KARACAOĞLAN TOPRAĞINDA ÜÇ GÜN

 

Karacaoğlan Toprağında Üç Gün

                               Ahmet Özer*

Çukurova bayramlığın giyerken,

Çıplaklığın üzerinden soyarken,

Şubat ayı kış yelini kovarken,

Cennet dense sana yakışır dağlar.

Çukurova denince Karacaoğlan, Karacaoğlan denince de yukarıdaki dörtlük gelir aklıma.

Üç yoğun gün yaşadığım Çukurova’da, bu dörtlüğü kim bilir kaç kez yineledim.

Karacaoğlan, şubatın kış yelini kovduğundan söz etse de günümüzün iklim koşulları hiç de öyle göstermiyor; nisanın ilk haftasında dışarıda oturabilecek bir hava bulamadık bereketli topraklarda.

“4. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri”, bu yıl “dilim zenginliğimdir” izleğinde; onlarca sanatçıya, binlerce sanatsevere, geçmişte olduğu gibi yine nice güzellikler yaşattı.

Lazkiye(Suriye) Adana, Kozan, Ceyhan, Mersin, Tarsus, Silifke, Taşucu, Osmaniye, Gaziantep, Antakya, Harbiye, İskenderun gibi mekânlarda dilin, sanat ve kültürün yerelden evrensele uzanan coşkusuydu yaşanan.

Çukurova; Orhan Kemal’in, Yaşar Kemal’in, Yılmaz Güney’in, Demirtaş Ceyhun’un, Çetin Yiğenoğlu’nun… yazdıklarıyla daha da anlam bulan bir coğrafya.

Üç yıl önce yöreye yaptığımız gezinin tadı damağımızdayken sevgili Mehmet Karasu 6-10 Nisan 2010 günlerinde düzenlenecek “Çukurova Sanat Günleri”ne çağırıyordu bizi. Öyle bir yere giderken söyleyecek sözümüz olmalıydı! Biri Antakya’da, diğeri Adana’da gerçekleşecek etkinliklerde dostlara sunacağımız özgün konular olmalıydı!

Bunca değerin harmanlandığı yörede, kişinin de konunun da eksikliği mi olurdu?

Yüreğinin yelkenlerini şiirle dolduran Antakyalı bir şairimiz vardır yanı başımızda. Bu, şair Ali Yüce’den başkası değildir. İşte onun “Antakya Çarşıları”ndan söz etmek güzel olurdu, barışın kenti Antakya’da.

Ya Adana’da? Orada, sinema sanatçısı, yazar Yılmaz Güney’den bir esintinin izini sürmek, yöre insanında heyecan yaratabilirdi!

“Antakya Çarşıları” üzerine notlar aldım.

“Selimiye Mektupları”nı 34 yıl sonra yeniden okudum.

Esenboğa’dan havalanan uçağımız, bir saat sonra Adana Havalimanı’na indi. Çıkışta bizi almaya gelen Ersin adlı gencin elinde, benimle Dil Derneği başkanı Sevgi Özel’in adını taşıyan pankartlar vardı. Bir süre sonra, İzmir’den gelen Namık Kuyumcu da katıldı bize. Havalimanından bir solukta Erten Otel’e ulaştık.

Emin Özdemir, Turhan Günay, Prof. Dr. Aydın Köksal, Prof. Dr. Sedat Sever, Prof. Dr. Ahmet Kocaman, Prof. Dr. Cahit Kavcar, Dr. Kemal Ateş, Yusuf Çotuksöken, Vedat Yazıcı… otelin konukları arasındaydı.

Akşam, “Güzelyalı” adını taşıyan yerde yemek servisi yapıldı.

Çoğu kişi, yemekte yakın dostuyla bir güzelliği paylaşmanın coşkusu içindeydi.

