Temmuz, 2010 Arşivi

Süleyman El-İsa’nın Evinde

 

                                                           SÜLEYMAN EL-İSA’NIN EVİNDE

 

      Kısa bir süre önce yazdığım “ El Henin “ kitabım yakın komşu dile, Türkçeye, çevrildi. Bu tercümeden dolayı çok mutlu olduğumu itiraf ediyorum.

      Benim yazdıklarımı okumak isteyen Türkiye’deki ailemin ve dostlarımın bu olanağa kavuşmalarından dolayı mutluyum. Fakat Arapçam onlara uzak kaldı, o nedenle Türkçe’de kitaplarımın okunması güzel bir şey.

   Ölümsüz şehrim Antakya’da Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilcisi Sayın Mehmet Karasu’ya teşekkür etmek istiyorum. Kendisi beni, Antakya’daki aileme ve dostlarıma özellikle de yeni nesillere tanıttı. Bu yeni nesillerin – zannediyorum – bir gün Nuayriye köyünden, “Besatin El Asi” mahallesinden büyük Arap vatanına çıkan, basit giysisini, hayatı boyunca hayatını ve şiirini büyük Arap rüyasına feda eden bu küçük şairi tanımalarına önem verirler.

   “ El Henin” kitabında, ilk köklerime, çocukluğumun geçtiği yerlere dönüş var. Kitabın sayfalarını açarken bazen Samandağı’nda, deniz kenarında, köyümün sakinleriyle, bugüne kadar yaşayan“ El  Hıdır” makamı çevresinde sabahlarken beni görebilirsiniz. Bazen de Affan İlkokulu’nda görürsünüz. Bir bakarsınız Nuayriye köyünün dağ zirvesinde yer alan “El Arabi” makamı bana ilginç hikayesini anlatıyor. Bazen de Mehmet’in annesinin yanında, tandırın yanında yerimi alıp ilk ekmeği yemek için beklerken beni görebilirsiniz. Bu şekilde çocukluk görüntüleriyle anıları El Henin kitabında tekrarlanıyor.

      Antakya, Defne ve çocukluk arkadaşım ( Asi Nehri ) bir film şeridi gibi geçiyor. Bu kitap küçük şairin en önemli olaylarını anlatıyor. Bundan sonraki yaşantım bu olayların etkisiyle geçmiştir. Bundan dolayı kitabım benim hayallerimin bir parçası olurken; ben de bu kitabın bir parçası oldum.

     Bizi başkalarına, başkalarını da bize taşıyan tercümeye inanırım. Bu şekilde iletişim sağlanır ve birbirimize bağlanırız. Bu tecrübeyi hayat arkadaşımla, Doktor Melike Abyad’la yaşadık. Küçükler ve büyükler için harika kitaplar tercüme ettik. Yine kitaplarımın çoğu Fransızca ve İngilizceye çevrildi.  Eşim kitaplarımın çoğunda, kitabı özetleyen bir önsöz yazmaya özen göstermiştir. Kendisi fırçamın çizdiğini en iyi bilendi. Okurdan önsöze dönmesini rica ediyorum.

    Kardeşim, dostum Doktor Ali Okle Orsan’a teşekkürlerimi sunuyorum. Kendisi beni dünyaya tanıtma konusuna çok önem verdi..Ve önce komşulardan başlayarak bu görevi üstlendi. Ayrıca kitabın tercümanına en içten teşekkürlerimi sunar, selam gönderirim.

                                                                                                                                              Tercüme: Suha Kıyak

     Not: Süleyman El-İsa’nın bir eserinin Türkçeye çevrilmesi nedeniyle evinde basın mensuplarına yaptığı açıklama.

