Eylül, 2010 Arşivi
Sonbaharda Trakya Bir Başka Güzeldir
Sonbahar’da Trakya Başka Güzeldir
Mehmet KARASU
Mevlana’nın sözüdür: “Her gün bir yerden geçmek ne iyi, her gün bir yere konmak ne güzel”
“Yolculuklar başlamaz, yürek çağırmazsa” diyor Nazım, bir şiirinde.
Gündelik yaşamın boğucu koşullarından sıyrılmanın en eğlenceli yollarından biri yolculuklardır, bence. Zira bu yolculuklar, insanın kendini yenilemesine olanak tanır.
Mutlu biten her yolculuk, yaşama daha umutlu gözlerle bakmamızı sağlar.
Ülkemiz hem çok güzel, hem çok geniş.
Geçtiğimiz hafta, cennet ülkemizin Avrupa yakasında yer alan üç kentini yıllar sonra yeniden görme olanağı buldum.
21 Eylül Salı günü İstanbul’daydım. Sokakları, sahili, çarşıları ve tarihi mirasıyla İstanbul, insana yeni bir dünyanın kapısını aralar.
Ben, İstanbul’un kimliğini koruyan mekanlarını seviyorum hep. Çünkü bir kent böyle tarihi mekanlarda soluk alıp verir.
Sirkeci, Eminönü, Baharat Kokulu Mısır Çarşısı, Cıvıl Cıvıl Kapalı Çarşı, Sahaflar Çarşısı (Çarşı’da pek sahaf kalmamış ya, özelliklerini yitirdikten sonra oraya ne zaman gitsem, içimde bir burukluk oluşur) ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde değerli öğrencim Prof. Dr. Ali Güzelyüz’le buluşma.
Öğrencilik yıllarımda da her gün izlediğim güzergâh buydu. Çünkü Anadolu Yakasında oturuyordum, vapurdan iner inmez trafik sıkışıklığı nedeniyle üniversiteye aynı güzergâhı izleyerek yürüyordum.
Değerli hocamın Üniversitede ikram ettiği öğle yemeğinin ardından bir kültür turuna çıktık bu tarihi kente.
Sayın Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası adlı romanını yeni bitirmiştim ve romanı okuduktan sonra yıllarımın geçtiği İstanbul’a biraz daha hayranlık duymuştum.
İstanbul Hatırası’ndaki olayların geçtiği mekânları Ali Hoca gibi bir bilim adamının rehberliğinde dolaşmak ayrı bir şans.
22 Eylül Çarşamba günü, tarihi zenginliği, el değmemiş doğası ve masmavi deniziyle Tekirdağ’daydık.
Eski çağlardan beri Asya ile Avrupa kıtaları arasında bir geçiş köprüsü durumundaki kente üniversite yıllarımda gelmiştim ilk kez.
Namık Kemal’in edebi ve siyasi anısını yaşatmak amacıyla açılan, 19.yüzyıl Osmanlı mimari tarzında yapılan, Namık Kemal Evi ilk durağımız oldu.
Müze biçiminde hazırlanan evin bodrum katı çok amaçlı bir salon halinde olup kentin sosyal ve kültürel amaçlı birçok etkinliği ve sergileri burada yapılır.
Rakoczi Caddesi üzerinde yer alan, Rakoczi Müzesi görülmesi gereken başka bir mekan.
Burası, Macar Prensi II. Ferenç Rakoczi’nin Tekirdağ‘a 1720 yılında gelip ölüm tarihi olan 1735′e kadar içinde 15 yıl oturduğu, dönemin Osmanlı mimarisi özelliklerini taşıyan bir Türk evidir. Macar Hükümeti tarafından 1932 yılında bir Macar mimarına aslına uygun olarak onartılarak müze haline getirilmiştir.
Cumhuriyete kadar Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlarımızın bir arada yaşadığı eski mahalleleri de gezdikten sonra bu tarihi kentten ayrıldık.
