu alanda ilk ve en önemli kuramı oluşturanlar Rus Biçimcileri denilen iki gruptur ve etkileri bugüne dek sürmektedir. Bunları bir ağacın gövdesi sayarsak, diğer tüm dallar bu kökten türemiştir; yapısalcılar, yapı çözümleyiciler, yeni eleştiriciler, dilciler… vs Özet olarak söyledikleri şudur: Edebiyat, Dil’in özel bir kullanılma biçimidir. Sözcükler ve dil günlük iletişim aracı olarak olağanlaşmış, banallaşmıştır ve bunun ötesinde ve üstünde işlevleri yerine getiremez. Bu nedenle yazar, söcükleri yabancılaştırarak, olağan işlevinin ötesinde kullanarak bir Üst Dil yaratmaya çalışır ve bunu başardığı oranda edebiyata katkı yapar. Bunun anlamı, taş’a başka bir ad vermek değildir; ama taş’ı taş olarak görünür, hissedilir ve tanınır halde kullanmaktır. Yani Yazar yalnızca dil kullanıcısı değil, aynı zamanda Dil Kurucusudur… Buna en somut örnek Şairlerdir ve Şiirdir. Ozan burada dil ile oynar; tümceleri ters çevirir, sözcükleri alışılan ve günlük kullanılan dilin ve kalıpların dışında seçer ve kullanır… Zaten Rus Biçimcileri bu nedenle daha çok Şiir üzerine yoğunlaşmışlardır. Ben Roman ve Roman dili örneğinden yararlanmayı daha uygun buldum; bu, aynı zamanda günümüz Türkiye’sinde ve Arap ülkelerinde olup bitenleri de kapsayan çok somut bir örnektir, diye düşündüm. ÜÇ İSTANBUL ve İKİ TÜRKİYE Ekte sunulan yazı, GALİNA/ 68’lilerin Dramı romanının 685. s.sından seçilmiştir. (Yazarı benim olmam, sonucu değiştirmez; Çünkü yazar bile kendi yapıtına dıştan ve objektif bir gözle bakabilir. Yalnızca ahbaplarıyla ve kendiyle meşgul olan sözümona Eleştirmenlerin, yazarların olduğu bir toplumda, sanırım bu yaptığım da bir yeniliktir, ve değerlendirmeyi geleceğin pırıl pırıl yazar ve eleştirmenlere bırakıyorum.) ……… Alıntı: ….Mithat Cemal Kuntay’ın yüz yıl öncesini anlatan Üç İstanbul romanınından bir alıntı geldi aklına ve Metin erinmeden Fethi Naci’nin eleştiri kitabını bulup o yazıyı yeniden okudu: “Bence,” dedi Metin,” edebiyatın, romanın gücü burada! Edebiyat işte budur.” Şunları yazmıştı Kuntay: “İstanbul’da üç şapka vardır. Çamlıca tepesinden evvel bu üçşapka görünür. Rejide’ki Ramber’in, düyunu umumiyeci Berje’nin, şimendiferci Hügnen’in kafasında duran üç serpuş! Bu üç şapka, bu üç kafadan bazen kaldırma iner, bazen bulutlara fırlar; şimdi iki elde bir topaç olur, döner. Şimdi iki çatık kaş üstünde umacı olur, durur. Osmanlı İmparatorluğu denen uşak odasını bu üç şapka idare eder.” Yüz yıl sonra, bu üç şapkanın ve Türkiye Cumhuriyeti denilen…. odanın ne hale geldiğini düşünen, ve zaten bu amaçla yazıyı arayıp bulan Metin, önündeki kağıda şu notu düştü; “Üç şapkadan ilki ve en büyüğü Sam Amca’nın şapkasıdır: En ünlü siharbazların bile şapkasından daha fazla definelerin olduğu bu şapkadan dolar çıkar, ünlü politikacılar çıkar, Hükümetler çıkar, Darbeler çıkar, büyük işadamları çıkar, büyük yazarlar – gazeteciler – aydınlar çıkar; IMF, Dünya bankası da bu şapkanın içindedir ve bazen kafa tutan olursa, roket, uçak ve savaş gemisi de çıkar; bir koca dünya saklıdır bu sihirli şapkada. İkincisi ise, malum, sadece Solcuları, demokrat, ilerici, çağdaş güçleri ve insanları ezmekle nam salmış, ama ABD ve uzantıları karşısında küçük dilini yutanların forslu ve gösterişli şapkası! Üçüncüsü, ne yazık ki şapka değil, o haram ve gavur işi, bir mübarek takke! Molla’ın, içi ayet ve keramet dolu başına giydiği takke! Vakti gelince sarık haline dönüşecek bu okunmuş takke, öyle hikmetlere sahiptir ki, istediği an Koca Türkiye’yi onbinlerce km. uzaktan esir alabilir, felç edebilir ve herkesi sus – pus hale getirebilir. Devlet içinde devlettir! Emrinde Liberal dönekler vardır, Savcı vardır, İstihbarat vardır, kendi ordusu vardır, Karun kadar hazinesi vardır, Bakan vardır, Milletvekili vardır ve hatta Hükümet vardır. Arkasında ise ABD vardır, AB vardır, Patrik ve Papa vardır, Türkiye’den nefret eden kim varsa tümü vardır, en önemlisi de Cehalet ve Karanlık vardır; yani Arap ortaçağı, Lisanı ve Petro-dolarları vardır… Türkiye denilen …. odasını bu üç şapka idare eder.” ………………………………………. Bu yazıyı edebiyat yapan nedir? Kuntay’ın 4 tümceden oluşan yazısında metafor ve sembol olarak kullanılan ÜÇ ŞAPKA’dır en başta bu yazıyı edebiyat yapan. Okur olarak (ister gizli okur olsun- olmasın) biz okur Ufkuna sahip isek – ki öyleyizdir- buradaki şapkanın başka bir şapka olduğunu biliriz. Bu şapkalar Osmanlı’yı son dönem yöneten ÜÇ Güç’tür; Düyun-u Umiye (Günümüz IMF ve Dünya Bankası), Reji( Ne ekip biçeceğimize karar veren AB) Şimendifer (Sanayisi olmayan koca imparatorlukta en ileri teknik araç…) Görüldüğü gibi bu Şapka bambaşka Şapkadır ve edebiyat allegori, parodi, benzetme vs bir çok kavramla açıklanan özelliklere göre dili kullanır, yeniler ve geliştirir. Kuntay ÜÇ İSTANBUL romanının hemen başında bu nitelemeyi kullanıyor ve bir çerceve çiziyor. İnsan bu romanı okudukça bu çerçevenin yalnızca içini dolduruyor. Hatta o dönemi ele alan ister belgesel olsun isterse edebiyat, tarih, araştırma, tartışma olsun… eğer nesnel ise, yani gerçeklere bağlı ise bu çerçevenin içini doldurmanın ötesine gidemez. Yüzlerce, binlerce yazılı kaynağın anlattıklarını burada Kuntay dört tümce daha net ve daha sarsıcı tarzda bir gerçeği anlatıyor. Edebiyatın gücü buradadır. Bu gerçeği görünür kılan, bize hissedilir hale sokan ve bizi düşünmeye zorlayan dilin bu biçimiyle kullanılmasıdır. Yunus’un bir mısrası, Mevlana’nın bir beyti bu nedenle onlarca, yüzlerce kitabın konusu olabilmiştir. Atasözleri, Aforismalar, Seçkiler… vs gene dilin ayrıcalıklı kullanımına örneklerdir. Kutlu’nun romanına gelince: sanırım Yazar burada Kuntay’ı onaylamakla yetinmemiş, ayrıca o değişmez ve adeta sosyal-politik yasa haline gelmiş olan GERÇEĞİN görüntüsünü Kuntay’ın tekniğine – tarzına sadık kalarak günümüze uyarlamaya çalışmıştır BUGÜN ülkemizde olup bitenleri ve büyük bir sarsıntı geçiren Arap ülkelerini bu yazıyı Terazi yaparak tartmanızı, ölçüp-biçmenizi salık veririm. Ben 68 Kuşağındanım ve 50 yıldır yaşayarak tanık oldum ki, ülkemizde, Demokrasi adıyla bu ÜÇ Şapka tepemizde hep asılı durdu; kendi aralarındaki Kavga ve Çekişmelerde hep gencecik insanları kullanıp kullanıp sonra zalimce ezdiler, bunların hiçbiri ne Demokrat – Ne ilerici ve ne de Türkiye’yi ve halkımızı umursayan güçler ve kesimler. Ama, son paragrafta vurgulandığı gibi, şu an en büyük Tehlike, Somut saldırgan MOLLA diye adlandırılan ve ABD – AB ve Ülkemiz Haramazedeleri tarafından desteklenen Düyun-i Umumiye memuru Berje’dir. Üç Şapka demek TRİUMVİRLİK!, demek. Yani ÜÇLÜ demek. Kimileri Oligarşi diyor. Bakın, bu tarzda ve bu teknikle yazdıkça, metafor, paradi, benzetme vs kullandıkça sözcük ve tümcelerin birden fazla anlamlar içerdiği edebiyat alanına giriyoruz. SONUÇ: Dört Maymunu oynayan sözümona Liberal kalemlerin neye ve kime hizmet ettiğini artık herkesin bilmesi gerekiyor. Geçmişte hasbelkader ilerici ve sol kesimde şanısını deneyip birden kendi saflarına dönmüş olanların saf ve İleri demokrat görüntüyle poz vermeyi bırakıp adam gibi kendilerini açığa vumaları toplumumuza yapacakları tek büyük iyiliktir. Bu yazı kesinlikle Edebiyatın gücünü vurgulama istencimin bir yansımasıdır. Gelecek kuşaklara BELGE bırakmak da, bir yazar için kutsal ödevler arasındadır. Kuntay’ın bu eşsiz ve bugün bile geçerli olan saptaması gibi… Ben de sanırım yazdıklarımla yeterli BELGE bıraktım ve bırakmaya çalışıyorum. Gelecekte, benim bu çabalarıma engel olanları ve yazdıklarım etrafında sessizlik duvarı örenleri ve onların kime – neye hizmet ettiklerini daha net göreceksiniz: İsterse Kuntay gibi, yazdıklarının üzerinden YÜZ YIL geçen yazarlardan olayım…

