‘Tarihçe’ kategorisi arşivi
Yeni Yıl Kutlaması
Sevgili Dostlar,
Yeni yılınızı içtenlikle kutlar, yeni yılda esenlik, mutluluk, barış ve başarı dolu gunler dilerim.
Mehmet Karasu
DOĞA-TARİH VE KÜLTÜR BELDESİ: HARBİYE
DOĞA-TARİH VE KÜLTÜR BELDESİ: HARBİYE
Geçtiğimiz günlerde birkaç günlüğüne Balıkesir’e gitmiştim. Akşam, internet üzerinden Antakya Gazetesi’ne bakarken bir haberle birden irkildim: Haber düşündürücüydü:“8.5 yıl sonra Harbiye ilk kez vali gördü”
Oysa, birkaç yıl öncesine kadar tüm resmi konuklar Harbiye’de ağırlanırdı. Tüm resmi davetler Harbiye’de verilirdi. Gerçi şimdi yıkım hazırlıkları var ama konuklar, Hatay Cumhurbaşkanı Sayın Tayfur Sökmen’in ikamet yeri olarak kullandığı Defne Oteli’nde yatırılırdı.
Birkaç yıl içinde Harbiye’yi nereden nereye getirdik, üzerinde düşünmek gerek, birçok şeyi sorgulamak gerek
Harbiye/Defne, doğa, tarih ve kültür zenginliği ile turizm bakımından eşsiz bir hazinedir. Dünyada çok az yer Harbiye/Defne kadar uzun ve zengin bir tarihin izlerine sahiptir. En eski uygarlıkların izleri, anıtları Harbiye/Defne topraklarındadır. Ve Defne hâlâ toprak altındadır.
1930’lu yıllarda Defne’de kazılar yapılmış ve birçok yapıt gün yüzüne çıkarılmıştı. Gün yüzüne çıkarılan bu yapıtlar, bir sanat mabedi olan Antakya Arkeoloji Müzesi’nin zengin koleksiyonunu oluşturmaktadır. Roma- Bizans dönemine ait olan bu mozaiklerde Mitologya anlam bulmakta, egzotik nice öyküyü kulağımıza fısıldamaktadır.
Bilinen söylencedir: Zeus’un oğlu Işık Tanrısı Apollon, ırmak kenarında dolaşırken genç ve güzel bir kız görür. Bu eşsiz güzelin adı Daphne’dir. Daphne, Apollon’un içinde arzular uyandırır, onunla konuşmak ister. Fakat Daphne, Apollon’un içinden geçenleri anlamıştır. Konuşmaya başlar ve kaçar. Apollon, Daphne’yi kovalar. Çapkın Tanrı bir yandan da “Kaçma, seni seviyorum” diye bağırır. Daphne ise Tanrılarla sevişen kadınların başlarına neler geldiğini bildiği için korkuya kapılır ve kaçmaya devam eder.
Apollon’a gelince, bu periyi mutlaka yakalamak istemektedir. Aralarındaki mesafe iyice kısalır ve bir an gelir ki Daphne Apollon’un sıcak nefesini saçlarının arasında duyar. Artık kurtuluş olanağının kalmadığını anlayan güzel Daphne birden durur ve ayağı ile toprağı kazıyarak şöyle bağırır: “Ey toprak ana!… Beni ört, beni sakla, beni kurtar.” Bu içten yalvarış üzerine Daphne, organlarının ağırlaştığını, odunlaştığını hisseder. Göğsünü gri bir kabuk bağlar. Kokulu saçları yapraklara dönüşür, kolları dallar halinde uzar, ayakları kök olup toprağın derinliklerine dalar. Bir defne ağacı oluverir. Bu manzara karşısında şaşıran Apollon, Daphne’nin ağaç oluşunu üzüntüyle izler, sonra ona sarılır ve sert kabuklar altında hâlâ çarpmakta olan kalbinin sesini duyar.
