Mart, 2010 Arşivi
HAİKU ŞİİR YARIŞMASI
BOĞAZİÇİ KİTAP FUARI HAİKU YARIŞMASI ŞARTNAMESİ
24-31 Mayıs 2010 tarihlerinde birincisi gerçekleştirilecek Boğaziçi Kitap Fuarı çerçevesinde bir Haiku yarışması düzenlenecektir. Boğaziçi Kitap Fuarı’nda bu yıl Japonya konuk ülke olarak ağırlanacaktır. Bu nedenle bu yıl Japon şiir formu Haiku bu yarışmanın şeklini oluşturacaktır.
Yarışmanın Seçici Kurulu:
Oruç Aruoba
Süreyya Berfe
Tuğrul Çakar
Yelda Karataş
Yusuf Eradam
1-Yarışma amatör ve profesyonel tüm şairlere açıktır.
2-Yarışmacılar yarışmaya bir haiku ya da istediği sayıda haiku ile katılabilir.
3-Haikular alıntı, kopya ya da tercüme olmayacaktır. Haikuların geleneksel 5/7/5 biçeminde ve kesme ile mevsim belirlemeleri içermesi beklenecek; ancak, kuralsız (senryu) olan haikular da değerlendirmeye alınacaktır.
4-Haikular daha önce bir yarışmaya katılmış olmayacaktır.
5-Haikuların altına yarışmacı tarafından belirlenecek bir rumuzdan başka bir veri yazılmayacaktır.
6-Haiku sahibi rumuzunun belirtildiği özgeçmişini isim, adres, telefon ve e-posta adresi bilgilerini yazarak ayrı bir zarfta, kapalı olarak yollayacaktır.
7-Haikular, kimlik belirtmeyen bir biçimde—daktilo yazımı ya da bilgisayar çıktısı olarak— yollanacaktır.
8-Birden fazla haikuyla katılan yarışmacılar her haikuları için ayrı bir zarf kullanacaklar; ancak her bir zarfın üzerine rumuzlarını yazacaklardır. Aynı kişi birden fazla rumuzla katılamayacaktır.
9-Haikular, özgeçmişle birlikte iki ayrı zarfta ve APS olarak ya da kargo ile 30 Nisan 2010 tarihine kadar Yıldız Posta Caddesi, Vefa Bey Sokak, Ak Apartmanı, No:2/2, Gayrettepe, İstanbul adresine yollanılacaktır.
10-Yarışma sonuçları 24-31 Mayıs tarihleri arasında Boğaziçi Kitap Fuarı’nda basının da izleyeceği bir toplantıda açıklanacak ve ödüller sahiplerine verilecektir.
11-Ödüle layık görülen eserler bir sonraki ay Varlık Dergisi’nde yayımlanacaktır.
ÖDÜLLER:
Birinciye 1.000 TL.
İkinciye 750 TL.
Üçüncüye 500 TL. ödül verilecektir.
Kütüphaneler haftası
KÜTÜPHANELER HAFTASI
Mart ayının son Pazartesi günü ile başlayan hafta “Kütüphaneler Haftası” olarak kutlanır. Bu haftada kitap okumanın ve kütüphanelerin öneminden bahsedilir, kütüphanelerin sorunları ve çözüm yolları tartışılır, halka kütüphane bilinci aşılanmaya çalışılır. Okullarda, öğrencilere kütüphanelere geziler düzenlenerek, kütüphanede arama ve araştırma yapma yöntemleri gösterilir, kütüphanede nasıl davranılması gerektiği anlatılır.
Pazartesi günü Kütüphaneler Haftası neniyle İl Kültür Merkezi’nde düzenlenen töreni izledim. Eğitimci, Yazar Esra Ünal’ın sunuculuğunu yaptığı programda, Kütüphane Müdürü Ümmü Yayla, İl Kültür ve Turizm Müdürü Sayın Nizamettin Duran, MKÜ Rektörü Sayın Şerafettin Canda birer konuşma yaptılar. Konuşmaların sonunda özenle hazırlanmış bir dia gösterisi ile Antakyalı şairlerin yer aldığı güzel bir şiir dinletisi vardı. Dinleti sonunda Zeynep-Naim Bolgül çiftinin özgün Yakma Sergisi, Kitap Sergisi gezildi. Sonunda konuklara mini bir kokteyl verildi.
Etkinlik programı güzeldi. Eksizdi. Ümmü Hanım’ın aylar öncesinden hazırlıklara başladığına tanık oldum. Eksik olan tek şey izleyicilerdir. Böyle anlamlı bir etkinlikte salonun tıklım tıklım dolması gerekirdi. Öğretmenlik yıllarımda tüm öğrencilerimi hafta içinde mutlaka kütüphaneye götürmüşümdür. Keşke her öğretmen arkadaş bir grup öğrenciyle etkinlikleri izleyebilseydi..
Sık sık dile getiririz: Okuma alışkanlığımız yok. Okumuyoruz. Bunun nedenleri çok. Bir kere aile okumuyor, okulda öğretmen okumuyor. Okuma yazmayı biz sadece okula gidip mezun olmak olarak görüyoruz. “Çocuğuma okuma alışkanlığını nasıl kazandırabilirim?” gibi sorular çok gerilerde kaldı. Günümüzde insanlarımız dizi seyrediyor, Televole kültürü ile besleniyor. 1920’li yıllarda 2000, 1940’lı yıllarda 5000, 1970’lerde 10.000 dolaylarında olan kitap baskıları, 1000’li, hatta şiirde 500’lü rakamlara düştü.