                                                                                                                                                                                      İHSAN KUTLU

“Az Gittim Uz Gidiyorum”

HAYATI DOLU YAŞAMANIN KİTABI:  “AZ GİTTİM UZ GİDİYORUM”

                                           “Yabanıl topraklarda uzun süre at koşturan insan bir kent arzular. “

                                                                                                                              Italo Calvino

      Atilla Doğru’nun yazdığı “Hayat Yolunda Az Gittim Uz Gidiyorum” kitabını elime alınca bir çırpıda okudum. 2010 basımlı Cinius Yayınlarından çıkan kitap, 224 sayfa. Akıcı sürükleyici, serüven  dolu bir gezi anı kitabı. Sanki kitabı okumuyorsunuz. Atilla Doğru ile içten bir  muhabbettesiniz.  Size yaşadıklarını gezip gördüklerini, yediklerini içtiklerini, kendini ve hayatı anlatıyor. Esasında bunları size yaşatıyor; öykünün dışında değil,  içindesiniz.  Sayfaları çevirdikçe sizi de hayat yoluna dahil ediyor, yoldan ayrılamıyorsunuz. Anlatım oldukça duru ve yalın. Üslup mükemmel. Okudukça hiç de yorulmuyorsunuz.

Sadece bunlar değil: kitap bizi tarihin arkeolojinin, felsefenin coğrafyanın o bilinmeyen girdaplarından kurtarıyor. Kitabın yazarı önsöz’ün hemen ardından, öncelikle hayatı sorguluyor: “Hayatı kendisi için yaşamalı insan diye düşünürüm.”  oluyor ilk cümlesi. Ve devam ediyor; “Yaşama tutunmak için başkasını mutlu etmekten çok kendini mutlu etme yolları bulmalı insan.” diyor. Batı toplumunu bizlerin çok bencil bulduğumuzu oysa onların  sivil toplum kuruluşlarına üye olduklarını, kuruluşların da toplumun gelişmesine büyük katkı sunduğunu ifade ediyor. Daha sonra askerlik anıları yer almış;  bizim toplumda askerlik anıları hiç bitmez, hep anlatılır durur. Bir arkadaşınızdan askerlik anılarını, hem de aynı anıyı defalarca dinleyebilirsiniz. Bizi askerlik anılarından mahrum bırakmamış Atilla Doğru. Askerlik anılarında, bizi Eğridir’de gölün kenarında gezdiriyor adeta. 1993 yılında sekiz ay boyunca Yedeksubay olarak görev yaptığı Cizre’yi, Mardin’i Şırnak’ı Beytüşşebap’ı adım adım dolaşıyor. Terörün en yoğun olduğu o dönem, yazarın kalemin tekrar canlanıyor. Terhis olduktan sonra öğretmenlik günleri başlıyor; ataması Giresun’a yapılır. Merkeze yakın bir bakkalsız bir köyde öğretmenlik yapar.  Daha sonra Giresun merkeze tarih öğretmeni olarak atanır. Sonra Hatay İskenderun da davam eder, yazarımızın yolu. Yağmur ve buluttan güneşe,  Karadeniz’den Akdeniz’e gelmiştir. İskenderun’da bir Anadolu Lisesinde dört yıl görev yapar. Bu günleri çok güzel geçmiştir. “Her öğretmen böyle bir ortamda görev yapma şansı bulsa keşke” der kendi kendine, bu okulda görev yaparken. Özel bir kolejden Anadolu Lisesine çevrilmiş bir okuldur. Öğrencilerin okumaya istekli ve cin gibi olduğunu belirtir. İskenderun’a anlatmaya devam ediyor kitabında yazar: “Hatay, İskenderun çevreleri okuma yazma oranı çok yüksek yerler. Aileler eğitime müthiş kaynak ayırıyorlar. Bu anlamda ülkemizin yüzünü ağırtan bir yöredir orası. Sosyal hayat canlıdır. Çalışmasını da bilirler, eğlenmesini de. Geliri, giderinden fazladır o yörenin. Ülke ekonomisine epey katkı yapar. Irak’a uygulanan ambargo İskenderun Limanının işlerini düşürmüş. Nakliyecilik çok önemli bir geçim kapısıyken, yine ambargo yüzünden o iş de durmuş.”  Irak savaşının ekonomimizi olumsuz etkilerini anlatıyor yazar bu bölümde,  sonra İskenderunlu’yu anlatmaya devam ediyor: “Sıcak insanlar, sıcak tatlılar, sıcak günler. Tahminden öte bir sıcaklık oluyor. Künefeyi orada tattım ilk defa. Altı peynirli üstü kadayıf, sıcak şerbetli tatlı. İlk defasında bir çataldan fazla alamadığım bu tatlının sonradan müptelası oldum. Soğuk meze türleri arasında humusu başta saymak gerek. Et ağırlıklı beslenir insanlar. Lüks araçlar, modern evler, çok çeşitli banka şubeleri, eğlence mekanları göze çarpar