SAKIN HA, TÜRKÜSÜZ ÇIKMAYASIN YOLLARA

                                                 Sakın ha! Türküsüz Çıkmayasın Yollara

                                                                                                                   Mehmet KARASU

       Adnan Yücel, bundan sekiz yıl önce, 24 Temmuz 2002 Çarşamba günü, sabaha karşı, kanser tedavisi gördüğü Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’nde yaşama gözlerini yumdu. 27 Mart 1953′te Elazığ’ın Seli (Yeni adıyla Dilek) köyünde dünyaya gelen Ozan, çalıştığı üniversitede yapılan sade bir törenin ardından, yakın arkadaşı Ünsal Öztürk’ün aracıyla cenaze Elazığ’a götürüldü.

        Adnan’ın Elazığ’da toprağa verilmesi arkadaşlarınca hiç de uygun görülmedi aslında. Çünkü o, Elazığ’dan ziyade Çukurova’ya aitti. Her konuşmasında Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun akrabası olduğunu vurguluyordu. Özellikle Çukurova Çeşitlemesi’ndeki şiirleri insanın kulağında cura sesi gibi yankılanıyordu. Turan Altuntaş’ın ifadesiyle: “Adnan Yücel gelmeden önce, Adana büyük bir köydü. Adnan geldi, kentimiz kültür kenti oldu. Sanat evleri, kültür evleri birden çoğaldı.”

      Her dostun ölümü bana Cahit Sıtkı’nın dizelerini anımsatır:”Gittikçe artıyor yalnızlığımız.”

        Yukarıda belirtildiği gibi, Adnan Yücel 27 Mart 1953 tarihinde Elazığ’da doğdu. 24 Temmuz 2002 tarihinde Adana’da yaşama veda etti. Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Türk Dili Edebiyatı Bölümü ile Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nü bitirdi. Bir süre çeşitli orta öğrenim kurumlarında öğretmenlik yaptı, daha sonra Çukurova Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. Evrensel Kültür, Petek, Sanat Emeği, Somut, Söylem, Yapıt, Yeni Olgu gibi dergilerde şiirleri yayımlandı.

      Adnan Yücel’in şiirleri dokuz kitaplık bir dünyayı oluşturuyor. 1. Kavgalarla Sözlenen Sevda 2. Soframda Kaval Sesi 3. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek 4. Çukurova Çeşitlemesi 5. Ateşin ve Güneşin Çocukları 6. Sular Tanıktır Aşkımıza 7. Rüzgarla Bir 8. Bir Özlem Bir Türkü 9. Karacaoğlan.

       Adnan Yücel, toplumcu- gerçekçi bir ozandır. 30 yıllık şiir serüveninde, hele bireyselliğin kol gezdiği bir ortamda o hep ezilen insanlarla yan yana durdu. Toplumsal sorunları, şiirin gereklerini de yerine getirerek, gür bir sesle şiirleştirdi.

        Adnan Yücel’i 1990′lı yılların sonlarına doğru tanıdım. Antakya’da, bir Kitabevi’nde, imza ve söyleşisi vardı, Ozan Telli ile birlikte. Söyleşiden sonra onları Harbiye’ye götürmüş ve Taselya Vadisi’ne bakan bir mekanda koyu bir mitoloji sohbetine dalmıştık. Sanırım bir ay sonra Ormanın ve Irmağın Kızı Defne adlı uzun mitolojik öyküyü bitirip bana göndermişti. Bu öykü o yıllarda yayımlamakta olduğumuz Çınar adlı dergide çıktı.

        Adnan Yücel, insanlarla kolay ilişki kuran, kurduğu ilişkiyi kalıcılaştıran bir kişiliğe sahipti. Bu bakımdan hem Çukurova’da hem de Antakya’da kültür- sanat yaşamının ortasında kısa sürede yerini almasını bildi. Düzenlenen birçok etkinliğe katkı sundu. Dostlarını çok yakından tanıdığı halkıyla tanıştırarak karanlıkları aydınlatmaya çalıştı.

        Adnan Yücel bir soruya verdiği yanıtta “Anadolu, bütün dünyada uygarlığın beşiği. Anadolu’da yalnız çan ve ezan sesleri değil, su ve toprak, ateş ve hava sesleri de var. Şiirin bütün bu kültürel zenginliklerinden etkilenmesi doğaldır” der. Onun ütopyası; “Yarin yanağından gayri her şey” herkesindir bu yeryüzü sahnesinde.