23 Eylül Perşembe günü Edirne’deydik.
1361’de Edirne’yi ele geçiren Osmanlı burayı başkent yapmış. Başkent oluş, Edirne için yeni bir dönem başlatmıştır. Kısa bir sürede kentte, saray, imaret, medrese ve camiler inşa edilmiştir.
Kente ayak basar basmaz yine Antakyalı bir dostumuz karşıladı bizi. Ali Gök. 17 yıldır burada yaşıyor ve Edirne’yi bir tarihçi kadar biliyor.
“Bakınız, Edirne’ye gelenler bilir, insanlar nereye bakarsa baksın gözler mutlaka Selimiye Camisi’ne takılır kalır. Aslında dört minareli olan cami iki minareli olarak görünür. Bu cami kentin simgesidir. Mimar Sinan,”ustalık eserim” diyerek tüm dönemlerin en muhteşem yapıtını ortaya koyduğunu anlatır.”
Kırkpınar Güreşlerinin yapıldığı stadı, Kasr-ı Adalet, Padişah II.Mehmed’in Av Köşkü, otantik Ali Paşa Kapalı Çarşısı, II.Bayezit Külliyesi, Selimiye Camisi… Ali’nin birikimleriyle bu tarihi mekanları büyük bir hayranlıkla gezdik ve öykülerini dinledik.
İlk kez gördüğüm II. Beyazıt Külliyesi ile Külliye içinde yer alan Darüşşifa büyüleyici.
Osmanlı’nın ilk hastanelerinden biri olan bu külliyede, yataklı bir ana bölüm, bu bölümün tam ortasında on iki köşeli fıskiyeli bir havuz,müzisyenler için bir oda ve eczane yer alıyor. Hastanede akıl ve ruh hastaları su ve müzik sesiyle tedavi ediliyordu. Benzer bir bir hastaneyi Halep’te görmüştüm, fakat Halep darüşşifası (Bimaristan) bana çok kasvetli gelmişti.
Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde bu mekandan uzun uzun söz eder.
Tunca ve Meriç nehirlerinin üstündeki tarihi köprüleri aşıp Yunan sınırına doğru uzanan, asırlık ağaçların gölgelediği yoldan geçerken insanın içi huzurla doluyor.
Meriç kıyısındaki bir kafede, Meriç’e, Selimiye’ye bakarak kahvemizi içtikten sonra “Hoşça kal tarihi Edirne” diyerek, Edirne’nin yeni yüzünde yer alan Ali Beylerin evine uğradık.Harbiye’nin köklü ailelerinden (Tuhani), bir eğitimci dostumuzun kızı, konuksever, eğitimci Figen’in çayını da içtikten sonra bir kez daha “Hoşça kal Sultanlar Kenti Edirne” deyip Edirne’den ayrıldık.
Bir hafta sonunda güzel bir kaçış yaşamak isterseniz, yukarıdaki güzegahı rahatlıkla önerebilirim.
Şunu düşündüm: Antakyalı ya da yaşamının bir bölümünü Antakya’da geçirmiş ne çok yerli ve yabancı edebiyatçı, düşünür var. Kentimizde bunları anımsatan bir mekan yok. Etnoğrafya müzemiz yok. Edirne’deki Darüşşifaya benzer bir kurumu ta Mısır’da oluşturmuş Davud el Antaki gibi bir değerimiz var. Tıp faaliyetlerini sürdürdüğü Habibneccar çevresinde bir evi restore edip “Davud el Antaki Evi” yapamaz mıyız? Hatta Türkiye’deki El Antaki’nin el yazması eserlerinin aslını, yurt dışındaki yazmaların da kopyelerini bir araya getiremez miyiz?
Değerlerimize ne zaman sahip çıkacağız?
Dostlukla!
29.09.2010- Antakya Gazetesi
Kutlama
Sayın Sinan Seyfittinoğlu
Antakya Gazetesi İmtiyaz Sahibi
Rahmetli Gassan Seyfittinoğlu’nun kurduğu Antakya Gazetesi’nin 44. yılını içtenlikle kutlar; tüm kurallarıyla birlikte yaptığı ilkeli gazetecilik çizgisiyle, bölgemizin en önemli yayın organlarından biri olan gazetenizin daha nice yıllar yayın yaşamına devam etmesi dileğiyle tüm çalışanlarına sağlık ve mutluluklar dilerim.