İskenderun’da. 1918’den sonra, 20 yıl Fransız kontrolünde kaldığını nüfus dokusunun bozulmadığını belirtiyor. Etnik kökenleri farklı Hıristiyan nüfusun olduğunu                                                                                                                                         kiliselerin varlığından sözediyor. Sonra anılarını şöyle sürdürüyor: “ Yöre halkında dışa dönük bir zihniyet hakimdir. Tutucu değil. Yeniliğe açıktır. Memlekette sıkça vurgulanan farklılıklara hoşgörü çağrısı bu yörede karşılık bulmuştur. İskenderun’un sahili İzmir’i andırır. Düzgün, yürüme yollarına ve çay içme yerlerine sahiptir.”

“Dört mevsim güneşin görüldüğü yörede yaşayan insanlarda pek iç kesimlerin arabesk ruh hali görülmez. Ehlikeyf olduklarını söylemek mümkündür. İskenderun’a yakın Karaağaç ve Arsuz, denize girilebilen sayfiye yerleridir. Ayrıca,  Arsuz’a kadar olan yaklaşık otuz kilometrelik yol boyunca birçok tatil sitesi vardır. Güneş demişken meşhur yarıkkaya rüzgarından da bahsetmek gerek. Yılın belli döneminde çok şiddetli eser. Maddi hasarlara yol açar.”

İskenderun’dan Hatay’a gitmek için Amanos Dağların’nı aşmak gerek. Belen Geçidi’nden aşılır bu dağlar. Geçidin bitiminde Amik Oovası serilir önünüze.”  Buradan sonra yazar Antakya’yı,  Harbiye’yi, Soğukoluk’u anlatıyor. Öğretmenlik yaptığı okulu anlatır: “ Okul, İskenderun girişinde, demir- çelik işletmelerine yakındı. Servislerle gelir öğrenci ve öğretmenler. Öğrenciler aynı zamanda dershanelere giderler. 20’den fazla dershane olduğunu hatırlarım. Öğrencide heves, hedef olunca, öğretmenin pasif kalması mümkün mü? Çok geliştirdim kendimi. Özellikle branşımızda tabi. . Elbette her okul ortamında yaşanabilecek sıkıntılar olmakla birlikte, emeğinizin karşılığını görmeniz bu sıkıntılarını unutturdu. Öyle çok disiplin sorunu da olmazdı. Mezunlar genelde bir üniversiteye yerleşirdi. “ Yazar okulda geçen anılarını uzun uzun anlatıyor kitabın bu bölümünde ve şu cümleyle bağlıyor sözlerini:” İşte bu okulda şunu fark ettim: eğitim sadece öğretmene veya öğrenciye veya veliye bağlı bir süreç değildir. Üçünün uyumuyla başarı sağlanıyor. Doğrusu da olması gereken budur. Veli, çocuğu için hedef koymuş. Onu takip ediyor. Veli toplantıları kaçırmıyor. Notlarını takip ediyor. Ders biraz kaynasa öğrenci bundan rahatsız oluyor,’ Hocam konuya dönsek’ diyor. 3 veya 4 geçer not ama çocuğu da veliyi de tatmin etmiyor. Ev kiraları pahalıdır, İstanbul’u aratmaz. Bir de yıllık kira bedeli peşin istenir ki, bu da ayrı bir sıkıntıdır kiracı için. İnsanlar. araçlar durduğunda binmek için kimse acele etmez. Bir zahmet yürürler sanki. Şehir düz alana kurulduğundan bisiklet ve motosiklet kullanımı yaygındır. Bir aileyi bisiklete sığmış giderken görmek çok sıradan görüntüdür. Veya kasalarca sebzeyi üç tekerlekli araca yüklemiş götüren canbaz şoförler az değildir. “

Ailesini, yetişme tarzını ve kardeşlerini doğup büyüdüğü yöreyi anlatıyor. İnsan hayatında yolculuklar hele günümüzde çok yer aldığından olsa gerek; yolculuklar seyahatler geniş geniş anlatılıyor kitap da. Yolculuk pek çok ülkede geçiyor, bunlardan bazıları şunlar: Amerika, Mısır, Prag, Almanya, Çin, Japonya, Tayland ve Dubai…

Atilla Doğru, New York’ta Boston’da karşılaştığı kitabevlerini Türkiye’dekilerle kıyasladık tan şöyle yazıyor:” Yerlerde halıfleks tarzı sergiler var, oturduğu yerden de kitap inceleyebilirsin. Reyon aralarında oturacak koltuk ve sandalyeler de mevcut.”

Peki bu Amerikalılar Türkler hakkında ne düşünürler: “ Türk deyince adamların beyninde çağrışım yapan kelimeler; Arap, Afganistan, uyuşturucu, İran, Irak. Maalesef böyle.”

Mısır da neler yaşamış, neler görmüş yazarımız,  “ Bir Mısırlı Arap gelip çat pat İngilizcesiyle selam verdi, nerden geldiğimi sordu. İstanbul’dan geldiğimi söylediğimde öyle mutlu oldu ki sarılıp kucaklaştık. Sen Müslüman ben Müslüman, ben Türkleri çok severim gibi muhabbetin ardından elimden fotoğraf makinesini aldı. Ben piramit arkamda veya yanımda kalacak şekilde pozlar verirken o da fotoğrafımı çekmeye başladı.”

Çok ilginç bilgiler de ediniyoruz: Çin’de kızlar, evlenebilmeleri için, erkek arkadaşının ailesine ortalama 1000 euro para ödemeleri gerekiyormuş.

Bir gezi kitabı değil, hayat kitabı. Ben çok şey öğrendim…

Kemal Düz

İskenderun; 20.12.2010

Tammuz Bayramı ve Kökleri

 

TAMMUZ (Temmuz) BAYRAMI ve KÖKLERİ

                                                                              İHSAN KUTLU

     Güzel Hatay’ımızda, yazortası coşku ile kutlanan bir BAYRAM var; halk buna TEMMUZ bayramı der. Özellikle Nusayri, Alevi diye nitelenen insanların tümü tarafından yılın en büyük kutlaması sayılan bu güne ben de, birçok insan gibi, katıldım; onlarla birlikte eğlendim, rengarenk giysili güzel kızları gıpta ile gözlemledim ve mutluluklarından pay aldım. Ancak, bu kutlamanın, bayramın ne olduğunu, niçin olduğunu, nereden geldiğini bir türlü çözemedim. İşin garibi, kutlayan insanlardan, hatta onların en AYDIN’ı  olan değerli dostlarımdan da bu soruma bir yanıt alamadım. Ancak bu soru kafamdan asla çıkmadı. Öyle ya, bu kadar insanın katıldığı ve coşkuyla kutlanan bir günün ta derinlere giden bir kökü ve anlamı olmalıydı. Yıllarca bu konu kafamda bir soru işareti olarak çakılı kaldı ve buna doyurucu bir yanıt aradım.