         Kimin söz bilmiyorum, “Ozanlar gider, şiirler kalır.” Kuşku yok ki Adnan Yücel şiirleriyle hep yaşayacak. En doğrusu onu kendi dizeleriyle anmak: “Beni anlayacak kadar Kalabalık değil daha sokaklar. Bu yollar Ben yürümesem de yürünecek” Ne diyelim? “Ölüm adın kalleş olsun”

      Hoşça uyu, sevgili kardeşim!

      Dostlukla!

KÜLTÜR-SANAT BULUŞMASI

Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliği üyeleri, Aalen- Antakya Kültür Derneği üyeleri, şairler, yazarlar ve çok sayıda sanatsever  2.Temmuz 2010 Cuma günü Harbiye’de bir araya geldi. Konuklar arasında CHP MYK Üyesi Nihat Matkap, CHP İl ve İlçe Başkanları, Çevre belde belediye başkanları, Sivil   Toplum temsilcileri de vardı.

Toplantıda, Antakya kent kültürüne kazandırdığımız, Aknehirli büyük ozan Süleyman El İsa (Taş)’ya Saygı; Reyhanlılı Politikacı, Yazar Dr. Yahya Kanbolat Öykü Yarışması Öykü Seçkisi ile Nebihe- Mehmet Karasu’nun kaleme aldığı Antiochea’dan Daphne’ye kitaplarının tanıtımı yapıldı. Kitaplar konuklar tarafından büyük bir ilgi gördü.

Aknehirli büyük ozan Süleyman El İsa, Ortadoğu’nun yaşayan en büyük şairi olup, şiirlerini kendi toprağından ve yaşadığı halk kültüründen esimlenerek, doğup büyüdüğü yerlere olan özlemle yazmıştır. Bu topraklarda yetişen Antakyalı şairi tanıtmak bizler için mutluluk kaynağı oldu.

Politikacı, araştırmacı, yazar, bilim adamı, eski Türkiye İşçi Partisi Hatay Millet vekili Dr. Yahya Kanbolat’ın anısını yaşatmak amacıyla, bu yıl ilki düzenlenen ‘’Dr. Yahya Kanbolat Öykü Yarışması’’ öykülerinden derlenen kitap merakla bekleniyordu.

Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya temsilcisi Mehmet Karasu ve eşi Nebihe Karasu ‘nun yazdığı Antiochea’dan Daphne’ye adlı tarih/mitoloji kitabı, bizi geçmişten bugüne taşıyan kültürel mirasımızı en güzel şekliyle anlatmıştır.

Toplantıda, kitaplarımızın tanıtımı elbette önemliydi. Fakat bizim için daha önemli ve öncelikli bir olay vardı; 2 Temmuz Sivas Katliamı. Madımak Oteli’nde yakılarak öldürülen aydınlarımızı, şehitlerimizi saygıyla andık.Şehitlerimizin anısına 10 dakikalık Sıvas belgeseli gösterildi, şiirler okundu, türküler dillendirildi.

Aalen Antakya Kültür Derneği Üyesi

Gülnaz Kavvas

“YANGININ KİMLİĞİ BELLİ”

“YANGININ KİMLİĞİ BELLİ”

“Hayali gönlümde yadigâr kalan
Bir yanım Sıvas’ta yanıyor şimdi
33 yoldaşla bir olup yanan
Bir yanım Sıvas’ta kanıyor şimdi.”