“Daphne!” der. Bundan sonra sen Apollon’un kutsal ağacı olacaksın. O solmayan ve dökülmeyen yaprakların başımın çelengi olacak. Değerli kahramanlar, savaşlarda zafere ulaşanlar hep senin yapraklarınla alınlarını süsleyecekler, şarkılarda, şiirlerde adımız yan yana geçecek.”
Eski Yunan ve Roma tanrılarının uğramadan edemedikleri hatta balaylarını geçirdikleri Daphne’yle ilgili birçok söylence vardır: Dünyada ilk güzellik yarışması burad düzenlenmiş, Galetia ile Polifemos, Adonis ile Afrodit arasında geçen aşk öyküleri burada yaşanmış.
Harbiye/Daphne, Antakya’nın bir mesire yeri durumundaydı. İS. 44 yılında Olimpiyat oyunlarını düzenlemek hakkını Antakyalılar almışlar ve ilk olimpiyatlar Daphne Olimpiyat Stadı’nda düzenlenmiştir.
Daphne’nin kuruluşu Antakya’nın kuruluşundan daha eskilere dayanır. Hatta Antakya’dan, “Daphne yakınındaki şehir” diye söz edilirdi.
Apollon adına adanmış ormanı, çağlayanları, uygun iklim koşulları ve yemyeşil doğası ile ünlenen Daphne, zenginlerin villalarının bulunduğu seçkin bir yerdi. Daphne’ye 60 metre eninde çift sütunlu (dünyanın en uzun çift sütunlu yolu) bir yoldan gidiliyordu.
Günümüzde Harbiye/Daphne’nin durumu ortada. Burada en büyük görev Harbiyelilere/Daphnelilere ve tabi ki belediyeye düşmektedir. Defne – Apollon Şenlikleri’ni yaşatan başkanımız için bu iş zor olmasa gerek.
Daha çağdaş, daha yaşanılır bir Harbiye/Daphne dileği ile..
(Antakya Gazetesi)
MELİH CEVDET ANDAY BELGELİĞİ
MELİH CEVDET ANDAY BELGELİĞİ
Çağdaş şiirimizin öncü şairlerinden Melih Cevdet Anday için Türkiye Yazarlar Sendikası’nın oluşturduğu belgelik, sendikanın “Edebiyat Belgeliği ve Müzesi”nde 29 Kasım Salı günü 14.00’te açılacak.
Melih Cevdet adına altı yıldır da ödül veren TYS, şairin ilk baskı kitaplarını, şiir ve yazı taslaklarını, el yazısı şiirlerini, yazı gereçlerini okurlarla buluşturacak.
Müzede ayrıca Maltepeli ressamlardan Kasım Koçak’ın yaptığı yağlıboya bir Melih Cevdet Anday portresi de izlenebilecek.
TYS’nin kent kültürü çalışmalarından olan belgelik, önümüzdeki günlerde Soyut dergisinin kurucusu Halil İbrahim Bahar’ın ve İkinci Yeni şiirinin ustalarından Cemal Süreya’nın yapıtlarına da ev sahipliği yapacak.
Şiir ve Öykü Atölyesi
Duyuru
Merkezi Ankara’da bulunan İnsan Hakları Araştırma Derneği yürütmekte olduğu Avrupa Birliği Projesi kapsamında Aalen Antakya Kültür Derneği ile yaptığı işbirliği çerçevesinde öykü ve şiir atölyeleri düzenlemektedir.
Yazar Dürsaliye Şahan’ın koordinatörlüğünde yürütülecek atölye çalışmaları 29-30 Ekim 2011 tarihinde (Cumartesi – Pazar) Aalen Antakya Kültür Derneği (Kurtuluş Caddesi NO: 31 kat 3 -Şifa Eczanesi üstü-) binasında gerçekleştirilecektir.
Atölyeye katılanların çalışmaları derlenerek kitaplaştırılacaktır.
Aşağıdaki program doğrultusunda atölye çalışmasına katılmak isteyen adaylar başvuru yapabilirler.