     Sonunda bazı sonuçlara vardım ve bunu sizlerle paylaşmayı bir Hatay’lı olarak görev saydım. (Öncelikle size önerim, Google’ye TAMMUZ ya da İSHTAR diye yazarsanız orada bu konuya açıklık getircek kadar bilgilerle karşılaşırsınız; bu bilgileri yinelemek gereksiz, bunun yerine bu konuyu beniim ANLAMA sürecimi anlatmayı yeğliyorum. )

     SUMERLER: On yıl önce Bişkek’te, Ağa Han üniversitesinde tarih profosörü olan Kırgız Abdurrahman bey ile tarih üzerinde konuşurken bu alandaki cehaletimizi tüm çıplaklığıyla anlamıştım. İlk saptadığımı şey, Sovyet düşmanlığı öylesine bir hal almıştı ki, en fazla Türk tarihi araştırmalarının yapıldığı Sovyetler Birliği’ndeki Türkoloğ ve tarihçilerinin bulguları, yazdıkları bile ülkemizde sansürlenmiş; bizlere ulaşmamıştı. Hocanın bu bulgulardan yola çıkarak anlattıklarından öğrendiklerim; Geçen  yüzyılın başında bir Rus tarihçi, Sumerler üzerinde araştırma yaparken, bu halkın SAMİ olmadığını farkediyor; dil incelemesinde bazı KİLİT sözcüklerin Türk dilinde varolduğunu görüyor ve örnek olarak bunlardan 69 sözcüğü yayınlıyor.  Kilit sözcük denince, değişmesi çok zor olan adlar, sözcükler; örnek, ana, su, gel, git… gibi. (Daha sonra Manas üniveristesinden bir tarihçi Sumer dilindeki  bu sözcüklerin 300 civarında olduğu açıkladı.)

    Geçen yıl Baku’ya ikinci kez gittiğimde gördüm kli, Azerbaycan kendi  tarihini yenibaştan yazmış  ve retorik yerine bilimsel bir yola koyulmuş. Yani tarihiyle yüzleşmiş! Onlara göre, Sumerler ve sonra Akkadlar, Albanlar, İskitler… Azerbaycan tarihinin başlangıç noktası. Bizde Hititler kabul edilir ama  aslında, kanım o ki, bizim için de Sumerler başlangıç sayılmalı; çünkü, dünyanın İLK büyük uygarlığı onlardır ve Irak’ın güneyine ARAL gölü çevresinden geldikleri kabul ediliyor. Türkleri Uygarlık Düşmanı gösteren Batlı ve İslam tarihçilerine karşı Abdurrahman beyin yanıtı şu: ‘Uygarlık üç bulgu ile başlar; Yazı – Madenlerin işlenmesi, yani sanayi ve Din. Bu üçünün de başlangıç noktası Sumerlerdir.’

     Sumerlerin tabiat, tarım ve bereket tanrısı DAMU-ZİT’tir. Daha sonra bu tanrı Akkad’lara, Babilon’a geçiyor TAMMUZ adını alıyor. Oradan eski Grek (yunan) ve Roma’ya başka adlarla transferini ayrıntılarıyla yazmaya bu sayfa yeterli değil. Tammuz’un eşinin adı ise tanrıça İŞTAR olup, Tammuz, yılın altı ayını yeraltında ve diğer yarısını ise Yer üstünde geçiriyor. Yani her yılın belli bir gününde ölüyor ve sonra belli bir gününde yeniden diriliyor. Bu dirilişi kutlamak için büyük şölenler veriliyor, kutlamalar ve ritualler düzenleniyor. Bu diriliş gününe TAMMUZ diyorlar ve daha sonra bu dirilişin geçtiği günün ayı adını bundan alıyor. (Avrupa ve Afrıka adları eski Yunan mitolojisinden; ASYA adı ise prototürk olan AS’lara Kuzeylilerin verdiği addan geliyor. Yani AS’YA Türklerin yurdu anlamına geliyor. Bunu da Sovyet tarihçileri yazıyor…)

     Aslında mevsimlere, doğaya bakmak bile, insan topluluklarının yarattığı inançların, sembollerin, fetişlerin nereden geldiğini anlamaya yeterlidir, sanırım. Sonbaharda ürünler alınmış olur, bitkiler sararır, yapraklarını döker; ilkbaharda yeniden bitkiler uyanır ve doğamız yeni bir yaşama başlar. Orta Asya’da Türk topluluklarının da en büyük bayramı onbinlerce yıldır bu kurala uygun olarak NEVRUZ’dur; bunu da iki kez Kırgız diyarında yaşadım ve nasıl büyük bir coşkuyla kutladıklarını gördüm.

     Tammuz bayramı, ürünlerin alınmasına DENK düşerken Nevruz Baharın başlangıcına denk düşer. Ama her ikisi de aynı kökten, yani insanların ve toplulukların DOĞA ile ilişkisinden doğar. Daha sonra bunlara Dinsel ve benzeri anlamlar yüklenmesi bu gerçeği değiştirmez. HIDIRELLEZ  ise TAMMUZ bayramının başka bir görüntüsü olmak yanında aynı zamanda dinsel anlam verilmiş biçimidir. Samandağı’nda MUSA Türbesini ziyaret ettiğinizde, Hızır ve İlyas peygamberlerin orada buluştuğunu ve o günün Hıdır-Elles (Hızır ölümsüz peygamberin adı, Elias ise Tevrat ve İncil’de Elias olarak anılan, Kur’anda ise İlyas adındaki peygamberin adıdır) günü olduğunu okursunuz. 

     O gün de, topluluklar tarafından binlerce yıl kutlanan Baharın Başlangıcı sayılan gündür. Yani Tammuz ya da Nevruz’un başka bir görüntüsüdür.

SONUÇ: ‘Türk-İslam sentezi’ denilen ve 12 Eylül Cuntası’nın RESMİ İDEOLOJİ ilan ettiği hastalığın toplumumuzda hangi güzel değerleri sildiğine dair KANIT bulmak oldukça kolay. Sözgelimi: Atatürk HİTİT ve SUMER adına sahip çıkma yanında, onları yüceltirken, adlarına bankalar kurarken, Unıversitelerde kürsüler oluşturuken… güya onun izleyecileri olduğunu dünyaya ilan eden Cuntacılar, Darbeciler ve onların OLUŞTURDUĞU Türk- İslam sentezcileri (Günümüz islamcıları) o iki uygarlığın adlarını silmek için neler neler yapmadılar! Ankara’ya Hitit Güneş’i bile dikilmesini engellediler!