Mehmet Karasu
Türkiye Yazarlar Sendikası
Hatay Temsilcisi
Roman Sanatı Üzerine
ROMAN SANATI ÜZERİNE
İhsan KUTLU
Bu yazıyla amacım, size ne bu konuda haddim olmayarak öğütler vermek ve ne de Roman sanatı konusunda derin ve kapsamlı bilgi aktarmaktır. Eğer, Yazmak konusunda yüreğinde istek duyan bazı insanlara, özellikle de gençlere cesaret verebilirsem, bu yazı amacına ulaşmış olacaktır, diye düşünüyorum.
Roman herşeyden önce bir DİL, lisan konusudur. Zaten Latince yerine halkın konuştuğu dilden geldiği için bu adı almıştır. Ancak, Roman roman olarak, sözgelimi Don Kişot, Gargantaus gibi yapıtlarla başlar. Çünkü, ilk kez bu yapıtlarda, en başta TİP dediğimiz figürler ortaya çıkar; İnsan bağımsız bireyler olarak, düşünceleriyle, hayalleriyle, güçlü ve zayıf yanlarıyla belirir. Bu ana kadar insanlar genellikle AD olarak ve bazı özellikleriyle vardır. Roman ile birey olmak dönemi başlar.
Tarihte tüm İmparatorluklar, herşeyden önce halkının konuştuğu DİL’i kullanmış ve diğer halklara da bu dili öğretmiştir. Büyük İskender’in Yunanca, Roma İmparatorluğunun Latince, Arapların Arapça, Farsların Farsça… kullandığını ve bunu resmi dil yaparak diğer halkları da bu dili kullanmaya zorladığını biliyoruz. Bu uygulama bazen zor kullanılarak, bazen DİN adıyla ve günümüzde olduğu gibi Teknik üstünlük, ekomomik ve politik bağımlılık ve son 500 yılda ise sömürgecilik ile gerçekleştirilmiştir. Türklerin kurduğu Selçuklu, Osmanlı gibi imparatorlukların bu kurala ters özellikler oluşturduğunu biliyoruz. Bu nedenle Osmanlıca denilen büyük çoğunluğu arapça ve farsça olan bir yapay DİL ile divan şiiri ve bazı tarihsel değere sahip nesirler dışında ciddi bir edebiyatın yaratılamadığını hepimiz biliyoruz. Oysa, müslüman oldukları halde İran ve Arap edebiyatı halkın dilini kullandığı için (Hatta Mevlana bile Farsça yazmıştır) varolabilmiş ve bugün dünya edebiyatında saygın yerini almıştır. Cumhuriyet döneminde bile İslamistler ve gericiler var güçleriyle Türkçeye karşı çıkp Osmanlıca’yı savunmuşlardır; ama süreç onları Kültürel alanda yeniligiye uğratmıştır. Ancak 12 Eylül Gerici Darbecilerin desteğiyle (Zaten onları güçlendiren ve velinimetleri olan bu darbedir), Cumhuriyetin temel direklerinden TDK, TTK gibi kurumları yoketmişler, Yeni Türkçe sözcükleri kullanmayı yasaklamışlar ve dilde bu kez Batı dilleri başta olmak üzere yeni bir bozulma ve gerileme dönemi başlatılmıştır. (ŞU an ise VAAZ dili geçerlidir.)
Dili nüanslarıyla kullanmak, hatta ona katkı yapmak, aynı zamanda, Rus Biçimcilerin altını çizdiği gibi, aşınmış ve kullanılmaktan eskimiş olan sözcükleri yeni bağlamda ve Yabacılaştırarak kullanmak Yazarın en önemli özelliklerinden biri olmalıdır. ŞİİR bu konuda en somut örnek olarak karşımızda duruyor.