Bugünlere nasıl geldik? Bundan kırk yıl önce öğretmenlerimiz kitap edinmeyi ve okumayı özendirici çalışmalar yaparlardı. Öğretmenlerimizin kendileri de okurdu. Ben ilk kitabımı ortaokul ikinci sınıfta, okulda düzenlenen kitap piyangosundan edindim. O kitabı özenle saklıyorum.
Çocuklarımıza kitap okumayı öğüt vererek değil, örnekleyerek gereksinim duymalarını sağlayalım. Okulda, mahallede evde kitaplık oluşturalım. Haftada en az bir kez, çocuklarımızı kütüphaneye götürelim. Okuma günleri düzenleyelim. Okullarda kitap kulüpleri kuralım.
Rahmetli Ali Emiri diyor ki, “Lamba ışığında kitap okuyarak sabahlardım.” Katip Çelebi, “Mumlar tükenir, güneş doğar, ben hâlâ okurdum.” diyor. Yavuz Sultan Selim, günde sekiz saat okurmuş.
Kısaca, bilgisizliğin, cahilliğin kara örtüsü ancak kitapla aralanır. İnsan, okuyarak, bilgilenerek özgürleşir.
***
27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’ydü.
1948 yılında Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’nün kurulmasının ardından Enstitü’nün de ön ayak olmasıyla 1961 yılında 27 Mart , “Dünya Tiyatrolar Günü” olarak kutlanmaya başlandı. Dünya Tiyatrolar Günü Ulusal Bildirisini bu yıl hemşerimiz Ayşe Emel Meçsi hazırladı. Bildiriyi okurlarımla paylaşmak istiyorum:
27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ BİLDİRİSİ
Önce kaos vardı. Kozmos kaostan doğdu. İlk patlama, ilk yıldız, ilk galaksi, evrene dağılan yıldız tozları, elementler, hayat…
Uçsuz bucaksız uzayın boşluğunda orta boy bir yıldız, ateşten bir küre… Biraz uzağında masmavi bir top. Ama bir yüzü hep karanlıkta. O karanlığın içinde bir yerlerde, sönük, titrek bir ışık. Bir mağarada yakılmış bir ateş. Dans eden alevlerin çevresinde toplanmış bir insan topluluğu. Duvara düşen ve bir uzayıp bir kısalan gölgelerin arasında ertesi günkü geyik avını canlandıran, hem geyiği hem onu kovalayanları oynayan tecrübeli bir avcı.
Yeraltını yeryüzüne bağlayan mağara, gökkubbede yıldızlar, ortada bir ateş ve hem avcı hem oyuncu insan. İlk ritüel, ilk müzik, ilk dans, ilk resim, ilk mitos…
Evrende karanlık olağan, ışık istisnadır. Tiyatro karanlığa düşürülen bir ışıktır insan eliyle.
Evrende değişmeyen tek şey, değişimin kendisi ve birbirlerini karşılıklı var eden kaos ile kozmos, karanlık ile ışık arasındaki sonu gelmez köşe kapmacadır.
Kökleri ritüellerle mitosların buluştuğu alana uzanan tiyatro, değişimin hem tanığı hem belleğidir. Çağa ve insana tanıklık; vazgeçilmez bir toplumsal işlev ve ihtiyaç olduğu gibi, insanlık serüvenini tüm renkliliği, çeşitliliği içinde kucaklayan, sahiplenen yüzüdür tiyatronun. Bellek çabasının bir yanında, kimliği oluşturan, ‘bizi biz yapan’ kökleri unutmama kaygısı vardır. Diğer yanda ise, ummanda bir su damlası misali, birey olarak var olan insanın her şeyi tüketen zamana karşı direnişi… Hatırlamak, dünyaya ve kendi yaşamına anlam yükleme, anlam katma sürecinin en önemli köşe taşıdır.
Her gelen günün bir öncekini, her yeni haberin eskisini kovaladığı, anlam aramanın değil anlamdan kaçmanın öne çıktığı günümüz dünyasında tiyatronun en vazgeçilmez işlevlerinden biri anlamlandırmaktır. “Ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında / yekpare geniş bir ânın / parçalanmaz akışında” diyebilmektir.
Bin yıllar boyunca sayısız uygarlığa ve kültüre, onların oluşturduğu sentezlere ev sahipliği yapan Anadolu, güneşin doğduğu yer, ortak insanlık mirasının en önemli sahnelerinden biridir. Hayat-ölüm-yeniden doğum döngüsünde şekillenmiş mitosların ve ritüellerin vatanıdır Anadolu. Destanlar ve efsaneler diyarıdır. ‘Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket’ öyle bir kültür ve sanat potasıdır ki, her karış toprağında insana ve âleme dair söylenmiş bir söz, yazılmış bir dize, bir replik, mermere dökülmüş bir gözyaşı, minyatürlere, ikonalara sığdırılmış bir ışık zerreciği gizlidir mutlaka.
Anadolu’da yaşayıp dünyayı sadece kendinden ibaret sanmak, bu topraklardaki zenginliği, çeşitliliği, yaşanmış sentezleri görmemek… Veya tam aksine, kültürlerarası bir potaya dökülmenin tek yolunun kendi köklerini, kimliğini, birikimlerini umursamamaktan geçtiğini düşünmek… Bu yaklaşımlar aynı anlam yitimi, aynı belleksizleşme sürecinin iki yüzüdür aslında.