    12 Mart zorbaları ise bu güzel ve anlamlı TEMMUZ bayramını bile yasakladı, bunu da yaşadım; daha sonrakilerin NEVRUZ’u yasaklamaları gibi. İslam’ın en özgürlükçü olduğu 8-10. yy da Arap yazarlarının ballandıra ballandıra yazdıkları, övdükleri  ve bölgedeki tüm topluluklarca kutlanan bu bayram, özbeöz bir Sumer , yani bir TÜRK bayramıdır ve her halka ve kesime aittir. (Bugün ise ‘İslam – Arap ve biraz da türk’ biçimini alan RESMİ ideolojiye göre bir KAFİR bayramıdır ve yeryüzünden silinmelidir.) Türk ve Türkçülük çığırtkanlarının dün olduğu gibi, günümüzde de anlamadıkları, farkında olmadan söylediklerinin tam tersini yaptıkları ve bir türlü anlamak istemedikleri  bazı gerçeklerden biri de budur.

   NOBEL edebiyat ödülünün geçenlerde Latin Amerikalı yazar Llosa’ya verilmesi bende, bu yazıyı yazma duygusu uyardı. Diyebiliräm ki, bizim mutlaka okumamız, örnek almamız gereken EDEBİYAT, Paz, Neruda, Cortazer, Borges, Marquez, Mistral, Asturies ve Llosa… gibi yazarlar elinde yükselen Magic realism ve Total Roman diye adlandırılan bu akım olmalı. Çünkü, bizim toplumumuzu anlatmaya en elverişli AKIMLAR, yol, yöntem ve teknikler burada gizlidir. Batı-perest olmaya gerek yok! Biz dünya kültürüne kendi rengimizi ve tadımızı katabiliriz. Ayrıca, Latin Amerika yazarlarının her biri NOBEL’i kendi kalemlerinini gücüyle aldılar. Son on yılda (Fransız asıllı Horace’nin bazen gülünç sayılacak kararlarıyla Nobel dağıttığı) Nobel alan yazarların romanlarını, şiirlerini yanyana koyup bir kıyaslama yaparsanız bu gerçeği kolayca görürsünüz.  Yeni NOBEL Komitesi sekreteri, öncesinden çok daha doğru karar verdiğini böylece göstermiş oldu. Latin Amerikalı yazarlar, TEMMUZ bayramı, kutlaması benzeri, Maya – Aztek ve İnka tarihini, dilini, dinini, inancını, geleneklerini vs Roman ve şiire soktuğu için BÜYÜK’tür. Çünkü halk için bunlar yaşayan gerçeklerdir am sanki bir rüya gibidir. İnsanların bilinçaltında ise kök salmıştır.

   Özetlersek; Geçmiş, tarih ölmüş, bitmiş, yokolmuş bir dönemim adı değildir: o vardır ve değişik görüntüler altında Halkın bir Gerçeğidir. Soyut değil Somut bir gerçektir. İlşkilerde, bilinçaltında, kanuşmalarda ve törenlerde bu gerçek kendini gösterir.

    Şair Hüseyin FERHAD’ın Cennet Diye Bir Yer adlı  – kendisi deneme diyor- kitabını okuduğumda her sayfasında Latin Amerikalı yazarları anımsadım. Öncelikle, dili ŞAİR dili, şiir kokuyor: ikincisi Sır ve Büyü dolu. Üçüncüsü, denemeden çok bende bir Roman duygusu uyandırdı ve o tadı aldım. Son olarak; batılıların avant garde dedikleri bir üslup. Ve elbette ne eleştirmenlerin ve ne de Basın olduğunu söyleyen gazetelerin ve onların maaşı astronomik olan Edebiyat yolunda kalem sallayanların adını bile anmadıkları bir kitap… Oysa, bu kitabı okuduğunuzda koskoca bir dünyayala, evrenle ve şaşırtıcı tip ve olaylarla karşlaşıyor, duygu ve düşünce dünyanızın genişlediğini, zenginleştiğini farkediyorsunuz.

    Bizim de Latin Amerika kadar malzememiz ve zenginliğimiz var; yeter ki, bunların farkına varalım ve işlemesini bilelim.

GÖREV: Şimdi tüm HATAY’ın değerli  aydınlarına, tüm ilerici, demokrat insanlara ve halka düşen ödev bu anlamlı günü, HATAY GÜNÜ olarak hep birlikte kutlamak, dostluğumuzu, kardeşliğimizi pekiştimek ve bu güzel  günü tüm toplumumuza hediye etmektir. Bu güzel günümüz de HATAY KÜLTÜRÜ’nün çiçeklerini derebilirsek ancak, ileriye, uygarlıga doğru gidebiliriz. Şimdiden TAMMUZ (Temmuz) bayramınız kutlu olsun!

EK: Yukarıdaki yazının dışında kalan ektir.

Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi,

Osman Nedim Tuna tarafından yazılan Sümerce ve Türkçe arasındaki ilişkiyi karşılaştırmalı olarak inceleyen kitap. Yazarın tezi, her dilde başka dilden ödünç kelime bulunabileceğidir, nitekim, Sümerologlar da (mesela Landsberger) vaktinde Sümerce metinlerde geçen ama Sümerce olmayan, daha kuzeydeki (yani Anadolu’nun doğusu) bir kavimden alınmış olabilecek kelimeleri listelemiştir. Yazar işte o kelimeler üzerinde çalışır ve linguistik yöntemlerle onlardan 166 tanesinin Türk dilinin kelimesi olduğunu savunur.

Sümerce Karaçay Türkçesi Türkiye Türkçesi
az az Az
baba ata Baba (ata)
gaba gabara Yünlü yelek
daim dayım Doyum, doyma
me men Ben
mu Bu, ol Bu, o
ne ne Ne
Ru ur Vur
Er er Er, asker
Tu Tuv- Doğ-
Tud tuvdu doğdu
Ed öt geç
Çar çarh çark
guruvaş karavaş Kadın köle
üç üç
üd ot Od, ateş
Uzuk uzun uzun
Tuş tüş- Düş-, aşağı inmek
Eşik Eşik Eşik ,kapı

 

Aur avur ağır
Jau Jav/cav Yağ
Jen Jer/cer Yer
Egeç egeç kızkardeş
Or or Orak çalmak
Kal kal- Kal-
Kız kız Kız
Kuş kuş Kuş
Uat uvat- Ufala-, kır-
Jarık Jarık/carık Aydınlık, ışık
Jaz Jaz/caz- Yaz-
Jün Jün/cün Yün
Jol Jol/col Yol
Jır Jır/cır Türkü, şarkı (Ir)
Jarım Jarım/carım Yarım
Çolpan çolpan Çoban (Sabah) yıldızı
Çibin çibin Sinek (cibin-lik)
İrik İrk/irik 5 yaşındaki koç
Kur kur Kur-
koru koru Koru-
küre küre Küre-
Kadau kadav Sürme kilit
Kan kan Kan
San san Sayı
ikki eki İki
Buz buz Boz
Üz üz Kopar
Süz süz Süz
Ez öz Öz, kendi
Ör öl Öl
ul ul Oğul

Döneminin Tanığı Olmak

                                                DÖNEMİNİN TANIĞI OLMAK

                                                                                           İHSAN KUTLU

   Yazar ve yapıtlarını  ’döneminin Tanığı’ olarak nitelendirenler, bence, bir gerçeği dile gitiriyorlar; Peru’lu Llosa’yı bu niteliğiyle NOBEL’e layık bulmalarını EDEBİYAT için kazanç saymalıyız. Ancak, bu konuyu açmak, içeriğini tartışmak ve bu alanda örneklemeler yapmak bir görev olarak edebiyat severlerin omuzlarında duruyor.