İlk gece Aydın Köksal hocamızla; dilden, kültürden başlayan yolculuğumuz; bilgisayar dünyasında boy veren sözcüklerin anlam ufkuna uzandıkça uzandı. İkinci gece yan yana oturduğumuz Cumhuriyet Gazetesi Güney İlleri Temsilcisi Çetin Yiğenoğlu’yla uzun uzun söyleşme olanağım oldu. Bir dönem Çukurova Gazeteciler Cemiyeti başkanlığı yapan, yerel basın kurultayı düzenleyen haber ve röportaj dallarında ÇGD tarafından iki kez yılın gazetecisi seçilen Yiğenoğlu, Çukurova Sanat Günleri’nin de lokomotifi. Yiğenoğlu, 13 merkezde düzenlenen etkinliklerin, yöre kültür ve sanatına aydınlanma ufku kazandırdığını anlattı uzun uzun. Bu tür etkinliklerin, resmi makamların kuşatıcı sınırlarına girmesiyle özgürlüğünü yitireceği kaygısını taşımak, onları daha özgür bir atmosferde gerçekleştirmenin de önünü açıyor.

Çetin Yiğenoğlu, sözcükleri seçerek, bu etkinlikleri aklın ve bilincin özsuyunu vererek konuşuyor. Tümceleri bir yazı metnini okurcasına özgün ve düzgün.

Gecede bu yıl “Çukurova Ödülü”ne değer bulunan Taha Toros’tan söz ettik.

Lise yıllarımda kim bilir kaç yazısını okumuşumdur. Doğrusu bin yaşında duyumsadığım bu değerli insanın 98 yaşında olması, çok kişinin çalışma azmini de kamçılıyor. Taha Toros’a verilen ödül, bir armağan kitapla da taçlandırılmış. 127 sayfalık kitap; söyleşiler, yazılar ve fotoğraflarla donatılmış.

Taha Toros, Gazi Mustafa Kemal’in büyük zaferden sonra 1923’te Çukurova’ya yaptığı ziyarette, aruzla yazılmış “Kahraman Gazi” adlı şiiri, önderimizin huzurunda okumanın onurunu yaşamış. Toros, 1930’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’de öğrenci iken de sınıflarına konuk olmuş Gazi. Toros, ayrıca 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe’de düzenlenen Türk Dili Kurultayı’na da 20 yaşında bir genç olarak katılmış.

Söz sözü açtı, gün geceye devrildi. Bu tür etkinlikleri yaşamak kadar yazmanın da gerekliliğinden söz ettim.

Yemek sonrasında otele bırakıldık.

Adana’ya gittiğimizin ikinci gününde, ilk etkinliğimiz Antakya’daydı.

Aydın adlı arkadaşın sürdüğü araçla Antakya’ya gitmek için Adana’dan ayrıldık. Çukurova toprağı, ülkenin güney sınırına doğru uzanıyor; bahar içten içe kendini duyumsatıyor, denizi İskenderun’da görüyoruz. Bir zamanların korkulu yolları artık dümdüz.

Vedat Yazıcı ile Kemal Ateş, Necmi Asfuroğlu Anadolu Lisesi’nde; müdür, öğrenci ve öğretmenlerin oluşturduğu topluluğa, Türkçenin sorunlarını irdeleyen birer konuşma yaptılar. Ateş “Dil Hurafeleri”, Yazıcı “80 Sonrasında Türkçenin Sorunları, Geleceği” üzerine bilgi verdi.

İkinci oturum Antakya Ticaret ve Sanayi Odası salonundaydı.  Nebihe Karasu’nun yönettiği oturumda, Ali Yüce’nin “Antakya Çarşıları” üzerine hazırladığım bildiriyi sundum.

“Antakya Çarşıları”ndan dizeler okudum dinleyenlere:

Bağları bahçeleri içe içe / Öpe öpe dağları tepeleri / Geçtim Antakya ovasından /Giyinip kuşandı bozkırlar / Renkler kokular sürünüp / Türkülerle ezgilere / Akdeniz’e gelin geldi.

Ali Yüce, iyi bildiği toprağının insanını, yörenin doğasıyla iç içe vermeye çalışmış. Aşkın, sevdanın, Asi’nin, Akdeniz’in büyüsü; bir genç kız yürüyüşüyle bütünleşmiş: Antakya’ya girerken / Basma fistanlı bir kız gördüm / Eteği yerleri süpürür / Saçları hem kara hem uzun / Asi ırmağıyla birleşip / Akdeniz’e dökülür / Gemiciler aklınızda olsun.