Oysa Anadolu’da yaşayıp kültürü, sanatı, insanı, hayatı dünden bugüne var eden çabaları görebilmek, sahiplenebilmek o kadar da zor olmasa gerek. Bu memleketin her köşesinde 2.000 yıl öncesinden bize bakan ve sayıları yüzü geçen antik tiyatro yapılarını görmek, onları yeniden oyunlarla buluşturmak o kadar zor değil. Kökleri çok derinlere uzanan çınarın günümüzde Cumhuriyet kazanımları ve kurumlarıyla ayakta kaldığını bilmek o kadar zor değil.
Tiyatro hatırlayarak tanıklık etmektir.
Bilimin ve iletişimin vardığı noktadan, değişimin içinden evrene, dünyaya, insana bakarken, onunla gülüp onunla ağlarken, kozmosun katlarını ritüeliyle birbirine bağlayan şaman gibi kendi köklerini güne ve geleceğe taşıyabilmektir.
Tiyatronun söyleyecek sözü vardır halden bilene, bu söz onun bin yıllardır süregelen gücüdür. Sözünden, anlamından, anlamlandırma işlevinden vazgeçmek ölümdür tiyatro için. Dünyayı kaplayan görüntü selleri içinde kendini ve köklerini hatırlayarak var olmak, piyasa kurallarına değil kendi altın zincirinin halkalarına sadık kalmak, değişimin içinde yer alırken kendine ve her şeye dışarıdan bakabilme yeteneğini korumak, o yekpare geniş ânın parçalanmaz akışını duyumsamak…
Uçsuz bucaksız uzayın sonsuzluğu içinde narin, minik, mavi bir nokta. Bir yüzü karanlıkta. O karanlığın içinde bir yerlerde ışıklar yanıyor birden. Ve perde…
Dostlukla
(1 Nisan 2010 tarihli Antakya Gazetesi)
Yahya Kanbolat Öykü Yarışması
2010 Dr. Yahya Kanbolat Öykü Yarışması
Aalen-Antakya Kültür Derneği olarak düzenlediğimiz Dr. Yahya Kanbolat Öykü Yarışmasına 110 öykücü, toplam 189 eser göndermiştir.
Öncelikle etkinliğimize ilgi gösteren tüm katılımcı edebiyat dostlarına derneğimiz adına teşekkür ediyoruz.
Değerli jüri üyelerimizin, sağlıklı bir seçim yapabilmek için talep etmiş oldukları ek süre, derneğimiz yönetim kurulunca da makul karşılanmıştır.
25 Nisan 2010 tarihinde sonuçlanmasını beklediğimiz öykü yarışmamız ile ilgili bilgiler önümüzdeki günlerde basına ve tarafınıza bildirilecektir.
Sevgi ve dostlukla.
Mehmet Karasu
Aalen Antakya Kültür Derneği Başkanı
21 MART DÜNYA ŞİİR GÜNÜ
21 MART DÜNYA ŞİİR GÜNÜ
21 Mart dünya Şiir Günü’nü 20 Mart Cumartesi günü saat 16.00’da sendika binamızda, geniş bir katılımla kutladık.
Konuklarımız arasına Hatay Milletvekili Sayın Fuat Çay, Toygarlı Belediye Başkanı sayın Selahattin Kara, CHP İlçe başkanı sayın Mevlüt Yeşildağ ve çok sayıda Sivil Toplum Örgütü temsilcisi katıldı.
Etkinliğin sunumunu, eğitimci, yazar Esra Ünal yaptı.
TYS Antakya Temsilcisi Mehmet Karasu ile Arap Yazarlar Birliği Lazkiye Şube Başkanı Sayın Züher Cabbur’un açış konuşmalarının ardından genç, konuk ozanımız Nur Hasan 6 adet şiiriyle şiirseverleri adeta büyüledi.
Ardından, Antakyalı ozanlarımız, Ahmet Özsoy, Ferhat Zidani, Mehmet Atilay ve Nurettin Bellur ikişer şiirle etkinliğe katıldılar
Etkinlik mini bir kokteylle son buldu
21 Mart Dünya Şiir Günü
21 Mart Dünya Şiir Günü… Her yıl olduğu gibi bu yıl da farklı bir etkinlikle bu anlamlı günü, şiir severlerle birlikte kutluyoruz.
Ferhat Zidani, Turabi, Selamet Bağcı, Bedran Cebiroğlu, Nurettin Bellur, Necla Karataş, Süleyman Çiçekli, Esra Ünal, Mesrur Sabahoğlu başta olmak üzere çok sayıda Antakyalı şairin yanı sıra iki de yabancı konuğumuz var: Arap Yazarlar Birliği Lazkiye Şube Başkanı Züher Cabbur ile Lazkiyeli Genç Şair Nur Hasan.
Tüm şiirseverleri, 20 Mart 2010 Cumartesi günü saat 16.00’da, TYS Temsilcilik binasında (Kurtuluş Caddesi No:20, Kat 2) bu anlamlı günü birlikte kutlamaya davet ediyorum
Mehmet Karasu
21 Mart Dünya Şiir Günü Bildirisi
Özdemir İnce
PEN Yazarlar Derneği Türkiye Merkezi, her yıl 21 Mart tarihi için bir usta şairimize “Dünya Şiir Günü Bildirisi” yazdırıyor. Bu yılki bildiriyi Özdemir İnce kaleme aldı.
New York’un Brooklyn Köprüsünde dilenen bir kör dilenci varmış. Köprüden gelip geçenlerden biri adamcağıza günlük gelirinin ne kadar olduğunu sormuş. Dilenci iki dolara zar zor ulaştığını söylemiş. Yabancı bunun üzerine kör dilencinin önünde duran, sakatlığını belirten tabelayı almış, tersini çevirip üzerine bir şeyler yazdıktan sonra dilencinin boyuna asmış ve şöyle demiş: “Tabelaya gelirinizi arttıracak bir şeyler yazdım. Bir hafta sonra uğradığımda sonucu söylersiniz bana.”