   İlkokuldayken, ilk öğrendiğimiz kurallardan biri şuydu: Tarih, yazının icadıyla başlar. Yıllar geçtikçe bunun anlamını daha net ve daha kapsamlı öğrendik. Öyle ya, insanlığın gelişme aşamasında yazının SUMERLER tarafından bulunması nasıl oluyar da Tarihi başlatıyordu. Olmayan şeyler mi yazıya geçmişti? Hayır! Günümüz müzelerini süsleyen tüm buluntular, taş baltalar, mağara resimleri vs bunlara bir örnek sayılmalı. Ama hiçbiri YAZI dediğimiz ve yalnızca İnsana özgü olan dev sıçramanın yerine geçememiştir. Çok büyük uygarlık olan Girit Minos, hala yazısı çözülemediği  için o konudaki bilgilerimiz eksik sayılmaktadır. Zincirlerin halkalarından biri olan bu yazı çözüldüğünde belki de tarihin bir bölümü yeniden yazılacaktır. Şimdi asıl konuya geçebiliriz.

   Homeros’un İlliada’sı yüzyıllarca masal kategorisine sokulmuştur; şimdi biliyoruz, bu destanın hangi gerçeğin üzerine oturduğunu. Geçmişte kalan, ancak bugün bile Döneminin Tanığı sayılan sayısız yazılı kaynak bulabiliriz. Taşa yazılan anlaşmalar, destanlar, kil tabletler, Mısır hiyeroglif yazıları bugün okunabildiği için tarihe tanıklık edebilmekteler. Modern çağa geldiğimizde, yazının işlevi ve insan ve toplum yaşamındaki rolü hem yaygınlaşmış ve hem de kol – budak salmıştır. Günümüz Bilgisayar dünyası yepyeni ve geniş ufuklar açtı, haliyle yazının Tanıklık rolü kökten değişti.

   EDEBİYAT ve TANIKLIK

   İsveç Yazarlar Birliği yapısını incelemek, sanırım, bize bu alanda bazı bilgiler sunmak için uygun bir yöntem olabilir. Üyelerin her birinin karşısında hangi alt birimlerde yazı yazdıklarını gösteren harfler görürsünüz. Örnek vermem gerekirse: S Edebiyat (Skönlitteratur) roman, şiir ve öykü yazarlarıdır. F (facklitteratur) anlamında ve Türkçe’de karşılığını bulamadığım bir alandır. Yani, herhangi bir konuda ve bilimsel değerlendirmeyle ölçülebilecek, hatta ders olarak bile okutulabilecek kitapların yazarlarını kapsayan bir alan. Eleştirmenlerin edebiyat üzerine kitaplarını, sosyoloji, psıkoloji, tarih, politika vs alanına giren yapıtları bu gruba almışlardır. Ö (Översättare) ise çevirmenleri kapsar. Kitapları bir dilden başka bir dile çevirenler bu gruba girer. U (Ungdomsböcker)e gelince; gençler için kitap yazan yazarlar bu gruba girer. Bizde Çocuk kitapları yazarları vardır ama Genç (Ya da ergenlik çağı) kuşağı yazarları diye bir kategori yoktur. Sanırım, Ömer Seyfettin bu alanın öncüleründendir ve bir zamanlar Malkoçoğlu, Kolsuz Kahraman vs gibi kitapların yazarı olan A. Kozanoğlu gibi kalemleri bu gruba sokmak gerek. Ülkemizde güçlü bir Yazarlar Sendikası (Birliği) bence bu model üzerine oturarak yaratılabilir; üçüncü sınıf politika erbabı kadar değer verilmeyen aydınların – yazarların düşünceleri, yapıtları bu yolla layık olduğu yere ulaşabilir.

    Benim tartışmak istediğim konu; F yazarlarının değil, S yazarlarının, yani roman – şiir – öykü – drama gibi konularda yazan insanların ve yazdıklarının Döneminin TANIĞI olması olgusudur. Tanıklık gerçeği söylemek-dile getirmek olduğuna göre, Edebiyat bunu yapabilir mi? Edebiyatın, sözgelimi romanın gerçeği var mı? Varsa nedir? Bunlar dünya edebiyatında enine – boyuna tartışılmış ve sonuçlar çıkarılmıştır. Roman ve Bilim arasındaki ilişki! Özet olarak, Bilim neden – sonuç ilşkisine göre hareket eder ve gerçeği o yolla dile getirir; roman ise aynı gerçeği başka biçimde. Bilimsel kitaplar gerçeği gösterir, ispat eder; roman aynı gerçeği ’görünür’ kılar. Denilir ki, Rus halkının ideolojisini en güzel anlatan Tolstoy’dur ve Savaş ve Barış romanıdır. Hiçbir ideoloji Ruslar için ondan derin, köklü ve güçlü değildir. Nedir bu; ’Ruslar başkentlerini bile yakarlar, doğuya doğru sibirya’ya çekilirler, yenilgiyi kabullenmezler ve sonunda düşmanı topraklarından kovarlar!’ Bu köklü bilinç ve inanç Hitler faşizmini, Nazizimi yenilgiye uğratmanın en büyük esin kaynağı olarak savaşta görev yaptı. Tolstoy aslında bu romanıyla Napolyon’un Ruysa’yı istilasını anlatmıştı. Hiçbir tarih kitabı, Savaş ve Barış romanının yerini tutamazdı ve tutamadı ve tutamaz. Kimilerine göre, Hacı Murat Tolstoy’un en büyük yapıtıdır ve şu ana kadar Kafkas halklarını ve onların dünyalarınnı bu roman kadar tam olarak anlatan bir kitap yazılmamıştır. Gogol’ün Ölü Canlar romanının Rusya’daki toprak köleliğinin kaldırılmasında büyük rol oynadığını hepimiz biliriz. Belki de yazar bunu amaçlamamıştı, ya da dolaylı olarak bunu da istemişti. Dickens’in İngiltere’de kapitalizmin vahçi çağını hiçbir Bilimsel kitabın ulaşamayacağı kadar ete – kemiğe büründürerek sergilediğini ve Sokak Çocuklarının bugün bile ona minnet borcu olduğunu söylemek gerek. Melville’nin Moby Dick romanı, balina ve balina avcılığıyla ilgili bilimsel verilerle, bilgilerle doludur; ama o romandır, bilim kitabı değil. Conrad’ın Karanlığın Yüreği için de söylenecek çok söz var. Özet olarak, ’her insan yaşamında bütün İNSANLIK durumları vardır’ sözünü unutmamalı ve Klasik katına ulaşmış roman ve şiirlerin en değerli yanlarının ’Romana özgü BİLGİ’ olduğunu kabullenmeliyiz. Bu nedenle bu tür romanlar KATMANLARDAN oluşur; sıradan okuyucu yeterince bunu anlayamaz ama eleştirmenler, iyi okuyucular bunu kavrar, üzerinde yorumlar yapar ve değerini, gizli derinliklerini açığa vurur. Bu nedenle, edebiyat severlerin İyi OKUYUCU olması, kendileri açısından da bir zorunluluktur. Biz biliriz ki, Moby Dick, intikam peşinde koşan kaptan Ahab’ın öyküsünün çok çok ötesindedir ve roman katlardan oluşan bir çok gerçeğin ifadesidir. ’Al sana bir okuma  parçası , anafikrini bul!’ biçimindeki edebiyat anlayışı, inancım o ki, kısırlaştırıcı etki yaratmış olmalı; bu gerçeği kesinlikle anladım. Nasreddin Hocamızın her kısa öyküsünün bir ana fikri vardır ve atasözü olmuştur. Ama, sözünü ettiğim romanların bir tek merkezi, bir tek fikri ya da anafikri olmadığı gibi, içiçe geçmiş dairelerden, sarmal düşüncelerden oluşmuşlardır. Ve bu romanlar herhangi bir mesaja, anafikre,indirgenemez ve hatta özetlenemezler!