Halkın konuştuğu dil Resmi dilden ibaret değildir. DİL halkındır ve halka aittir, sıkısıkıya ona bağlıdır. Bana yazılmış olan bir mektupta ‘Bre Ehsan ağa, Anteke’yi filme alıklar; hiçbiri Antekelice konuşmuyo. Hepsi istanbul efendisi kimin.’ diye okuyunca bu satır benim yüreğime işledi. Bu şivenin, dilin yitmesi Türkçenin zayıflaması, nüanslarını yitirmesi anlamına gelir ki, Batıdaki modrn devletler, bu şivelerin varlığını sürdürmesi amacıyla özel destekler oluşturuyorlar. Herkes RESMİ dili güzel ve düzgün konuşmalı, bilmeli ama ŞİVELER yitmemeli, öğretilmeli ve edebiyata girmelidir. Çocukken, ben, köylülerimin konuştuğu dilden müthiş utanırdım. Ne büyük yanlış!
Biraz da Modern romanlardan sözedelim:
Ortaçağ’da KANON denilen temel yapıtlar vardı; Tevrat, İncil ve Kur’an gibi. Tanrı kelamı olan bu kitaplara ters, aykırı sayılan yapıtlar elbette değersiz, zararlı, kötü sayılır ve yasaklanır, yakılır, lanetlenirdi. Ahlakçı denilen anlayışın kökü ta buralara dayanır. Genellikle insanlar, okurlar, yapıtları değerlendirirlerken bu anlayıştan kendilerini soyutlayamazlar. Elbette günümüzde Kanon sayılan, ya ideolojık tutumlarıdır, ya kendi dinsel – töresel önyargılarıdır ya da kendi yaşamlarıdır. Oysa ROMAN ve Edebiyat, bize yeni bir DÜNYA sunar; yeni tecrübeler, bakış açıları, bilgiler ve hayatlarla karşılaşır dünyamızı zenginleştiririz. Yani dünyamızın sınırlarını genişletiriz. Eğer, okuduğunuz yapıt bu amaca hizmet etmiyorsa, boşuna vakit öldürdüğünüz söylenebilir.
Rönesans ile bu kez Klasik dediğimiz, Antik yunan sanatı yeniden günışığına çıktı ve yapıtların ölçülmesinini İkinci TERAZİSİ haline dönüştü. Resim, heykel, tiyatro, şiir ve düzyazı Klasizmin dirlitilmesi amacına odaklandı. Matbaa, Reform hareketleri ile herkes ibadetini kendi dilinde yapmaya başlayınca, İncil her halkın diline çevrilince uluslar, dilleriyle bilikte edebiyat olarak doğma aşamasına girdi. (İslam dünyasında ve bizde bu süreç yaşanmadı ve Cumhuriyetin attığı köklü adımlar ise bilinen nedenlerle önce kesntiye uğradı sonra da teker teker yokedilmeye başlandı.)
Bizde Roman ve roman sanatını başka bir yazıda ele almak üzere, burada sadece birkaç noktaya değinmeyi yeterli görüyorum. Son 100 – 150 yılda Sanat akımları ve ona paralel olarak Roman, bilimsel –teknik ve sosyal, siyasal gelişmeye paralel olarak bir çok ekolde değerli ürünlerini verdi. Ne yazık ki, bizim bu dünyaya katkımız kapasitemizin çok altında kaldı. Bunun çok sayıda nedeni var; ama bence, en önemlisi, Baskılar ve Kadın’ın özgürlüğününü kısıtlanması. Türk filmlerinde bile çapkın erkeklere hayranlık duyarken, çapkın kadına nasıl kin güttüğümüzü hepimiz anımsarız. Roman, kadını da erkeklerin gözüyle ele alınca ve bu erkek gözüyle kadın Töreler ve Konon dediğimiz islam ile ölçülüp – biçilince, bir ayağı topal kalan Roman sanatımız evrensel düzeyine ulaşamadı.