Yüce, yapıtında Antakya Çarşıları’ndan dördüne yer veriyor: Uzun Çarşı, Abacılar Çarşısı, Köşker Çarşısı, Bakırcılar Çarşısı. Bu çarşılarda çınlayan insan seslerine sinen yoğun emeğe, satılan eşyalar ve çok yönlü görüntüler ekleniyor.

Selamet Bağcı, Cumalı Karataş, Ferhat Zidani etkinliğin diğer konuşmacılarıydı.

Antakya’da aldığımız armağanlara bir yenisi eklendi o gün.  Antakya’nın Kültür-Sanat-Edebiyat dergisi “Çağla”nın Ocak-Şubat-Mart aylarını içeren 17. sayısında, benim birkaç yıl önce bu topraklara yaptığım geziyi anlattığım “Antakya’da Barışın Kentinde Üç Gün” başlıklı yazımla karşılaşmak büyük mutluluktu.

Barışın ve dostluğun kenti Antakya’yı ikinci kez geziyorum. Asi nehri yemyeşil akıyor. Doğa pırıl pırıl. Akasyalar salkım saçak çiçek. Mor salkımlarda arılar. Bahar güzelliğini savruyor dört yana. Sevgili Mehmet Karasu ve eşi Nebihe hanımefendi, yıllardır burada yapılan etkinliklerin iki kılavuzu. Karasu, Antakya için büyük şans. Bu toprak Halit Çelenk’ten Ali Yüce’ye, Ahmet Miskioğlu’ndan Ayla Kutlu’ya, Cemil Meriç’ten Sabahattin Yalkın’a, Burhan Günel’den Orhan Tüleylioğlu’na… onca insan yetiştirdi. Tümü bu toprağın ötesindeler. Karasu, bu kentin insanını hem kendi ülkesinin değerleriyle hem de güneydeki komşu ülkelerin sanatçılarıyla buluşturuyor.

Antakya, dinlerin ve dillerin harmanlandığı yer. Dünyanın onca yerinde birbirini yiyen insanlar bir acımasız kavgayı sürdürürken bir başka yerde çok kültürlü yaşama sahip bir kenti biçimliyor Antakyalı. Caddenin orta yerindeki bez pankartı okuyorum: “Tüm Hıristiyan Hemşerilerimin Paskalya Bayramını Kutlarım.” Doç. Dr. Lütfü Savaş Antakya Belediye Başkanı.

Antakya’nın tarihe meydan okuyan evlerine baktım o kısacık sürede; konuşsalar kim bilir neler dinlerdik: Savaşlar, işgaller, ölümler, özveriler, coşkular…

Kentin özgün mekânlarında alışveriş yaptık; insanı gibi dükkânlarının da içinin bin bir renk taşıdığını gördüm.

Akşama doğru yeniden Adana’ya döndük.

10 Nisan günü Adana Kültür Sanat Merkezi’ndeydi etkinliğimiz. Bir zamanlar lise olarak kullanılan bu yapının arka bahçesi Seyhan ırmağına bakıyor. Seyhan ırmağı, kenti ikiye ayırarak  Roma döneminden kalma taş köprünün altından akıyor.

Prof. Dr. Sedat Sever, Sevgi Özel, Vedat Yazıcı’nın bildirilerinin ardından Yılmaz Güney’le ilgili anılarımdan yola çıkarak Güney’in “Selimiye Mektupları”nı anlattım.

Bildirimi okumadan önce Yılmaz Güney’in yasaklı filmi “Umut”u izlediğimiz salonda onun bu filmle ilgili dinlediğimiz açıklamalarından, bir cinayetin sanığı olarak yargılandığı Ankara Adliyesindeki duruşmasını izleyen bir kişi olarak oradaki görünümlerden kesitler sundum.

 “Selimiye Mektupları”nı çok yönlü ele aldım.

Yılmaz Güney eşi Fatoş Güney’e yazdığı mektuplarda zaman zaman Adana’ya gönderme yapar:

“Adana’ya gitmen iyi olur herhalde. Yalnız gitmen tehlikeli. Torosları geçmek biraz güç” diye yazar.