    Aristotales’den beri süren bir tartışma, tarih mi, Edebiyat (dikt) mi gerçeği daha tam dile getirir, sorusuna bu tür Tanık romanlar ile yanıt verilmiş oldu.

   Don Kişot, biliyoruz ki, gerçekte varolmayan insanların varolmayan öykülerini anlatıyor; ama hiçbir bilimsel kitap o dönemi o roman kadar somut, canlı ve kalıcı olarak anlatamamıştır ve bu yüzden döneminin tanığı arandığında bu kitap birinci sıradadır. Tüm klasik yapıtlar ve yazarlar döneminin tanığı olduğu için edebiyatın da üzerinde bir değer kazanmışlardır.

    Bize gelince; Türk edebiyatında bu alanda örnekler bulmak pek zor değil. Hatta ilk yazılan (osmanlıca) Namık kemal’in tiyatro eserlerinden, Tevfik Fikret’in şiirlerine kadar; Ömer Seyfettin’in ve Sait Faik’in öykülerinden, Cumhuriyet dmnemi yazarlarının romanlarına; Nazım Hikmet’in şiirlerinden Mahmut Makal’ın köy konulu kitaplarına ve giderek gelişen halkçı romanlarına kadar epey örnek var. Tümünde ortak özellik, halka, insanlara GERÇEĞİ anlatmak, onları uyarmak, toplumu ileriye götürmek olup; daha çağdaş ve daha adaletli bir toplum kurmak ülküsüyle dolu olmaları ortak paydalarıdır.

    SONUÇ:

   Bizde şimdilerde yanlış bir anlayışın varolduğunu görüyorum; Kimlerine göre, sözgelimi roman, Tanıklık özelliğini tümden F (Fackbook) alanına terketmeli ve böyle şeylerle ilgilenmemelidir. Yani yazar, toplumsal sorunlardan uğraşmamalı, haksızlık, adaletsizlik, kör saplantılar, safsata ve cehaletle boğuşan insanları boşverip, GLOBAL denilen Borsa (Modern Mafya) kapitaliminin istediği biçimde kalemini kullanmalı, yani eğlendirme ve sanal dünyaya hizmet etmelidir. Oysa Yazı TANIK olmakla başlamıştır ve S yazarları, yani Edebiyat bu görevini daha tam yerine getirmelidir.  Şu an kapitalizm Sopa kullanma yönteminden – elbet Türkiye de – havuç sunma yöntemine geçmiştir; yani cezalandırıp susturma yönteminden ödüllendirme, besleme, finanse etme yöntemine geçmiştir. Bu nedenle en nefret ettikleri yazar Tanık yazar; en istemedikleri ise Tanık Edebiyattır.

    Llosa ile kapitalizmin bu HAVUÇ ödüllendirmesi darbe yemiş gibi oldu, bu nedenle Türkiye’de bu yazarın Nobel ödülü alması pek yankı uyandırmadı gibime geliyor.

    Oysa, şimdi tüm yazarlara düşen en önemli görev DÖNEMİNİN TANIĞI olamaya çalışmak ve bu yolda yapıtlar ortaya koymaktır.

Roman Sanatı Üzerine

 

ROMAN SANATI ÜZERİNE

                                                                           İhsan KUTLU

   Bu yazıyla amacım, size ne bu konuda haddim olmayarak öğütler vermek ve ne de Roman sanatı konusunda derin ve kapsamlı bilgi aktarmaktır. Eğer, Yazmak konusunda yüreğinde istek duyan bazı insanlara, özellikle de gençlere cesaret verebilirsem, bu yazı amacına ulaşmış olacaktır, diye düşünüyorum.

  Roman herşeyden önce bir DİL, lisan konusudur. Zaten Latince yerine halkın konuştuğu dilden geldiği için bu adı almıştır. Ancak, Roman roman olarak, sözgelimi Don Kişot, Gargantaus gibi yapıtlarla başlar. Çünkü, ilk kez bu yapıtlarda, en başta TİP dediğimiz figürler ortaya çıkar; İnsan bağımsız bireyler olarak, düşünceleriyle, hayalleriyle, güçlü ve zayıf yanlarıyla belirir. Bu ana kadar insanlar genellikle AD olarak ve bazı özellikleriyle vardır. Roman ile birey olmak dönemi başlar.

  Tarihte tüm İmparatorluklar, herşeyden önce halkının konuştuğu DİL’i kullanmış ve diğer halklara da bu dili öğretmiştir. Büyük İskender’in Yunanca, Roma İmparatorluğunun Latince, Arapların Arapça, Farsların Farsça… kullandığını ve bunu resmi dil yaparak diğer halkları da bu dili kullanmaya zorladığını biliyoruz. Bu uygulama bazen zor kullanılarak, bazen DİN adıyla ve günümüzde olduğu gibi Teknik üstünlük, ekomomik ve politik bağımlılık ve son 500 yılda ise sömürgecilik ile gerçekleştirilmiştir. Türklerin kurduğu Selçuklu, Osmanlı gibi imparatorlukların bu kurala ters özellikler oluşturduğunu biliyoruz. Bu nedenle Osmanlıca denilen büyük çoğunluğu arapça ve farsça olan bir yapay DİL ile divan şiiri ve bazı tarihsel değere sahip nesirler dışında ciddi bir edebiyatın yaratılamadığını hepimiz biliyoruz. Oysa, müslüman oldukları halde İran ve Arap edebiyatı halkın dilini kullandığı için (Hatta Mevlana bile Farsça yazmıştır) varolabilmiş ve bugün dünya edebiyatında saygın yerini almıştır. Cumhuriyet döneminde bile İslamistler ve gericiler var güçleriyle Türkçeye karşı çıkp Osmanlıca’yı savunmuşlardır; ama süreç onları Kültürel alanda yeniligiye uğratmıştır. Ancak 12 Eylül Gerici Darbecilerin desteğiyle (Zaten onları güçlendiren ve velinimetleri olan bu darbedir), Cumhuriyetin temel direklerinden TDK, TTK gibi kurumları yoketmişler, Yeni Türkçe sözcükleri kullanmayı yasaklamışlar ve dilde bu kez Batı dilleri başta olmak üzere yeni bir bozulma ve gerileme dönemi başlatılmıştır. (ŞU an ise VAAZ dili geçerlidir.)

  Dili nüanslarıyla kullanmak, hatta ona katkı yapmak, aynı zamanda, Rus Biçimcilerin altını çizdiği gibi, aşınmış ve kullanılmaktan eskimiş olan sözcükleri yeni bağlamda ve Yabacılaştırarak kullanmak Yazarın en önemli özelliklerinden biri olmalıdır. ŞİİR bu konuda en somut örnek olarak karşımızda duruyor.