Dediği gibi bir hafta sonra gelmiş. Kör dilenci: “Bayım size nasıl teşekkür etsem azdır. Eskiden en fazla beş dolar veriyorlardı. Şimdi günde on-on beş dolar kadar topluyorum. Olağanüstü bir şey. Tabelaya ne yazdınız da bu kadar sadaka vermelerini sağladınız ?” demiş.
“Çok basit, diye yanıtlamış adam, tabelanızda ‘Doğuştan Kör’ yazıyordu, onun yerine ‘Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim’ diye yazdım.”
Şiirin, söz sanatının gücünü anlatmak için, öylesine çok kullandım ki bu sözleri sonunda sanki benim oldu. Okurlar artık Roger Caillois’nın adını unutup buluşun bana ait olduğunu sanmaya başladılar.
Ancak, ben, şiirin söz gücüne ağırlık verirken, olgunun bir başka yönünü unutmuşum : “Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim” cümlesi tersine bir etki yapıp kör dilenciyi beş dolarından da edebilirdi. Demek ki şiirin şiir olması için algılanması, alımlanması da gerekir. Bu da mümkün. Ama bu ilişki de tehlikeli. Ya alımlayıcı şiiri algılayacak düzeyde değilse. Bu da çok olası. Özellikle yeni ve yol açıcı şiir için.
Uzun süredir, yazdıklarımın alımlanması artık hemen hemen ilgilendirmiyor beni. Bu nedenle şiir sanatının övgüsünü yapmayacağım; şairin ve şiirin varsayımsal gücünü öne çıkartmayacağım.
Şiirlerimi soyut ve yaşsız bir okur (sadece “bir” okur) için yazdığımı anlamış bulunuyorum. Şairlerin Tekel emekçilerinin eylemi için şiir yazmaya teşvik eden benim gibi birinin onu sorumluluklarından soyundurduğum ve çelişkiye düştüğüm sanılmasın sakın. Ben şairlerin şiirlerini o biricik ve anonim okur için yazmalarını istedim. Tekel işçilerinin eylemi sadece yaralayıcı, acıtıcı bir izlek !
Bugünlerde yayımlanması gereken Toplu Şiirler’imin birinci cildinin önsözü şöyle bitiyor :
“Size içtenlikle bir şey söyleyeceğim : Şiirlerimin, kuramsal yazılarımın, denemelerimin, çevirilerimin ve gazete yazılarımın ölümümden sonra başlarına gelecekler hiç ilgilendirmiyor beni. Unutulurlar mı, unutulmazlar mı, yaşarlar mı, yaşamazlar mı ? Bunlar hiç ilgilendirmiyor beni. Ben onları yazarak kendime bir hayat kurdum ve bu hayatta mutlu oldum. Belki başkalarını da biraz mutlu etmişimdir. Olabilir !”
Şairin şiiri hiçbir zaman ısmarlanmamıştır : Ne zamanı vardır ne de mekânı. Ama bu nedenle hem zamanı vardır, hem de mekânı.
Bir gün terekesi açılır, borcu ve alacağı ölçülür. Ama şairin ne borcu vardır, ne de alacağı.
Habersiz gelir, habersiz gider.
SİYASETNAME XXXII
Ozan töresidir Devlet mülkünü tartışmak,
ve sözün payıdır : Mızrağın ucu, palanın ağzı,
ama yasa mı erişir tımarına el koymaya
ve yoktur şiir mülkünün reayası;
Ozan işler şiirin derviş toprağını,
çift akçesini öder:
Sözün büyüsünde, ipin ucunda.
Ozan töresidir mülkü ve fetvayı tartışmak,
ama kimi saf, birkaç densiz , bazı daltaban
sanır ki şiir mülkü devlet mülkünden sayılır.
Gümüştür sözü ozanın, susması altın değildir,
karşı yasadır sözü, değiştirecek yoktur,
ve dirhemle tartılmaz sarraflar çarşısında.
ÖDÜLLÜ ŞİİR YARIŞMASI
HACI BEKTAŞ VELİ KÜLTÜR DERNEĞİ
“ÂŞIKLAR YARIŞIYOR”
ETKİNLİĞİNİN DUYURUSU
Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği; 16 Mayıs 2010 Pazar günü Hacı Bektaş Veli Kültür Etkinlikleri çerçevesinde âşıklarımızın katılacağı “Âşıklar Yarışıyor” etkinliği düzenlemiştir.
Amaç:
2002 yılında kaybettiğimiz değerli Ozan Mahzunî Şerif’in Hakk’a yürüyüşünün 8. yılı vesilesiyle ozanımızın aziz hatırasına adanan bu yarışma “Türkü Dalında” gerçekleştirilecektir.
Ortaya konacak ve yarışmaya katılacak türkülerin konuları serbest olmakla birlikte; Hacı Bektaş Veli felsefesinin dünya toplumları için öngördüğü; barış, mutluluk, hoşgörü, iyi insan olma, hak ve doğruluk, insan sevgisi, tabiat ve ülke sevgisi temelindeki düşünceleri içerecektir. Türkülerin siyasi konuları yansıtmamasına özen gösterilecektir.
Yarışma Koşulları:
1) Yarışmaya âşıklarımız; yeni ortaya koydukları, henüz toplum tarafından bilinmeyen, kendilerine ait olan özgün söz ve müzikle oluşturulmuş türküleri ile katılacaklardır.