Bir başka mektubunda su satırlarını okuruz: “Biliyorum ki sen yakınımda değilsin artık uzaklardasın, beni büyüten memleketimde, sıcağımdasın. Çocukluğumun, gençlik yıllarımın o günden güne çoğalan, çoğullaşan tedirginlikleri, özlemleri canlanıyor kafamda.”

Son konuşmacı Zeypep Oral’dı. Oral’la gerek bildirisini sunmadan önce, gerekse etkinlik sonrasında uzun uzun söyleşme olanağı bulduk. Milliyet’ten Cumhuriyet’e uzanan yolculuk sonrasında imzalı kitaplarını edindik.

Geceki yemekte Sabit Kemal Bayıldıran’dan Fuat Çiftçi’ye, Hüseyin Ferhad’dan, Zeki Karaaslan’a pek çok edebiyatçının sanata, şiire, dergilere uzanan düşüncelerini dinleme olanağı buldum.

“Arap Edebiyatçılar ve Yazarlar Birliği” ile “Türkiye Yazarlar Sendikası”nın katkıda bulunduğu, Adana, İskenderun ve Gaziantep’te bulunan çeşitli birimlerin katılımcı olduğu, Cumhuriyet gazetesi başta olmak üzere değişik birimlerin el verdiği, 6–10 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen “4. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri”nde; resim sergilerinden, fotoğraf ve  heykel sergisine, klasik müzik konserlerinden sinevizyon sunumuna, müzik dinletilerine uzanan yelpazede  “dilim zenginliğimdir” ekseninde kalıcı güzellikler sergilendi.

“Türkçenin Sözvarlığı ve Anlatım İncelikleri” (Dr. Kemal Ateş), “Bilim Dilimiz ve Türkçe”(Orhan Bursalı), “Çocuklarımız Neden Okumalı Ne Okumalı Nasıl Okumalı” (Prof. Dr. Sedat Sever), “Yükseköğrenimde Türkçenin Bugünkü Durumu: Öğretemediğimiz Türkçe” (Vedat Yazıcı), “Yabancı Dille Öğretimin Yaratacağı Dilsel Yıkım” (Prof. Dr. Ahmet Kocaman, Prof. Dr. Aydın Köksal, Prof. Dr. Cahit Kavcar), “Eğitim ve Kitle İletişim Araçlarında Türkçenin Kullanımı” (Sevgi Özel)… sunulan bildirilerin kimilerinin başlığıydı.

Etkinliklerde Türkçenin yaşadığı sorunların yanı sıra “Ortadoğu’dan Şiir Esintileri”, “Kadın Olmak İnsan Olmak”, “Adana’da Kültür Sanat Dergiciliği”, “Sanat Kokan Çukurova ve Karacaoğlan” konuları da gündemdeydi.

Altınkoza’nın omuzladığı yerelden ulusala, ulusaldan evrensele  “4. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri” değişik birimlerde kültür ve sanatın bayrağını dalgalandırmakla; barışın, sevginin, aydınlanmanın özgün bir örneğini daha yaşama geçirdi.

Bereketli Çukurova toprağından doğal ürünler kadar saygın adların da fışkırdığını görmek bu toprakların tarihi açısından büyük anlam taşıyor.

Bu tür etkinlikleri hazırlayıp yaşama geçirebilmek deveye hendek atlatmaktan zordur. Bütün Çukurova’da, bin bir renk taşıyan bu güzellikte yer alanların sıkıntılarını bastırarak onca koşuşturmada dimdik durabilmeleri, etkinliğin amacı ve işlevi açısından olduğu kadar konuklar açısından da her türlü beğeninin üstündeydi.

Gelecek yıllarda da sürdürülecek bu tür izlencelerle evrensel barışa yeni pencereler açılacağı bir gerçek.

Çukurova’da, bereketli yağmura dönüşen bu etkinliklerde emeği geçenleri kutluyor, yurdun değişik yörelerinden buraya gelenlerin, geldiklere yere çok daha donanımlı döndüklerine inanıyorum.

Ankara, 1 Mayıs 2010

 

 

Bilkent Üniversitesi Öğr. Gör.

Yorum yaz