  Halkın konuştuğu dil Resmi dilden ibaret değildir. DİL halkındır ve halka aittir, sıkısıkıya ona bağlıdır. Bana yazılmış olan bir mektupta ‘Bre Ehsan ağa, Anteke’yi filme alıklar; hiçbiri Antekelice konuşmuyo. Hepsi istanbul efendisi kimin.’ diye okuyunca bu satır benim yüreğime işledi. Bu şivenin, dilin yitmesi Türkçenin zayıflaması, nüanslarını yitirmesi anlamına gelir ki, Batıdaki modrn devletler, bu şivelerin varlığını sürdürmesi amacıyla özel destekler oluşturuyorlar. Herkes RESMİ dili güzel ve düzgün konuşmalı, bilmeli ama ŞİVELER yitmemeli, öğretilmeli ve edebiyata girmelidir. Çocukken, ben, köylülerimin konuştuğu dilden müthiş utanırdım. Ne büyük yanlış!

   Biraz da Modern romanlardan sözedelim:

   Ortaçağ’da KANON denilen temel yapıtlar vardı; Tevrat, İncil ve Kur’an gibi. Tanrı kelamı olan bu kitaplara ters, aykırı sayılan yapıtlar elbette değersiz, zararlı, kötü sayılır ve yasaklanır, yakılır, lanetlenirdi. Ahlakçı denilen anlayışın kökü ta buralara dayanır. Genellikle insanlar, okurlar, yapıtları değerlendirirlerken bu anlayıştan kendilerini soyutlayamazlar. Elbette günümüzde Kanon sayılan, ya ideolojık tutumlarıdır, ya kendi dinsel – töresel önyargılarıdır ya da kendi yaşamlarıdır. Oysa ROMAN ve Edebiyat, bize yeni bir DÜNYA sunar; yeni tecrübeler, bakış açıları, bilgiler ve hayatlarla karşılaşır dünyamızı zenginleştiririz. Yani dünyamızın sınırlarını genişletiriz. Eğer, okuduğunuz yapıt bu amaca hizmet etmiyorsa, boşuna vakit öldürdüğünüz söylenebilir.

   Rönesans ile bu kez Klasik dediğimiz, Antik yunan sanatı yeniden günışığına çıktı ve yapıtların ölçülmesinini İkinci TERAZİSİ haline dönüştü. Resim, heykel, tiyatro, şiir ve düzyazı Klasizmin dirlitilmesi amacına odaklandı. Matbaa, Reform hareketleri ile herkes ibadetini kendi dilinde yapmaya başlayınca, İncil her halkın diline çevrilince uluslar, dilleriyle bilikte edebiyat olarak doğma aşamasına girdi. (İslam dünyasında ve bizde bu süreç yaşanmadı ve Cumhuriyetin attığı köklü adımlar ise bilinen nedenlerle önce kesntiye uğradı sonra da teker teker yokedilmeye başlandı.)

   Bizde Roman ve roman sanatını başka bir yazıda ele almak üzere, burada sadece birkaç noktaya değinmeyi yeterli görüyorum. Son 100 – 150 yılda Sanat akımları ve ona paralel olarak Roman, bilimsel –teknik ve sosyal, siyasal gelişmeye paralel olarak bir çok ekolde değerli ürünlerini verdi. Ne yazık ki, bizim bu dünyaya katkımız kapasitemizin çok altında kaldı. Bunun çok sayıda nedeni var; ama bence, en önemlisi, Baskılar ve Kadın’ın özgürlüğününü kısıtlanması. Türk filmlerinde bile çapkın erkeklere hayranlık duyarken, çapkın kadına nasıl kin güttüğümüzü hepimiz anımsarız. Roman, kadını da erkeklerin gözüyle ele alınca ve bu erkek gözüyle kadın Töreler ve Konon dediğimiz islam ile ölçülüp – biçilince, bir ayağı topal kalan Roman sanatımız evrensel düzeyine ulaşamadı.

   Şunu unutmayalım: Medya, Basın, okullar… yani İktidar (Ekonomik – sosyal – sıyasal ERK) yasal olarak Sanat ve Edebiyata özgürlük tanısa bile, türlü yollarla onu çıkarına uygun tarzda yönlendirir ve deyim yerindeyse, neyi okumamız gerektiğini (Ya da 12 Eylülcülerin yaptığı gibi, hiç ama hiç okumamayı) belirler. Şu an bu amaçlarına ulaşmış durumdadırlar. Okumayan bir toplum! Ve ne okuyacağı türlü yolardan belirlenmiş bir Okuyuyucu kitlesi!

   Son olarak şunu belirtmeliyim: Latin Amerika’nın dünya edebiyatına sunduğu Magic Realism (Büyülü gerçekçilik) akımından sonra günümüzde Roman sanatının ulaştığı son düzey TOTAL ROMAN’dır. Bunun anlamı; Hayat’a it ne varsa, ona ne aitse tümü romanın malzemesi olabilir. Bir günlük yaşamınızı düşünün; hava raporundan tutun, sokaklar, bilinç altınızdaki hayalleriniz, iyimser kötümser yanlarınız, kin ve sevginiz… vs herşey. Roman bir alandır, Arenadır, hayata dir herşeyin olabildiği bir saha. Eski anlayışlar, akımlar, hatta tüm roman teknikleri, tarzları, biçimleri bir tek romanda yer alabilir. Politkadan, dine, rüyalardan en katı gerçeğe herşey romana girebilir. Buna biz Total roman diyoruz. Eskiden olduğu gibi, romanın merkezi, tek bir konusu, olay ve olay örgüsü, tek bir bakış açısı… vs günümüzde birçok romanın özelliği olmakla birlikte, total roman bunları aşmıştır. Çünkü insanın kendisi Çelişkilidir. Olaydan olaya, an’dan an’a ve durumdan duruma değişebilir. Çoklu bakış açısı olabilir. Romanın yarısını yazar yazar; diğer yarısını ise okur, gerçeğini unutmamalıyız. Bence, Antakya, çok kültürlü en kadim yer olduğundan bu tür edebiyatın yaratılmasına en uygun kültüre sahiptir. Ben yazarlığımda bunu ölçü aldım ve gerçekleştrdiklerim için de mutlu olduğumu söyleyebilirim.

   YAZAR konusuna da değineyim. Burada kendimden sözetmek zorunda kaldığım için üzgünüm. Ne yazık ki, TEK başıma ve büyük zorluklarla karşılaşarak bu kadarını yapabildim. Parasını ödediğim halde, düzeltmen baştansavma ya da yanlışlıklar yaptı ve ilerde  bunları düzeltebileceğim. Bir yazar düşünün: Daha yazmaya başlamadan yayınevi hazır; düzeltmeni bekliyor; yazdıklarını okuyan uzmanı var ve ona durmadan yeni fikirler veriyor, ve yayınevinin anlaştığı Eleştirmen hazır bekliyor, yani bir ŞİRKET gibi.

   Eh, ne yapalım, bu özelliğe sahip olmak için DÜZEN ile içiçe girmek ve onların yumuşak dizlerine oturmak gerekiyor.

    Ben ise değerli dostum Ali Aksay’ın dediği gibi ‘En güzel çiçekler sarp yarlarda biter’, sözünün doğruluğuna inanıyorum.