Bundan 17 yıl önce, 2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta, Madımak Oteli’nin kuşatılarak ateşe verilmesi sonucunda aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Hasret Gültekin, Asaf Koçak, Behçet Aysan, Koray Kaya, Menekşe Kaya, Edibe Sulari’nin de bulunduğu 35 can yanarak, dumandan boğularak yaşamını yitirdi.
Yakılarak öldürülenler arasında bulunan Koray Kaya 12, Koray’ın ablası Menekşe ise 16 yaşındaydı.
O güzel insanlar, Sıvas’a türkü söylemeye, semah dönmeye gitmişti. O aydınlık insanlar Sıvas’a gönüller dolusu sevgi, barış, dostluk bırakmaya gitmişti.
“Sivas Katliamı aydınlara yönelik siyasi cinayetler zincirinin bir halkasıdır.
Sıvas katliamı, 2 Temmuz 1993’te birdenbire oluvermiş bir olay değil, Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkarak, yerine şeriat devleti kurmak için bundan 60 yıl önce başlatılan sürecin, oy bezirganlarının desteği ile ulaştığı aşamayı gösteren bir utanç tablosudur.
35 aydın ve sanatçının, gül gibi çocuk ve gençlerin dünyanın gözü önünde yakıldığı, insanım diyen herkesin acılara boğulduğu bu olayda yetkililer ölüm çığlıklarına duyarsız kalmışlardır.
Sabahattin Ali, Vedat Demircioğlu, Doğan Öz, Cavit Orhan Tütengil, Bedrettin Cömert, Ümit Kaftancıoğlu, Ümit Yaşar Doğanay, Abdi İpekçi, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Çetin Emeç, Muammer Aksoy, Musa Anter, Uğur Mumcu, Vedat Aydın, İlhan Erdost, Hrant Dink ve daha birçok aydınımız bilinen “karanlık güçleri” tarafından öldürüldü…
Aynı güçler, Sivas Alibaba, Kahramanmaraş ve Çorum’da Alevilerin katledilmesi; Gazi Mahallesi katliamı gibi cinayetler sırasında da iş başındaydı. Bu cinayetlerin sorumlularından hesap sorulmadı, onlar hâlâ aramızda dolaşıyor…”
Ankara DGM’sinin sanıklar hakkında idam kararı verirken dayandıkları gerekçe tüyler ürperticidir: “İnsanlık tarihinde, din adına işlenen böyle bir vahşet görülmemiştir.”
Sivas Katliamının üzerinden 17 yıl geçti. Bu süre içinde katliamda kullanılan tetikçiler cezalandırıldı, ama gerçek failler hâlâ ortaya çıkarılmadı.
Yüzyıllardır her türlü baskı ile susturulmaya çalışılan Alevilerin sesi Sivas katliamı ile de kesilemedi. Alevilerin ulaştığı örgütlenme seviyesi artık Alevilere karşı yeni katliamların yapılmasının önündeki en büyük engeldir.
Sivas Katliamının yapıldığı Madımak Otelinin Müze yapılması gerekir.. Katliamlarla anılan ülkemizin bu utançtan kurtulması, Alevilerden özür dilenmesi ve katliam kültürünün mahkum ettirilmesi için Madımak, mutlaka müze yapılmalıdır. Hükümet, gerekli kamulaştırmayı yapmış fakat geleceğe ilişkini tavrını netleştirmemiştir. Dileğimiz hükümetin işi yokuşa sürmemesi, milyonlarca Aleviden aldığı vergilerin çok küçük bir kısmı ile gerekli düzenlemeyi yaparak, bu utancı sona erdirmesidir.
Sonuç, Sivas katliamı gerek Alevi örgütlenmesinde gerekse Alevilerin bilincinde bir dönüm noktası olmuştur.
Aleviliği yönelik ağır bir kuşatmanın yaşandığı ve saldırıların gündeme geldiği şu günlerde Alevilerin kimlik mücadeleleri için güçlü örgütlülükler yaratması zorunluluğu vardır.
Sıvas’ı unutmadık, unutmayacağız’
Dostlukla
Mehmet KARASU

KARACAOĞLAN TOPRAĞINDA ÜÇ GÜN

 

Karacaoğlan Toprağında Üç Gün

                               Ahmet Özer*

Çukurova bayramlığın giyerken,

Çıplaklığın üzerinden soyarken,

Şubat ayı kış yelini kovarken,

Cennet dense sana yakışır dağlar.

Çukurova denince Karacaoğlan, Karacaoğlan denince de yukarıdaki dörtlük gelir aklıma.