2) Yarışmaya âşıklarımız; sazlarıyla katılacak, türkülerinin sözlerini yarışma sırasında 7 nüsha çoğaltılmış olarak yarışma jürisine sahneye çıkmadan önce vereceklerdir.
3) Yarışmaya katılan âşıklar, sahneye çıkmadan önce bir sayfayı geçmeyen yazılı özgeçmişlerini yine 7 nüsha çoğaltılmış olarak yarışma jürisine vereceklerdir.
4) Yarışmaya katılmak isteyen âşıklarımız bir mektupla, aşağıda yazılı adrese posta ile başvurabilirler. Mektuplarında; ad-soyad, mahlas, adres (iş-ev), telefon (cep-ev-iş) varsa e-mail ve fakslarını da yazacaklar.
5) Yarışmaya katılma isteği, aşağıda yazılı irtibat telefonuyla da bildirmek mümkündür. Telefonda; ad-soyad, mahlas, adres (iş-ev), telefonlar (ev-iş-cep), varsa e-mail ve faksları da not ettirmek gerekmektedir.
6) Her âşığımız yarışmaya ancak bir türkü ile katılabilir.
7) Yarışmaya posta veya telefonla katılma tarihi 10 Mayıs 2010’dur.
Mektubun gönderileceği adres:
Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği
Velbert Caddesi No: 8 Hacıbektaş/NEVŞEHİR
9) Telefon: (0.384) 441 21 79
Türkülerin Değerlendirilmesi
Türküler şu kriterlerle değerlendirilecektir. Söz yapısı, müzikal yapısı, saza hakimiyet, orjinallik, geleneksel yapıya uygunluk, yöresellik vb. Jüri üyeleri, her kritere 100 üzerinden not verecek, bir türküye verdiği notların ortalamasını alarak 100 üzerinden not verecektir. Her jüri üyesinin verdiği notlarının toplamı, jüri üyesi sayısına bölünerek elde edilen sonuç, o türkünün aldığı not olarak tutanaklara geçirilecektir.
Ödül
Yarışmaya katılıp ödül kazanan 1., 2., 3.’lere ve 1., 2., 3. gelen mansiyonlara para ödülü, plaket ve belge verilecektir. Ödül için ayrılan para miktarı, daha sonra açıklanacaktır.
Seçici Kurul (Jüri)
Yarışmaya katılacak olan âşıklarımızı değerlendirecek olan, bilim adamı, sanatçı, ozanları temsilen âşık, Kültür ve Turizm Bakanlığını temsil edenlerden oluşan bir “Seçici Kurul (Jüri)” kurulmuştur.
Yarışma başlayana kadar kurul üyelerinin adları açıklanmayacaktır.
Âşıkların Yarışma Sonu Değerlendirilmesi
Yarışma sonunda derece ve mansiyon kazananlara o gecenin etkinliğinin sonunda para ödülü, plaket ve belgeleri törenle kendilerine takdim edilecektir. Kamuoyuna bir basın bülteni ile duyurulacaktır.
HACI BEKTAŞ VELİ KÜLTÜR DERNEĞİ
YÖNETİM KURULU
Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği Çarşı İçi Velbert Caddesi HACIBEKTAŞ
Tel: 0 384 441 21 79 GSM: 05055820989- 05057192759
E-Posta: hbvkulturder@hotmail.com
HACI BEKTAŞ VELİ KÜLTÜR DERNEĞİ
2010 ŞİİR ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ
Amaç
Bu şiir yarışmasının amacı; Hacı Bektaş Veli felsefesinin dünya toplumları için öngördüğü barış, mutluluk, hoşgörü, iyi insan olma, hak ve doğruluk, insan sevgisi temelindeki düşünceleri etrafında ortaya konacak şiirlerin edebiyatımıza ve kültürümüze kazandırılmasıdır. 2002 yılında kaybettiğimiz değerli Ozan Mahzunî Şerif’in Hakk’a yürüyüşünün 8. yılı vesilesiyle bu şiir yarışması, değerli ozanımızın aziz hatırasına adanmıştır.
Başvuru Yöntemi
Geleneksel hale getirilmesi amaçlanan 2010 şiir ödülü için; (a) TC vatandaşı olan, (b) 18 yaşını bitirmiş bütün halk şairleri yarışmaya katılabilirler.
Yarışmaya katılacak olan şiirlerin konuları serbest olmakla birlikte; bu şartnamemizin amaçları çerçevesinde değerlendirilerek daha çok sevgi, barış, hoşgörü, insan sevgisi, tabiat ve ülke sevgisi vb. konularını içermesi, rahmetli Mahzunî Şerif’in dünya görüşü ve hayat anlayışına uygun olması düşünülmelidir.
Şiirler, halk şiirinin her türünde ortaya konmakla birlikte halk şiiri geleneğimizin hece ölçüsü ve tarzını içermelidir.
1) Yarışmaya yalnızca bir şiir ile katılmak mümkündür. Birden fazla şiirle (farklı rumuzla olsa bile) katılan halk şairleri yarışma dışı tutulacaktır.
2) Yarışmaya giren şiirin hiçbir yerde yayımlanmamış ve başka yarışmalarda derece almamış olması gerekmektedir.