Detaylı bilgi: www.yaziatolyesi.org
Mehmet Karasu
Aalen- Antakya Kültür Derneği Başkanı
İletişim Bilgileri:
0505 6474629
05345278487
E-mail: yazi.atolyesi@hotmail.com
Karasumehmet50@gmail.com
Nefret Suçlarına Karşı Barış Kültürü
Öykü ve Şiir Atölyeleri
Öykü ve Şiir Atölyeleri
29-30 Ekim 2011, Cumartesi-Pazar (Aalen Antakya Kültür Derneği)
10.00 – 16.00 arası
Tema:
Günlük yaşamımızdaki nefret suçları
Öykü Atölyesi Yönetmeni:
Dürsaliye Şahan
Şiir Atölyesi Yönetmeni:
Ferhat Zidani
Program:
10.00 – 11.00 Tanışma
11.00 – 11.30 Katılımcılara projenin tanımı ve amacının anlatılması
11.30 – 12.00 Proje, atölye ve katılımcılar hakkında bilgi alış verişi.
12.00 – 13.00 Öğle tatili (Katılımcılara öğle yemeği ikram edilecektir)
13.00 – 14.00 Nefret suçlarının tanımlanması, çeşitleri ve önem sırası.
14.00 – 16.00 Öykü ve şiir denemeleri
16.00 – 16.30 Atölyeden çıkan çalışmaların toplanması
Can Yücel 85 Yaşında
CAN YÜCEL 85 YAŞINDA
O’nu 12 Ağustos 1999’da (d.1926) yitirmiştik.
Bir dönemin ünlü Milli Eğitim Bakanı, “Güzel gözlü müfettiş”, unutulmayan eğitim/kültür hizmetleri, düşün yazıları bırakmış olan Hasan Ali Yücel’in oğluydu.
Pek çok ailede olduğu gibi, yaşama bakış açısını babasından almıştı. Şiirleri, yazıları ve ustaca çevirileri ve önemlisi günlük hayatta aldığı tavırla O, tam bir çağdaş aydındır; “adam gibi bir dünya” özlemiyle de her dem tazedir.
Can Yücel’i yaklaşık 30 yıl önce Ankara’da bir toplantı sonrası tanımıştım. O günü unutmam mümkün değil. O sıralar öğretmendim ve Ankara’ya her gidişimde şairlerin mekanlarına takılıyordum.
1990’lı yıllarda Ozan Telli’yle tanıştım ve Adana Cezaevi günlerini Telli’den sık sık dinledim.
Can Yücel, 12 Mart askeri yönetiminin idama mahkum edip, 6 Mayıs 1972’de hükmü infaz ettiği üç gencin en öndekine “Mare Nostrum” (Bizim Deniz) şiirini yazar: En uzun koşuysa elbet Türkiye’de devrim/ O, onun en güzel 100 metresini koştu./ En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…/ En hızlısıydı hepimizin,/ En önce göğüsledi ipi…/ Acıyorsam sana anam avradım olsun,/ Ama aşk olsun sana çocuk, AŞK olsun!…”
2007-2009 yıllarında Datça Şiir Festivali’ne katıldım, Müze evini gezdim, ailesiyle tanıştım ve Barış Mezarlığı diye anılan mezarlıkta yer alan mezarı başında şiir okuma şansını yakaladım. O mezarlık ki gerçekten ülkemizde başka bir örneği yok. Müslüman, Yahudi, Hıristiyan… pek çok farklı inançtan insan bir arada yatıyor.
Hemşerimiz, ünlü heykeltıraş Mehmet Aksoy’un eseri olan mezar tam bir sanat şaheseriydi. “O, Can Yücel’in can taşıydı. Arkasından güneş vurduğunda ışıktan bir cenin belirirdi can evinin çemberinin ortasında. Can babanın içindeki ışıktan çocuğu, yaratıcı cevherini görünür hale getirirdi güneş. Çemberden öne doğru yılankavi hareketlerle akıp yere düşen, oradan tekrar doğduğu yere kaynağına doğru geri akan su sonsuz yaşamın döngüsüne gönderme yapıyordu.”