Üç yoğun gün yaşadığım Çukurova’da, bu dörtlüğü kim bilir kaç kez yineledim.

Karacaoğlan, şubatın kış yelini kovduğundan söz etse de günümüzün iklim koşulları hiç de öyle göstermiyor; nisanın ilk haftasında dışarıda oturabilecek bir hava bulamadık bereketli topraklarda.

“4. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri”, bu yıl “dilim zenginliğimdir” izleğinde; onlarca sanatçıya, binlerce sanatsevere, geçmişte olduğu gibi yine nice güzellikler yaşattı.

Lazkiye(Suriye) Adana, Kozan, Ceyhan, Mersin, Tarsus, Silifke, Taşucu, Osmaniye, Gaziantep, Antakya, Harbiye, İskenderun gibi mekânlarda dilin, sanat ve kültürün yerelden evrensele uzanan coşkusuydu yaşanan.

Çukurova; Orhan Kemal’in, Yaşar Kemal’in, Yılmaz Güney’in, Demirtaş Ceyhun’un, Çetin Yiğenoğlu’nun… yazdıklarıyla daha da anlam bulan bir coğrafya.

Üç yıl önce yöreye yaptığımız gezinin tadı damağımızdayken sevgili Mehmet Karasu 6-10 Nisan 2010 günlerinde düzenlenecek “Çukurova Sanat Günleri”ne çağırıyordu bizi. Öyle bir yere giderken söyleyecek sözümüz olmalıydı! Biri Antakya’da, diğeri Adana’da gerçekleşecek etkinliklerde dostlara sunacağımız özgün konular olmalıydı!

Bunca değerin harmanlandığı yörede, kişinin de konunun da eksikliği mi olurdu?

Yüreğinin yelkenlerini şiirle dolduran Antakyalı bir şairimiz vardır yanı başımızda. Bu, şair Ali Yüce’den başkası değildir. İşte onun “Antakya Çarşıları”ndan söz etmek güzel olurdu, barışın kenti Antakya’da.

Ya Adana’da? Orada, sinema sanatçısı, yazar Yılmaz Güney’den bir esintinin izini sürmek, yöre insanında heyecan yaratabilirdi!

“Antakya Çarşıları” üzerine notlar aldım.

“Selimiye Mektupları”nı 34 yıl sonra yeniden okudum.

Esenboğa’dan havalanan uçağımız, bir saat sonra Adana Havalimanı’na indi. Çıkışta bizi almaya gelen Ersin adlı gencin elinde, benimle Dil Derneği başkanı Sevgi Özel’in adını taşıyan pankartlar vardı. Bir süre sonra, İzmir’den gelen Namık Kuyumcu da katıldı bize. Havalimanından bir solukta Erten Otel’e ulaştık.

Emin Özdemir, Turhan Günay, Prof. Dr. Aydın Köksal, Prof. Dr. Sedat Sever, Prof. Dr. Ahmet Kocaman, Prof. Dr. Cahit Kavcar, Dr. Kemal Ateş, Yusuf Çotuksöken, Vedat Yazıcı… otelin konukları arasındaydı.

Akşam, “Güzelyalı” adını taşıyan yerde yemek servisi yapıldı.

Çoğu kişi, yemekte yakın dostuyla bir güzelliği paylaşmanın coşkusu içindeydi.

İlk gece Aydın Köksal hocamızla; dilden, kültürden başlayan yolculuğumuz; bilgisayar dünyasında boy veren sözcüklerin anlam ufkuna uzandıkça uzandı. İkinci gece yan yana oturduğumuz Cumhuriyet Gazetesi Güney İlleri Temsilcisi Çetin Yiğenoğlu’yla uzun uzun söyleşme olanağım oldu. Bir dönem Çukurova Gazeteciler Cemiyeti başkanlığı yapan, yerel basın kurultayı düzenleyen haber ve röportaj dallarında ÇGD tarafından iki kez yılın gazetecisi seçilen Yiğenoğlu, Çukurova Sanat Günleri’nin de lokomotifi. Yiğenoğlu, 13 merkezde düzenlenen etkinliklerin, yöre kültür ve sanatına aydınlanma ufku kazandırdığını anlattı uzun uzun. Bu tür etkinliklerin, resmi makamların kuşatıcı sınırlarına girmesiyle özgürlüğünü yitireceği kaygısını taşımak, onları daha özgür bir atmosferde gerçekleştirmenin de önünü açıyor.