3) Yarışmaya giren şiirler;
a) 7 nüsha çoğaltılacaktır.
b) Şiirin çoğaltılmış bu nüshalarda şairin adı veya mahlası yazılı olmayacaktır. (Mahlas veya adın geçtiği dizedeki kelimenin yerine nokta-nokta konacaktır)
c) Şiirlerin altına beş harfli bir rumuz yazılacaktır.
d) Şiirin mutlaka bir başlığı (adı) olacaktır. Başlığı olmaya şiirler değerlendirilmeyecektir.
e) Bir zarf içine; halk şairinin bir sayfalık özgeçmişi, adı-soyadı, telefonları (cep-ev-iş), varsa e-maili, faksı, ev veya işyeri adresi mutlaka yazılacak, şiirin adı ve rumuzu da bu zarf içine konacaktır. Zarfın ağzı kapatılacak, üstüne sadece beş harfli rumuz büyük harflerle yazılacaktır.
f) Halk şairinin biyografisinin, rumuzunun, ve diğer bilgilerinin de içinde olduğu bu zarf, 7 nüsha halinde çoğaltılmış şiirlerle birlikte başka bir ortaboy zarf içerisine konarak aşağıda yazılı adrese posta ile gönderilecektir.
g) Yarışmaya e-mail, faks vb. elektronik araçlarla katılmak mümkün değildir. yarışmaya katılmanın tek yolu posta ile katılımdır.
h) En son katılma tarihi 01 Mayıs 2010’dur. Postadaki gecikmeler dikkate alınmayacaktır.
4) Şiirlerin gönderileceği adres:
Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği
Velbert Caddesi No: 8 Hacıbektaş/NEVŞEHİR
5) İrtibat telefonu: (0.384) 441 21 79
Ödül
Yarışmaya girip ödül kazanan 1., 2., 3.’lere ve 1., 2., 3. gelen mansiyonlara para ödülü, plaket ve belge verilecektir. Ödül için ayrılan para miktarı daha sonra açıklanacaktır.
Seçici Kurul
Yarışmaya katılan şiirleri değerlendirecek olan bir “Seçici Kurul” oluşturulmuştur. Kurul üyelerinin çalışmaları sonlandırılana kadar adları açıklanmayacaktır.
Değerlendirme
Değerlendirme sonuçları derece kazananlara telefonla veya e-mail ile bildirilecek, 15-16 Mayıs 2010 tarihlerinde Hacıbektaş’ta düzenlenecek olan etkinliklerde açıklanacaktır. Ödül kazananlara para ödülü, plaket ve belgeleri törenle kendilerine takdim edilecektir. Sonuçlar kamuoyuna basın bülteni ile duyurulacaktır.
HACI BEKTAŞ VELİ KÜLTÜR DERNEĞİ
YÖNETİM KURULU
DUBAİ
Doğu ile Batıyı, Modernle Çöl Egzotizmini Bir Arada Sunan Kent :
DUBAİ
Sultan Bin Ali el-Owais Kültür Sanat Vakfı’nın davetlisi olarak 9-13 Mart 2010 tarihlerinde eşim Nebihe Karasu ile birlikte Dubai’deydik.
Davetliler arasında Suriye, İran, Lübnan, Ürdün, Mısır, Tunus, Cezayir, Suudi Arabistan, Katar ve Yemen’den konuklar vardı.
Dubai, Birleşik Arap Emirliklerini oluşturan Yedi Emirlikten biri. Diğerleri, Abu Dabi, Acman, Füceyre, Resü’l-Hayme, Şerce ve Ummül-Kayveyndir.
Dubai’de kaldığımız beş gün içinde Abu Dabi ile Şerce’yi sınırlı da olsa görme olanağı bulabildik.
Birleşik Arap Emirlikleri yüzyıllarca, Osmanlı egemenliği altında yaşamış, petrolün bulunmasıyla İngilizler tarafından Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparılmıştır. 2 Aralık 1971 İngiltere’den bağımsızlığını ilan etmiştir.
6 Milyon nüfuslu ülke, Monarşi ile yönetilen Yedi Emirlikten oluşan federasyon ile yönetilir. Ülkenin başkenti Abu Dabi’dir. En büyük şehri ise dünyaca ünlü kent olan Dubai’dir. Körfez ülkeleri içerisinde en liberal dış ticaret rejimine sahiptir.
Ülkede diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi Arapça resmi dildir. Fakat çarşı pazarda Arapça’dan ziyade İngilizce konuşulur. Eğitim de genelde İngilizce’dir. Ülkede çok yabancı olduğu için (Hintli, Endonezyalı, Filipinli, Bengladeşli) İngilizce çok yayıngıdır.
Dubai’de kaldığım beş gün içinde çeşitli kurum ve kuruluş temsilcileriyle görüşmeler yaptım. Merkezi Şerce’de bulunan Birleşik Arap Emirlikleri Yazarlar Birliği’nin daveti üzerine Birliği ziyaret edip üç yılı kapsayan bir kültür protokolü imzaladık. Sürpriz olarak, 1987 yılında Yazarlar Birliği olarak çevirip bastıkları, Aziz Nesin’in Şimdiki Çocuklar Harika adlı yapıtını hediye ettiler.
Zaten Türkiye denince, Nazım ve Aziz Nesin, Antakya denince de Davud el-Antaki ile Süleyman el-İsa akla geliyor. Kentimin, yetiştirdiği iki değerle anılması büyük mutluluk benim için.
Beş gün içinde Dubai’yi de doya doya yaşama olanağı bulabildik. Özellkle dostumuz, yakın komşumuz sevgili Nasır Eskiocak’ın işini gücünü bırakıp özveriyle bizi gezdirmesi unutulacak gibi değil.
Dubai’de, lüks tüketim ve ihtişam sınır tanımıyor.
Her adımda, Dubaililer’in gökdelen çılgınlığı kendini gösteriyor.