Şunu unutmayalım: Medya, Basın, okullar… yani İktidar (Ekonomik – sosyal – sıyasal ERK) yasal olarak Sanat ve Edebiyata özgürlük tanısa bile, türlü yollarla onu çıkarına uygun tarzda yönlendirir ve deyim yerindeyse, neyi okumamız gerektiğini (Ya da 12 Eylülcülerin yaptığı gibi, hiç ama hiç okumamayı) belirler. Şu an bu amaçlarına ulaşmış durumdadırlar. Okumayan bir toplum! Ve ne okuyacağı türlü yolardan belirlenmiş bir Okuyuyucu kitlesi!
Son olarak şunu belirtmeliyim: Latin Amerika’nın dünya edebiyatına sunduğu Magic Realism (Büyülü gerçekçilik) akımından sonra günümüzde Roman sanatının ulaştığı son düzey TOTAL ROMAN’dır. Bunun anlamı; Hayat’a it ne varsa, ona ne aitse tümü romanın malzemesi olabilir. Bir günlük yaşamınızı düşünün; hava raporundan tutun, sokaklar, bilinç altınızdaki hayalleriniz, iyimser kötümser yanlarınız, kin ve sevginiz… vs herşey. Roman bir alandır, Arenadır, hayata dir herşeyin olabildiği bir saha. Eski anlayışlar, akımlar, hatta tüm roman teknikleri, tarzları, biçimleri bir tek romanda yer alabilir. Politkadan, dine, rüyalardan en katı gerçeğe herşey romana girebilir. Buna biz Total roman diyoruz. Eskiden olduğu gibi, romanın merkezi, tek bir konusu, olay ve olay örgüsü, tek bir bakış açısı… vs günümüzde birçok romanın özelliği olmakla birlikte, total roman bunları aşmıştır. Çünkü insanın kendisi Çelişkilidir. Olaydan olaya, an’dan an’a ve durumdan duruma değişebilir. Çoklu bakış açısı olabilir. Romanın yarısını yazar yazar; diğer yarısını ise okur, gerçeğini unutmamalıyız. Bence, Antakya, çok kültürlü en kadim yer olduğundan bu tür edebiyatın yaratılmasına en uygun kültüre sahiptir. Ben yazarlığımda bunu ölçü aldım ve gerçekleştrdiklerim için de mutlu olduğumu söyleyebilirim.
YAZAR konusuna da değineyim. Burada kendimden sözetmek zorunda kaldığım için üzgünüm. Ne yazık ki, TEK başıma ve büyük zorluklarla karşılaşarak bu kadarını yapabildim. Parasını ödediğim halde, düzeltmen baştansavma ya da yanlışlıklar yaptı ve ilerde bunları düzeltebileceğim. Bir yazar düşünün: Daha yazmaya başlamadan yayınevi hazır; düzeltmeni bekliyor; yazdıklarını okuyan uzmanı var ve ona durmadan yeni fikirler veriyor, ve yayınevinin anlaştığı Eleştirmen hazır bekliyor, yani bir ŞİRKET gibi.
Eh, ne yapalım, bu özelliğe sahip olmak için DÜZEN ile içiçe girmek ve onların yumuşak dizlerine oturmak gerekiyor.
Ben ise değerli dostum Ali Aksay’ın dediği gibi ‘En güzel çiçekler sarp yarlarda biter’, sözünün doğruluğuna inanıyorum.
Yeni Yayınlar Arasında
YENİ YAYINLAR ARASINDA
Mehmet KARASU
Sık sık, değişik yerlerden pek çok ürün gelir bana. Posta kutusuna, evime ya da dernek binasına. Bu ürünler arasında mektuplar, imzalı kitaplar, dergiler ve bazı yerel gazeteler önemli bir yer tutar. Bu güzel ürünlerin ortasında güzelce soluklanırım.
İyi bir okur için bundan güzel ne olabilir?
Son bir ay içinde bana gönderilen çok sayıda kitap çalışma masamı bir çiçek bahçesine dönüştürdü. Bu haftaki yazımda siz değerli okurlarıma okuduğum kitapların birkaçından söz etmek istiyorum. Kitap okumanın bir gereklilik olduğunu bu köşemde sık sık dile getirmişimdir.