Çetin Yiğenoğlu, sözcükleri seçerek, bu etkinlikleri aklın ve bilincin özsuyunu vererek konuşuyor. Tümceleri bir yazı metnini okurcasına özgün ve düzgün.

Gecede bu yıl “Çukurova Ödülü”ne değer bulunan Taha Toros’tan söz ettik.

Lise yıllarımda kim bilir kaç yazısını okumuşumdur. Doğrusu bin yaşında duyumsadığım bu değerli insanın 98 yaşında olması, çok kişinin çalışma azmini de kamçılıyor. Taha Toros’a verilen ödül, bir armağan kitapla da taçlandırılmış. 127 sayfalık kitap; söyleşiler, yazılar ve fotoğraflarla donatılmış.

Taha Toros, Gazi Mustafa Kemal’in büyük zaferden sonra 1923’te Çukurova’ya yaptığı ziyarette, aruzla yazılmış “Kahraman Gazi” adlı şiiri, önderimizin huzurunda okumanın onurunu yaşamış. Toros, 1930’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’de öğrenci iken de sınıflarına konuk olmuş Gazi. Toros, ayrıca 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe’de düzenlenen Türk Dili Kurultayı’na da 20 yaşında bir genç olarak katılmış.

Söz sözü açtı, gün geceye devrildi. Bu tür etkinlikleri yaşamak kadar yazmanın da gerekliliğinden söz ettim.

Yemek sonrasında otele bırakıldık.

Adana’ya gittiğimizin ikinci gününde, ilk etkinliğimiz Antakya’daydı.

Aydın adlı arkadaşın sürdüğü araçla Antakya’ya gitmek için Adana’dan ayrıldık. Çukurova toprağı, ülkenin güney sınırına doğru uzanıyor; bahar içten içe kendini duyumsatıyor, denizi İskenderun’da görüyoruz. Bir zamanların korkulu yolları artık dümdüz.

Vedat Yazıcı ile Kemal Ateş, Necmi Asfuroğlu Anadolu Lisesi’nde; müdür, öğrenci ve öğretmenlerin oluşturduğu topluluğa, Türkçenin sorunlarını irdeleyen birer konuşma yaptılar. Ateş “Dil Hurafeleri”, Yazıcı “80 Sonrasında Türkçenin Sorunları, Geleceği” üzerine bilgi verdi.

İkinci oturum Antakya Ticaret ve Sanayi Odası salonundaydı.  Nebihe Karasu’nun yönettiği oturumda, Ali Yüce’nin “Antakya Çarşıları” üzerine hazırladığım bildiriyi sundum.

“Antakya Çarşıları”ndan dizeler okudum dinleyenlere:

Bağları bahçeleri içe içe / Öpe öpe dağları tepeleri / Geçtim Antakya ovasından /Giyinip kuşandı bozkırlar / Renkler kokular sürünüp / Türkülerle ezgilere / Akdeniz’e gelin geldi.

Ali Yüce, iyi bildiği toprağının insanını, yörenin doğasıyla iç içe vermeye çalışmış. Aşkın, sevdanın, Asi’nin, Akdeniz’in büyüsü; bir genç kız yürüyüşüyle bütünleşmiş: Antakya’ya girerken / Basma fistanlı bir kız gördüm / Eteği yerleri süpürür / Saçları hem kara hem uzun / Asi ırmağıyla birleşip / Akdeniz’e dökülür / Gemiciler aklınızda olsun.

Yüce, yapıtında Antakya Çarşıları’ndan dördüne yer veriyor: Uzun Çarşı, Abacılar Çarşısı, Köşker Çarşısı, Bakırcılar Çarşısı. Bu çarşılarda çınlayan insan seslerine sinen yoğun emeğe, satılan eşyalar ve çok yönlü görüntüler ekleniyor.