Mimarisiyle örnek gösterilen Dubai, dünyanın en yüksek binasına da ev sahipliği yapıyor. 20 milyar dolarlık devasa bir proje kapsamında yapımı tamamlanan Burj Dubai (Burj el- Halife) gökdeleninin yüksekliği 900 metre
Burj Dubai’nin karşısında 30 hektarlık bir alana yayılan Dubai Fıskiyesi de dünyanın en büyük fıskiyesi. Fıskiyenin suyu 50 katlı bina kadar yükselebiliyor, ışıkları 30 km’den görülebiliyormuş.
Dubai Mall, dünyanın en büyük alışveriş merkezi. 1 milyon 200 bin metrekarelik alan üzerinde kurulmuş olan merkezde 1200 mağaza, 14 bin araç kapasiteli otopark, 3000 kişinin aynı anda yemek yiyebileceği iki ayrı restoran, olimpik ebatlarda buz pateni…
Alışveriş merkezinin en etkili yeri dev akvaryum. Dev köpekbalıkları olmak üzere, 33 bin canlının yaşadığı dev akvaryum Guinness Rekorlar Kitabına girdi.
Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ikinci büyük kenti ama, ülkeyi oluşturan 7 emirlik arasında ilk onun adı akla geliyor.
Bütün dünya buraya, çölün ortasına, ağırlıklı olarak, vergisiz alışveriş yapmanın keyfini yaşamak için geliyor.
Dostlukla!
Mehmet KARASU
15.03.2010 Antakya Gazetesi)
AĞLIYORDU DAPHNE
AĞLIYORDU DAPHNE
Sinan SEYFİTTİNOĞLU
Gittiğimde ağlıyordu Daphne,
Üzerinde koca bir sis,
İki gözü iki çeşme
Ocak ayı ıslatmış yanaklarını
Pembemsi olmuş pamuk elleri…
Gittiğimde ağlıyordu Daphne
Sana, bana, bize
Ve belki de kendine.
AŞK
AŞK
Ayten ÇELEBİ KURAL
Duyguların büyülü dünyasına yolu düşenler yaşadıklarına ilişkin notları dillerinin/ gönüllerinin yettiği kadar söze dökmüşler…
Yüzyıllardır bir tarif için kurulan binlerce cümle anlattığı şeyin sadece o bedende alazlanan ufak bir kıvılcımı gibi düşmüş tarihin sayfalarına…Çoğu söylenmeyeni söylemiş ama yetmemiş; aşk “Daha!” demiş…Yaşam sürdükçe her yolcunun bu yangından yükselen feryadı eskilere eklenirken küllerinden yeni sayfalar açılmış sıradakine…Hangi mazlum yaşarsa yaşasın bu güzel hikayeyi, masal olmaktan kurtaramamış kalbinin en büyük gerçeğini…
Sıra bende!
İşte size bu katardan bir yolcu…
İşte size birkaç kelam ve müebbet bir alev…
Bir ten ve o tendeki gül ile diken…
Leyla’ya bir selam benden eklenen…………………………………………………………………………………………………………………..
Diyebilirim ki yoğunlaşmış bir bulut parçasıdır AŞK! Düşünce ıslatacaktır ömrün o güzel parçasını. Bir gözün tavanda takılı bir gözün kapıya ilişmiş beklerken derinlerinde bir yerden sökmek isteyip de sökemediğin varlık ve umuttur da ayrıca…
Nadide bir bahar akşamında deli rüzgarların efsunladığı yüreğine düşen korkusuzluk ve her yaprak dökümünde burnunu sızlatarak canlanan hatıradan düşen kor ile ilelebet gideni uğurlarken sende kalan burukluktur…
Irak yerlerde bile bulunsan, güle rastladığında bedensiz bir elle sihirli toka yaparak yaklaşıp onu kendinden var eden inanış, derin haz ve duyuştur.
Akıldan esersiz uçlara açılırken kalbinden zerre uzaklaşamamak ve kanındaki girdapta gönüllü boğuluştur.
Bir andır. Bazen bir ömre bedel an bazen bir ömürden de büyük olan…
Bir nefes…Bir düş…Bir dua…
Nasipsiz günlerimizde hayaliyle gönlü dolduran anlarımızın ağırdan bir şarkıyla koşulup indiği mahzen ve en içli ses….
Takvimler neyi gösterirse göstersin ufak bakış darbesiyle harlanan ve üstün gülümsemeler eşliğinde şekillenen yüze düşen nur ve hatta çocukluktur.
Bulunmaz tahtların sahibi dahi olsan çıkabileceğin en yüce mevki ve ayaklar altına alınabilen onurundur…
Anlamaktır. Dokunuşu anlamak. Söylenemeyeni okumak…Kutsala bağlanır gibi saymak…
Çözünmek bildik şeylerin dışında bir tavrın sıcaklığında…
İpeksi güvenler içinde sarılı iken kurşuni ihanetlere uğradığında bile bir türlü ihanet edememek ve talihin garip döngüsü bu ya, sana da tatlı fiskeler fırlatıldığında gizliden gizliden tarafa; durumu ganimet bilip katılıp ufalmamaktır…
Ne desem aşk ben sana?