Ve ölümünün 12. yılında Can baba’nın mezarı insanlık düşmanlarınca parçalandı. Datça Belediye Başkanı Şener Tokcan Can Yücel’in mezarının tahrip edilmesi üzerine basına şu açıklamayı yaptı:
“Datça demokrasinin, düşünce özgürlüğünün nefes aldığı bir yarımadadır. Böyle bir aydınlığa hangi köktenci ve çürümüş zihniyet el uzatabilir, halen anlamakta güçlük çekiyorum.
Şiir insanlığın, Can Baba ise Datça’nın kalesidir. Yıkamazsınız.”
Can Yücel’in babası, bir dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’le ilgili yazdığı “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiiri, bir şair babaya, bir şair evladın en güzel armağanıydı.
Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim
Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici – hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul’a
Bi helallaşmak ister elbet , diğ’mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Sana sevgiler, saygılar Can YÜCEL
Dostlukla!
‘RENGAHENK’ MECZUPLAR(!)
‘RENGAHENK’ MECZUPLAR(!)
Mustafa Akyürek
Bir ağustos şafağında
Ağıta durur Datça’nın gülleri
En saydam misketi gözyaşının
Toprağa gömülür kuşluk vakti
(M.A)
Ağustos sıcağı, ölüm ayazı demeden birileri Can Baba’nın mezarına saldırı düzenlemiş…
Datça’nın zakkumları, sümbülleri, peygambe çiçekleri bir kez daha hüzün vadisine gözyaşlarını akıtmışlar…Çamlar, ladinler, meşeler yeşillerini sıyırmışlar; örtü yapıp o güzel insanın bedenini sarıp sarmalamışlar. Asmalar bir bağ bozumu öncesi salkımlarını bağışlamış imbiğin incecik kılcalına…Sarmaşıklar örtmüş mide kaldıran yıkıntı çirkinliklerini.
Bütün bu güzelliklere inat çağın meczupları oruçlarını açmışlar bir anıt mezarın başında.
İftar sofraları da oldukça zengin….Neler yok ki: Aşk iksiri Sözcükler, baldıran dizeler, mey diyarından kevser suyu, sülün budu, perdeli yürek pilavı, hazım otu…
Oysa aradıkları bunların hiçbiri değilmiş. Hazımsızlık yaratmış yedikleri-içtikleri…
Aradıkları kan şerbetine belenmiş öfke lavaş, ısırgan yahni, boğaz çakımı hünkarbeğendi ve benzeri çamur sıvaşığı kedibulamacı türünden geceyarısı mönüsü…
Aranan bulduğuyla yetinmiş…Balyoz, kazma, keser, çekiç…Çekiç denenmiş önceleri.
Her vuruşun arkasından vuranın elinde kalmış sıska sap. Keser desen ufaltamamış mermer taşları. Kazma ise işe yaramış. Şiir suyuyla ıslanmış toprağı savurmuş sağa-sola….Ekili sümbülleri, zambakları, kan güllerini, danagözünü, balıkağzını, ıtırları ölüm vadisine yolcu etmiş. En son, iş balyoza kalmış…Önce başucu ve ayakucu mermercikler düşmüş yere. Ardından yan mermer bloklar dayanamamışlar böğürlerinde nakışlanan balyoz darbelerine. Mermerin ölümüyle çiçek ölümü yan-yana, kucak-kucağa…
Ölümün kanıksandığı çağda bir çiçek ölümü ne ki meczup için? Mermer ölümü ne?
Biri taş biri bitki değil mi sonuçta?. ‘Berzah’ının (kabir hayatı) köşkünde kebap dumanı tüttüren güruh için mermer kırılmış, çiçek ezilmiş çok mu?
Sahi, inanç pazarını kuran kim ? Tezgahı yerleştiren, sürü sürü karakoyun, top top siyah basma satan kim? Kelepir fiyatına can pazarlayan kim? Alana da satana da el kavuşturan canbaz kim? Akçesi avucunda o canbaz ki iyilik meleği kılığında nalıncı keseri değil de nedir ki?…
İnancı olanlar için mezar hayatı ve sonrası belliymiş. Münkir ve Nekir’n sorgusundan sonrası ne ki?