Selamet Bağcı, Cumalı Karataş, Ferhat Zidani etkinliğin diğer konuşmacılarıydı.

Antakya’da aldığımız armağanlara bir yenisi eklendi o gün.  Antakya’nın Kültür-Sanat-Edebiyat dergisi “Çağla”nın Ocak-Şubat-Mart aylarını içeren 17. sayısında, benim birkaç yıl önce bu topraklara yaptığım geziyi anlattığım “Antakya’da Barışın Kentinde Üç Gün” başlıklı yazımla karşılaşmak büyük mutluluktu.

Barışın ve dostluğun kenti Antakya’yı ikinci kez geziyorum. Asi nehri yemyeşil akıyor. Doğa pırıl pırıl. Akasyalar salkım saçak çiçek. Mor salkımlarda arılar. Bahar güzelliğini savruyor dört yana. Sevgili Mehmet Karasu ve eşi Nebihe hanımefendi, yıllardır burada yapılan etkinliklerin iki kılavuzu. Karasu, Antakya için büyük şans. Bu toprak Halit Çelenk’ten Ali Yüce’ye, Ahmet Miskioğlu’ndan Ayla Kutlu’ya, Cemil Meriç’ten Sabahattin Yalkın’a, Burhan Günel’den Orhan Tüleylioğlu’na… onca insan yetiştirdi. Tümü bu toprağın ötesindeler. Karasu, bu kentin insanını hem kendi ülkesinin değerleriyle hem de güneydeki komşu ülkelerin sanatçılarıyla buluşturuyor.

Antakya, dinlerin ve dillerin harmanlandığı yer. Dünyanın onca yerinde birbirini yiyen insanlar bir acımasız kavgayı sürdürürken bir başka yerde çok kültürlü yaşama sahip bir kenti biçimliyor Antakyalı. Caddenin orta yerindeki bez pankartı okuyorum: “Tüm Hıristiyan Hemşerilerimin Paskalya Bayramını Kutlarım.” Doç. Dr. Lütfü Savaş Antakya Belediye Başkanı.

Antakya’nın tarihe meydan okuyan evlerine baktım o kısacık sürede; konuşsalar kim bilir neler dinlerdik: Savaşlar, işgaller, ölümler, özveriler, coşkular…

Kentin özgün mekânlarında alışveriş yaptık; insanı gibi dükkânlarının da içinin bin bir renk taşıdığını gördüm.

Akşama doğru yeniden Adana’ya döndük.

10 Nisan günü Adana Kültür Sanat Merkezi’ndeydi etkinliğimiz. Bir zamanlar lise olarak kullanılan bu yapının arka bahçesi Seyhan ırmağına bakıyor. Seyhan ırmağı, kenti ikiye ayırarak  Roma döneminden kalma taş köprünün altından akıyor.

Prof. Dr. Sedat Sever, Sevgi Özel, Vedat Yazıcı’nın bildirilerinin ardından Yılmaz Güney’le ilgili anılarımdan yola çıkarak Güney’in “Selimiye Mektupları”nı anlattım.

Bildirimi okumadan önce Yılmaz Güney’in yasaklı filmi “Umut”u izlediğimiz salonda onun bu filmle ilgili dinlediğimiz açıklamalarından, bir cinayetin sanığı olarak yargılandığı Ankara Adliyesindeki duruşmasını izleyen bir kişi olarak oradaki görünümlerden kesitler sundum.

 “Selimiye Mektupları”nı çok yönlü ele aldım.

Yılmaz Güney eşi Fatoş Güney’e yazdığı mektuplarda zaman zaman Adana’ya gönderme yapar:

“Adana’ya gitmen iyi olur herhalde. Yalnız gitmen tehlikeli. Torosları geçmek biraz güç” diye yazar.