Kadın olmak bir yana, bilmem kaçıncı dünyalılık bir yana…Bulunup bulunmadığın da başka bir yana…Biraz anlattımsa da şimdilik yok diye biliniyorsun. Hani o kaş ile kirpik arasında bir de dudakta duruşun vardı ya hani birde nabzın en hızlı dalgasında ve birde tendeki taze yaprakta ve birde dildeki ince yarada…İşte düşmüşsün diyorlar. Gözden gönülden düşmüşsün..Onlar bilmiyorlar. Düşenin aşk olmadığını bilmiyorlar. Sen ki arzımın derinindeki magmalığınla ya erişilemeyecek kadar yüksekte ya da inilemeyecek kadar engininde durursun bir gönlün. Varlığın ışıktır gözlerde, yokluğun yarım aydınlık. Tamamlarken tamamlanansın, ama bir türlü her kişiye uğramazsın…
Işık istersin…Maddenin en güçlü haliyle perdelediği pencereleri aşan, kuralların cezalı ve edilgen bölümlerini geçerek çöllere ulaşan yürek istersin…Af istersin, bir daha istersin. Bir daha büyüklük! dersin.
Ağrı Dağı’nın zirvelerine çıkıp çobanların kavalına yerleşir koygun üflemelerle karları eritirsin.
Ne zaman ürkek bir atlıya rastlasan kanadı seninle bezenmiş turnayı tutarak göller ve göz yaşı dersin… Ferhat ile Şirin’i, Aslı’yı, Kamber’i, Romeo ve jüliet’i gösterirsin.
Bin Bir GeceMasallarını’nı, Şehrazat’ı Madam Bovary’i, Anna Karanina’yı, Elsa’nın Gözleri’ni bırakıp “Daha!” dersin.
Kitapsız olduğun halde kitaplar istersin…
Sonsuz bir kaynaksın, elbet bundandır ki nice Sadettin Kaynak’lar, Selahattin Pınar’lar istersin…
Aydınlattığın geceler biryana gündüzü zindan ettiğini de söylemeliyim…
Sen gerçekten bütün renk ve aksamınla güzelsin aşk….
Ne desem ben sana daha…
Ölü bir yaz mevsimiydi uğradığında…
Sarısı solmamış başak gibiydin…
Can getirmiştin, kan getirmiştin…
Dilinde ağusuz sözcükler vardı.
Gözlerin karaydı. Ellerin sıcak…
Kurumuş topraklarıma bakarak
Toplayıp bütün yıldızları başıma, geceme sınırsız an getirmiştin…
Ardından dağların girdi dünyama, rüzgarların…
Barışın uzak ihtimallerde saklı olduğu savaşın girdi…
Yağdın üstüme …Tenime düştün köz köz…
Şimdi bakarak bulanmış izlerine “Leyla’ya Benden” dedim…
Kırgınım sana ama vazgeçmedim…
8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ BİLDİRİSİ
Türkiye Yazarlar Sendikası, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü bildirisini her yıl bir kadın şaire/ yazara yazdırıyordu. Bu kez bildiriyi Ankara’nın ayazında hak arayan TEKEL işçilerinden Birnaz Kaya kaleme aldı.
70 GÜN ÖNCE BAŞLAMIŞTI HER ŞEY
Kadınlar vardır…
Kadınlar yaşamın her alanında, göğün yarısını omuzlarında taşır.
Kadınlar yaşamın her parçasının dehşetli ağırlığını daima bilerek, hissederek.
Kadınlar; bilerek ya da bilmeyerek çirkinliğin, baskının, sömürünün her türünü, her rengini, biçimini.
Görerek, didişerek, değiştirerek…
Türkiye Yazarlar Sendikası, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün bu yılki bildirisini yazmayı biz direnişteki TEKEL işçilerinden istedi; görev bana düştü, ben size çok şey söylemeyeceğim, bu meydan, çadırlar, seslerimiz her şeyi söyledi çünkü…
En fazla 7 günde biter diye başlamıştık ya da ben öyle düşünüyordum. Ama o kadar kolay olmadı. İsteklerimiz kabul edilebilir şeylerdi aslında ama madalyonun bir de öbür yüzü vardı. Eğer sokaklara dökülmüş bizlere, TEKEL işçilerine istekleri verilirse, bizden sonra hak arayan tüm emekçilere “evet” demek zorunda kalacaklardı!
TEKEL işçilerinin sokağa döküleceğini, üstelik 70 gün dayanabileceğini tahmin etmeyen hükümet şaşırdı. Ve bence, keşke bu işçiler sokağa dökülmeden, tüm emekçilerin sesi olmadan isteklerini kabul etseydik, diye pişman oldu.
70 gün bize ne kattı, neleri değiştirdi hayatımızda?
İnsan olmanın ince detaylarını, sadece kendimiz için ve ailelerimiz için yaşamadığımızı, toplumsal tepkilerin insanlar üzerindeki etkilerini, bir bütün olunca, tek yumruk olunca, işçi sınıfının birleşmesi durumunda Türkiye’nin gündeminin nasıl değişebileceğini gördük.
Direnişimizin 70. gününde diyoruz bunları. Bana göre biz kazandık. Çünkü bizimle ses buldu emek, bizimle ses buldu susturulmuşluk. Biz olduk; penceresiz odalardaki kalın duvarlardan sızan ışık.
Sadece kendimi temsil etmiyorum artık.
Onurlu ve haklı emekçi kitlesinin sorumluluğunu da üstlendim.
Biz emekçi kadınlar, büyük işçi sınıfının bir yarısı olarak bu meydanda, bu çadırlarda direniyoruz. Birleşmiş gücün ne olduğunu bir kez daha anlamış, öğrenmiş olarak…
Biz TEKEL işçileri direnişimizin 70. gününde, bizleri yok sayan, çalışma hakkımızı, elimizden alan AKP iktidarını, sömürücü bütün iktidarları, sömürünün her çeşidini protesto ediyoruz…
Saygılarımla.
BİRNAZ KAYA
(İzmir Balatçık Yaprak Tütün İşletme Müdürlüğü’nden atılmış işçi)