“Ummü’l Kitap”
Alevi Araştırmacılarından İsmail Kaygusuz’un kitabı.
Aleviliğin ilk yazılı temel kaynak kitaplarından olan yapıt, Beşinci İmam Muhammed Bakır’ın öğrencileriyle soru-yanıt biçiminde yaptığı konuşmaları, Bâtıni bağlamda dinsel-inançsal görüşlerini içermektedir. Bence çok önemli bir başvuru kitabı.
“Bir Başka Şehir”
DTCF Dilbilgisi Bölüm Başkanı, Dilci, Yazar Dr. Kemal Ateş’in romanı. İMGE Kitabevi’nin ürünü olan 248 sayfalık yapıt yazarın üçüncü romanı. Birinci romanı, Toprak Kovgunları’nı, öğrencilerime bölüm bölüm okumuştum.
Bir Başka Şehir’de yalnız yazarın değil, romanımızın alışılmış çizgisinden farklı bir romanla karşılaşacaksınız.
Romandaki olaylar, ilki 1948 yılında, ikincisi 1980 Askeri darbesinden sonra üniversitede yaşanan iki tasfiye döneminde geçiyor.
Ağırlıklı olarak üniversite çıkıyor karşımıza, ancak 12 Eylül’ün yerleştiği zemini iyi anlamak için yazar ilginç gözlemlerle varoşları ve köyü de katıyor romana. Siyasal travmalarla insani travmaların iç içe girdiği bir roman.
Romanda, yazarın özgünlüğünü dilinde de göreceksiniz.
“Dil Hurafeleri”
4. Uluslar arası Çukurova Sanat Günleri’nde, Nemci Asfuroğlu Anadolu Lisesi’nde, Sayın Kemal Ateş, aynı başlıklı bir bildiri sunmuştu. Bildirinin hemen ardından, kitabı imzalayıp bana gönderdi.
Kemal Ateş’in her yazısı yeni bir araştırmanın, farklı bir bakışın ürünü. Dil Hurafeleri’nde de bilinenleri tekrar etmiyor. Türkçenin bütün güncel sorunlarıyla ilgili, yeni, özgün, çarpıcı görüşlerle çıkıyor okurun karşısına. Sözlüklerimizin, tesadüfen bir araya gelmiş sözcükler topluluğu olduğunu kanıtlıyor Ateş. Tarihimizin ölü sözcükler mezarlığı, coğrafyamızın yarı ölü sözcükler mezarlığı; imlamızın, aralarındaki iktidar kavgasını bitirememiş sözde uzmanların oyuncağı, hatta kurbanı olduğunu belgelere dayanarak anlatıyor. “Yazı ve Dil Devrimi, tutan sözcükler, tutmayan sözcükler, yerel dil, konuşma dili-yazı dili, Kürt açılımı ve Türkçe, son zamanlarda tartışma konusu olan x, q, w harfleri, AB dayatmaları, liderlerin Türkçesi, hurafeleri kural sanan dil profesörleriBunlar gibi, dilimizin bütün güncel sorunlarının ele alındığı bu kitabı okuduktan sonra, siz de şu sonuca varacaksınız: -Türkçe, dünyanın hem en talihli dili, hem en talihsiz dili… Bu sözü anlamak için bile bu kitabı okuyun.” Kemal Ateşin dil yazılarındaki farklılığı, özgünlüğü; uzmanlığının yanı sıra, roman ve öykü yazarlığının olanaklarıyla dile içeriden bakabilmesi sağlıyor.
“İsmail Hakkı Öztorun”
20 Haziran 1986’da aramızdan ayrılan, eski milletvekili, Barış Derneği Davası mağduru İsmail Hakkı Öztorun’un yaşamı ve mücadelesi ile ilgili olarak sevgili Uğur Pişmanlık ile Ayça Öztorun’un ortak kitabı.
İsmail Hakkı Öztorun, bütün yaşamı boyunca emekten ve aydınlanmadan yana mücadele etmiş, her anlamda bunun bedelini ödemiş bir aydın.