Bir başka mektubunda su satırlarını okuruz: “Biliyorum ki sen yakınımda değilsin artık uzaklardasın, beni büyüten memleketimde, sıcağımdasın. Çocukluğumun, gençlik yıllarımın o günden güne çoğalan, çoğullaşan tedirginlikleri, özlemleri canlanıyor kafamda.”

Son konuşmacı Zeypep Oral’dı. Oral’la gerek bildirisini sunmadan önce, gerekse etkinlik sonrasında uzun uzun söyleşme olanağı bulduk. Milliyet’ten Cumhuriyet’e uzanan yolculuk sonrasında imzalı kitaplarını edindik.

Geceki yemekte Sabit Kemal Bayıldıran’dan Fuat Çiftçi’ye, Hüseyin Ferhad’dan, Zeki Karaaslan’a pek çok edebiyatçının sanata, şiire, dergilere uzanan düşüncelerini dinleme olanağı buldum.

“Arap Edebiyatçılar ve Yazarlar Birliği” ile “Türkiye Yazarlar Sendikası”nın katkıda bulunduğu, Adana, İskenderun ve Gaziantep’te bulunan çeşitli birimlerin katılımcı olduğu, Cumhuriyet gazetesi başta olmak üzere değişik birimlerin el verdiği, 6–10 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen “4. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri”nde; resim sergilerinden, fotoğraf ve  heykel sergisine, klasik müzik konserlerinden sinevizyon sunumuna, müzik dinletilerine uzanan yelpazede  “dilim zenginliğimdir” ekseninde kalıcı güzellikler sergilendi.

“Türkçenin Sözvarlığı ve Anlatım İncelikleri” (Dr. Kemal Ateş), “Bilim Dilimiz ve Türkçe”(Orhan Bursalı), “Çocuklarımız Neden Okumalı Ne Okumalı Nasıl Okumalı” (Prof. Dr. Sedat Sever), “Yükseköğrenimde Türkçenin Bugünkü Durumu: Öğretemediğimiz Türkçe” (Vedat Yazıcı), “Yabancı Dille Öğretimin Yaratacağı Dilsel Yıkım” (Prof. Dr. Ahmet Kocaman, Prof. Dr. Aydın Köksal, Prof. Dr. Cahit Kavcar), “Eğitim ve Kitle İletişim Araçlarında Türkçenin Kullanımı” (Sevgi Özel)… sunulan bildirilerin kimilerinin başlığıydı.

Etkinliklerde Türkçenin yaşadığı sorunların yanı sıra “Ortadoğu’dan Şiir Esintileri”, “Kadın Olmak İnsan Olmak”, “Adana’da Kültür Sanat Dergiciliği”, “Sanat Kokan Çukurova ve Karacaoğlan” konuları da gündemdeydi.

Altınkoza’nın omuzladığı yerelden ulusala, ulusaldan evrensele  “4. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri” değişik birimlerde kültür ve sanatın bayrağını dalgalandırmakla; barışın, sevginin, aydınlanmanın özgün bir örneğini daha yaşama geçirdi.

Bereketli Çukurova toprağından doğal ürünler kadar saygın adların da fışkırdığını görmek bu toprakların tarihi açısından büyük anlam taşıyor.

Bu tür etkinlikleri hazırlayıp yaşama geçirebilmek deveye hendek atlatmaktan zordur. Bütün Çukurova’da, bin bir renk taşıyan bu güzellikte yer alanların sıkıntılarını bastırarak onca koşuşturmada dimdik durabilmeleri, etkinliğin amacı ve işlevi açısından olduğu kadar konuklar açısından da her türlü beğeninin üstündeydi.

Gelecek yıllarda da sürdürülecek bu tür izlencelerle evrensel barışa yeni pencereler açılacağı bir gerçek.

Çukurova’da, bereketli yağmura dönüşen bu etkinliklerde emeği geçenleri kutluyor, yurdun değişik yörelerinden buraya gelenlerin, geldiklere yere çok daha donanımlı döndüklerine inanıyorum.

Ankara, 1 Mayıs 2010

 

 

Bilkent Üniversitesi Öğr. Gör.