Kasap dükkanlarında yamakların bir tek görevi vardır: İşe yaramaz tezgah bulaşığı kanlı etleri toplayıp günlük nafakalarını çıkarmak. Aslolan ne kasap ne de yamak olmak. Önemli olan sevda bahçelerinde ‘Can’ca emeğin terine, aşkın kutsallığına bahçıvan olabilmekmiş…
Unutmadan söylenirmiş söz. Öyle demiş eskiler…Hazırlıklar şimdiden başlamış, önümüzdeki ağustos anması için. Kim mi söyledi…Kaç zamandır pencere kenarında sevişen bir çift kumru kulağıma eğilip şunları dedi: ‘söz aramızda iki yavrumuz doğdu. Birinin adı Sevgi diğeri Duvar…İkisini yan yana getirip ‘Sevgi Duvarı’ ördük…Duvara yekinen sarmaşıkları da ihmal etmedik. Ebrularında gökkuşağının yedi rengi ile ara renklerin sayısız çeşitlerini barındırdıkları için onlara da özgün bir ad bulmak gerekiyordu. Bulduk da… Can Baba divanında en yaraşır olanı ‘Rengahenk’ olduğuna göre…’
Eh, ne denilebilir ki ‘aşk olsun’dan başka…
Adana/ 20 Ağustos 2011
KASIM YÜCEL ÖLÜMSÜZDÜR
EVCİL AĞAÇLAR
……
Asi’nin kıyısında okaliptüs kökleri suda
Sevdalıların adları yazılı gövdelerine
Dalları sarmaş dolaş
Rüzgâra karşı el ele…
(İçimden Geldiği Gibi, s. 42)
AYDINLIK YÜZLERİMİZDEN VE KÜLTÜR ÇINARLARIMIZDAN KASIM YÜCEL ÖLÜMSÜZDÜR
“Uygarlıklar Beşiği” Antakya’mızın yetiştirdiği kültür çınarlarımızdan Kasım Yücel’i ebediyete uğurlamanın üzüntüsü içindeyiz.
Foto Kemiksiz’den devraldığı fotoğrafçılığı tiyatro oyunculuğu ve şairliğiyle toplumsal duyarlılığımıza emek veren, bilgi ve deneyimlerini yeni kuşakla paylaşan, Antakya’nın tarihi ve kültürel dokusunun canlı tanıklığını yapan Kasım Yücel’i, toprak anaya duyduğumuz saygı gibi hiç unutmayacağız.
“Geçmişi olmayanın geleceği olmaz” anlayışla kültür insanlarına, sanatçılarına ve toplumcu aydınlarına sahip çıkmayan toplumların da bilime ve sanata katkısı olamaz. Bunun bilincinde olan Antakyalılar başta olmak üzere etkili ve yetkili herkesin, kültür çınarlarımıza sahip çıkmalarını diliyoruz.
Yücel ailesine, dost ve arkadaşlarına başsağlığı diliyoruz. Antakya’mızın “Uzun Ömürler Kenti” olarak Kasım Yücel’in istediği gibi barış ve sanatın güçlendiği bir merkez olması için ortak çaba göstereceğimizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.
Arif Okay, Adil Okay, Sabahattin Yalkın, Ali Yüce, Niyazi Börklü, Celal Atayurt, Müslüm Kabadayı, Mehmet Karasu, Mehmet Salman, Duran Yaşar, Musa Artar, Metin Yılmaz, Nebih Nafile, Bedran Cebiroğlu, Yusuf Recepoğlu, Ahmet Hamurcu, Mehmet Oflazoğlu, Mustafa Varışlı, Yaşar Özkaya, Faruk Bal, Ferhat Zidani, Mehmet Ali Atahan, Güney Rüzgârı Dergisi, Tersakan Toros Dergisi, İlkinci Edebiyat Dergisi
Kısa Film Atölyesi
Basın Bildirisi
Kısa Film Atölyesi Başladı
HRT Akdeniz Kanalı ile Avrasya Kentsel Kalkınma Derneğinin ortaklaşa düzenlediği Kısa Film Atölyesi başladı.