“Mesih Nefesli Aşk”
“Mesih Nefesli Aşk”, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin şiirlerinden oluşan bir kitap. Şiirleri Türkçemize, Fars edebiyatından yaptığı özgün çevirilerle Türk okurun yakından tanıdığı kentimizin önemli değeri Prof.Dr. Ali Güzelyüz kazandırdı.
“Bu eser, resimlerinden ve haberlerdeki görüntülerinden çatık kaşlarıyla, ağırbaşlı ve vakur duruşuyla tanıdığımız önemli bir önderi, ilk defa olarak yumuşak çehresiyle, gönül dünyasıyla ve duygularıyla görmemizi mümkün kılmaktadır. Bu şiirlerde Humeyni, bazen bir Hak aşığı, bazen müşfik bir baba, bazen de bir filozof kimliği ile karşımıza çıkmaktadır.”
Tasavvufa ilgi duyanların ellerinden düşüremeyecekleri önemli bir yapıt.
Her yayın yaşamımıza açılan yeni bir penceredir. O pencereyi her zaman açık tutalım.
Dostlukla!
(Antakya Gazetesi)
Antakya İzlenimleri
ŞİİRLER/ Cumali KARATAŞ
ANTAKYA İZLENİMLERİ
1
Hiç düşünmemiştim
Mavi gecelerin biteceğini bu kentte.
Parkında dizdize oturur,
Sokaklarında kolkola gezerdi insanlar…
Dökmezdi bu mevsimde
Defne ağacı yapraklarını.
Sanki öper gibi akardı Asi nehri.
Amik ovalarını.
Gömülüp karanlığına,
Bu kente küsmezdi güneş
Rüzgâr eserdi bu mevsim.
İyot kokusunu sindirirdi tenlerimize.
Bakıp bakıp hayıflanmazdık;
Masalarda kadeh tutan ellerimize.
Bu kadar ümitsiz,
Bu kadar karamsar değildi insanlar…
Sabah neşeyle giderlerdi işlerine.
Akşam hasretle dönerlerdi;
Tarihin konuştuğu o dar sokaklardan
Yokuş yukarı evlerine.
Sokaklar dedim…
Ayak izlerimin kaldığı,
Milyonlarca kez çiğnediğim o parke taşlarında.
Bir karanlıklar kuyusu var şimdi.
Sana gelemiyor ayaklarım.
İdam sehpaları kurulmuş sanki
Her köşe başlarında.
Bilirsin ama;
Basit bir şairim ben!..
Şıpsevdiyim,
şaşıyım,
miyobum.
Yokluğunda ben her şeyim…
Bir taş parçası kadar
hiçim.
Onun için…
Unut beni deli kız.
Duymamış ol hiç seni sevdiğimi.
Ve al git artık…
Bir çınar gibi,
Derinden derine içime kök salarken,
O öldüren bakışlarını.
Unut beni deli kız unut…
Gül geç sevdalı hallerime
Adımı artık anma olan olsun
Ve siliver gitsin bir çırpıda yaşantından.
Dudaklarında ıslaklığı kalmayan
Bir yudum şarap gibi.
2
Ayazlı bir sonbahar sabahında
Yanaklarımda iki damla gözyaşı
En ölümcül işkencelerin acısında
Geleceğim sana…
O zaman sakın sorma
Nereye gideceğimi,
Ne yapacağımı,
Sensiz nasıl yaşayacağımı
Düşünme.
Leylâkların döküldüğü bir mevsim
Kapını çalacağım…
Bir rüzgârın ölü nefesiyle
Sana geldiğimi .
Avuçlarımda ıslaklığı kurumayan
İki damla göyaşı .
Olduğunu göreceksin
Uzanan ellerimden tanıyacaksın belki.
Belki yorgun nefesimden.
3
Sevmemeliyim diyordum.
Tutuldum gözlerinde başlayan fırtınaya.
Bir sayfa da senin için
Açtım günah defterime.