19 kursiyerin katıldığı atölye çalışmasında ilk gün Dürsaliye Şahan Sinema Dilinde Öykü Yazım Tekniklerini anlattı.
“O an!” teması ile hazırlanan atölye; teorik olarak anlatılan; sinema dilinde öykü ve senaryo, kamera, çekim, kurgu, montaj, seslendirme ve müzik derslerinin pratik olarak da deneyimlenmesi üzerine kurulmuş bir programı gerçekleştirecek.
İki hafta sürecek olan kurs sonunda öğrenciler; ortak olarak yazdıkları bir senaryoyu da kısa film olarak çekecekler.
Atölye hakkında bilgi almak isteyenler:
kisa.film.atolyesi@hotmail.com
0326 221 0032 / 0534 527 8487
Suriyeli Yazarlarla Buluşma
Suriyeli yazarlar Klades Matar, Haldun Kassam (Parlamenter) ve Laskiye Yazarlar Birliği Başkanı Necdet Zreyka’yla Hatay temsilciliğimizde 28 Haziran’da buluştuk. Antakya temsilcimiz Mehmet Karasu’nun davetiyle Antakya’ya gelen yazarlarla Mustafa Köz ve Müslim Çelik iki ülke edebiyatı üzerine söyleşti. Antakya temsilciliğimizde yerel ve ulusal basının da davetli olduğu söyleşide edebiyatın iki ülkeyi yakınlaştırmak için önemine değinildi.
Daha sonra Suriyeli yazarlar, ülkelerindeki olayların değerlendirmesini yaptılar. Haldun Kassam, ülkelerini ABD’nin siyasal ve kültürel bir kuşatma altına almak istediğini, Suriye halkının yönlendirilmeye çalışıldığını, bağımsızlıklarını Batı’nın kuşatmasına karşı koruyacaklarını söyledi. Ayrıca özellikle Cisri Şuur’da başlayan olayların Suriye halkının iradesini temsil etmediğini, bu yörelerdeki insanların dini duygularının ve yoksulluklarının kullanıldığını belirtti. Kassam, hükümetler gelip geçici, toplumlar kalıcıdır; en büyük cevherse insanı insan kılmaktır, bu gücü de insana edebiyat verir, dedi.
Mehmet Karasu, Mustafa Köz ve Müslim Çelik, ertesi gün sığınmacılar kampına, oradan da sığınmacıların Türkiye’ye geçiş yaptığı yerlerden olan Güveççi köyüne geçtiler. Kampta görevlilerle yaptıkları görüşmede, sığınmacıların ülkelerine dönmek istediklerini, her gün biraz biraz döndüklerini öğrendiler. Bu durum, Türkiye sınırında olayların azaldığını, ülkedeki çatışmanın dineceğine ilişkin bir umut da sayılabilir.
Güveççi köyü ise ilk günlerin yoğunluğundan kurtulmuş görünüyordu. Türkiye’ye sınırdaki akrabalarına kaçan Suriyelilerle köy halkı, çatışmaların bitmesi için Beşar Esad’ın “temmuz reformları”nı bekler gibiydi. Bu reformlar, Suriye halkının huzuru ve rejimin demokratikleşmesi için bir adım sayılabilir.
Yazarlarımız, görüşmelerinin ardından İstanbul’a döndüler.
TYS, Hatay’da
TYS, HATAY’DA
SURİYELİ YAZARLARLA BULUŞTU
Lazkiye Yazarlar Birliği Başkanı Necdet Zreyka, Suriyeli yazarlar Clades Matar ve Haldun Kassam’la buluşmak, ülkelerindeki olaylar üzerine bilgi almak ve sığınmacıların Türkiye’ye giriş yaptıkları Güveççi köyünde gözlem yapmak için Mustafa Köz ve Müslim Çelik Antakya’daydı
Yazarlar, TYS Antakya Temsilciliğinde düzenlenen buluşmada, iki ülkenin siyasal durumlarıyla birlikte edebiyatları üzerine de söyleştiler, Güveççi köyünde incelemelerde bulundular