İhanet ettim dürüstlüğüme
Bir kere sevdim işti seni.
Ama unutamam.
Unutamam seni…
İftira ettiniz de.
Olan gücüyle bağır sesinin.
O şair müsvettesi seni
Unutmuş derlerse bir gün.
İnanma…
Geceyle üleşirim ben yalnızlığımı
Sigaramı sen yakarsın.
Dökersin masama dalgalı saçlarını
YILLAR SONRA ANTAKYA
Bir Pazar sabahı…
Yine Antakya’dayım yıllar sonra..
Doyulmaz bir güney akşamından
Devrolmuşum sabaha.
Ama artık o sabahlar
Benim bildiğim sabahlar değildi.
Her şey de değişmişti.
Her şey yoktu artık yerli yerinde;
Gülen yüzlü dost manzaralar.
***
Yürüdüm otelden dışarı,
Ara köprüden, Köprübaşı’na çıktım.
Dostların sıcaklığı kalbimde.
Parka girdim salkım saçak..
Nerde dedim şimdi o
Üzerinde sallanılan salıncaklar
Somurtan resimler, küskün tavırlar
Birasına hokey oynanan dostluklar.
Zaman süpürüp götürmüş hepsini.
***
Asi nehrini selamlayan
O köprüyü geçtim parkı çıkıp…
Haftalardır su çektiğim Kültürpark’tan,
Asfalt yokuştaki o evi aradım.
Minik kızımın,
Her işe gidişte köşeyi dönerken
El salladığı o dost ev
Bir beton yığınına yenikti belli.
Yoktu artık hiçbir şey yerinde.
***
Habuneccar Camii’n ordan
Girdim dostun çıkmaz sokağına.
Kapıdan, sormak üzereyken
Döndüm gerisin geriye bir tuhaf.
Ordan, girdim Uzunçarşı yoluna.
Ağız dolusu güldüğümüz akşamlar
Şimdi nerde dedim kendi kendime…
Ellibir oynadığımız bahçeli kahve
Duruyordu işte hâlâ yerinde.
***
Anıların sarmaş dolaş sarhoşluğu
Bir tuttu ki bankanın önünde…
Yüreğimin ıssız kumsallarını
Talan ediyordu o yaşanmışlıklar
Sıcak sularıyla dövüyordu zaman.
Baş edilmez bir hal almıştı,
Sersemleyen bu yüreğin tsunamisi.
Vurgun vuran yılların esintisinde
Savruluyordu hatıralar orta yerde…
,
***
Tatlı bakışınla süslenen
Güzel gözlü gülümsemelerin.
Camın ardındaydı şimdi sanki.
Ay doğarken yüzünde
En bakir fısıltılarını söylüyordu kumsala.
Titreyen yakamozlu dalgalar…
Geçmiş yılların tortusunda
Silip silip tozunu aldığım.
Bir eski resim gibiydi hatıralar…
***
Gözlerinin sabah güneşine
Gizlice tuttuğum yüreğimi.
Keşke daha çok tutsaydım dedim.
Tutsaydım keşke daha çok…
-Bilemedim zamanın bu kadar acımasızlığını.
Bilemedim.
Sonra, her akşam ister.
Düşen bir tel gibi
Savrulaydım saçlarından yerlere.
Her akşam sen giderken,
Ben paramparça kalaydım ardında.
***
Eski Antakya sokaklarında
Yöneldim ilk eve.
Her gün işe gidip geldiğim
Yokuş yukarı sokaklarda yürürken
Bir dost yüz aradım zaman takviminde
Bir selam, tanıdık bir ses.
En sonunda,
Buldum son deminde Kemal Ağa’yı
Bakkal dükkânının önünde.
***
Bir şiire verdim bütün sırlarımı.
Yapılmamış resimlerin,
Duyulmamış şarkıların ezgilerine.
Anılarda yitirdim sesimi.
Asi’nin sularına karışan duygulara,
Söz geçiremedim sustum…
Bir not da bıraktım
Onun boş masasına
Sonra düştüm Çukurova yoluna.
Cumali Karataş