Aydın Sorumluluğu
AYDIN SORUMLULUĞU
Kenan Kahlioğulları
Aydın sorumluluğu; Mazlum halkların kurtuluşu için destek vermek, Yoksulların haklarını eşit bir derecede alabilmeleri için çaba sarf etmek, İnsanların insanca yaşaması için mücadele vermek, dünyanın her yanındaki işgal, zülüm ve ağalık yönetimlerine karşı tavır takınmak, Vicdanlı olmak ve toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu ve duyarlı olmaktır.
Suriye’de yaşananları takip etmekte gerçekten zorluk çekiyoruz. Gündemler o kadar hızlı değişti ki zorlandık takip etmekte. Hükümetin iki yetkilisi Suriye konusunda farklı söylemlerde bulundu.Bu bizleri hiç şaşırtmadı! Kol kola maç seyreden, ailece görüşen, 0 sorun politikası söylemini dillendiren ülkemiz yetkilileri kısa bir süre sonra “Suriye ve savaş” söylemini dillendirmeye başlamışlardı.(hem de başı çekmişlerdi.) En azılı emperyalistler bile bu kadar fanatikliğe şaşırmıştı!!!!! Son zamanlar da Dersim katliamı özrü ile beraber gündem değişti. İktidar Partisi ve Ana muhalefet partisi arasında “dersim hesaplaşması” yaşanıyor.
Sadece değinmek istediğim aydın ve insan olmanın sorumlukları vardır. Bu sorumluklar arasında
—Ortadoğu ve dünya milletlerinin barış içinde yaşamasını savunmak.
-Mezhepçi ve ırkçı söylemlere karşı durmak bu kışkırtmalara gelmemek
— Siyasi oyunları boşa çıkarmak için her türlü desteği vermek
—Dünya’yı kavrayan geniş perspektifleri sahiplenmek ve o pencereden bakabilmek
—Mazlumun yanında olmak, zalime karşı durmak
-Aydınlanmak, okumak, bilinçlenmek, bilinçlendirmek, Doğup büyüdüğü toprakların kıymetini bilmek, halkının tasasını ,derdini yüreğinde hissetmek
Bu satırları yazarken Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliği’nin ve Aalen kültür derneğinin sanatını halkının hizmetine adayan(Aknehir-Samandağ’lı)Dünya’da ve Ortadoğu’da tanınmış şair Süleyman El-İsa (Taş)’ya saygı adlı çalışmayı okudum. Samandağ’lı Aydın insan’a yer vermek istedim.
“VAİL,BÜYÜK VATANINI ARIYOR”
Süleyman –El İsa (Taş)1921 yılında Samandağ ilçesine bağlı Nahırlı (Aknehir)köyünde, Besatin el Asi mahallesinde doğmuştur. Köyünde ilkokul bulunmadığı için, babası Şeyh Ahmet İsa’nın açtığı ve bir çeşit dil kursu sayılan El Küttab’a (O zamanlar için ağaç altında, açık havada okuryazarlığı iyi olan bir kimsenin çocuklara yönelik düzenlediği bir çeşit okuryazarlık kursu)yazılmış,orada okur yazarlığı öğrenmiştir. İlkokulu Antakya’da okumuştur. Fransız işgaline karşı ayaklanmalara katılmıştır. Lise öğrenimini Hama,Lazkiye ve Dimaşk (Şam)’da tamamlanmıştır.2. dünya savaşı yıllarında Cevdet el Haşimi Lisesi’nde okuduğu Dimaşk kentinde Baas Partisi’nin kuruluşunda önemli rol oynamıştır. Irak Bağdat Dar-ül Mualimin El Aliye akademisinde Yükseköğrenimini tamamlamıştır. Suriye’de Halep Lisesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Daha sonra Şam’a tayin edilmiş ve Milli eğitim Bakanlığı’nda Talim Terbiye Kurul Başkanlığı yapmıştır. Arap Yazarlar birliğinin kuruculuğunu yapmıştır.
Süleyman El-İsa (Taş)’ın gerçek yaşamı “Vail büyük vatanını arıyor” öyküsünde vardır.Bu öykünün bir bölümü aynen yazıyorum. Süleyman El-İsa’nın hayatından bir kesit““Vail, Samandağ İlçesine bağlı, Asi Nehri kıyısında Kurulmuş, Nahırlı adlı ve 20 evi geçemeyen küçük bir köyün çocuğudur. Köyün evlerini teker teker bilir, asi nehri ile haşır neşirdir. Yüzmeyi ve güneşlenmeyi çok severdi. Ta küçük yaşlarında bile balık gibi yüzmeyi öğrenmişti. Daha 4-5 yaşlarında iken yalın ayak, ağaçlar arasındaki taşlı ve dikenli yollarda koşarak arkadaşları ile beraber Asi Nehri’ne atardı kendini.
Köy evleri taş ve çamurdan yapılmış, damları ise kurumuş ağaçların ağaçların gövdeleri ile örtülmüştü. Ama köy ağasının evi yontma taşlarla yapılmış ve köyün en yüksek tepesinde beyaz bir güvercin gibi ışıldıyordu. Vail,bu sosyal adaletsizlik ve dengesizliğin var olduğunu ta küçük yaşında hissetmişti.Nedenini Sorgulamaya başlamıştı.Okuma yazma bilmeyen bir köy ağası nasıl ve niçin böyle bir evde yaşayabiliyordu?Köyün malının %75’ine nasıl sahip olmuştu?Annesine, babasına ve etrafındaki insanlara hep sorular sormaya ve cevaplar aramaya başlamıştı. “Vail küçük yaşlarda düzenin çürümüşlüğünü sorgulamaya başlamıştı. Çocukluk yıllarında yaşadığı bu sorgulamalar hayatını biçimlendirmişti.
Süleyman El İsa (Taş) Büyük vatanını hiç unutmadı. Affan İlokulunu,Samandağ’daki Hıdır türbesini , El Arabi Türbesini ve köyünü Aknehir’i hiçbir zaman unutmadı. Çocukluğundaki oyun bahçesinden hiç çıkmadı. Samandağ Sahiline geldiğinde sahilin durumuna üzüldü. İçinde hissetti bu şehri. Bu topraklara ,özlemini ve sevgisini haykırdı.
Kaynakça:
Karasu Mehmet,Ünal Esra, “Süleyman El-İsa (Taş)’ya Saygı,Ürün Yayınları, Ankara,2010
HALİL İBRAHİM BAHAR İÇİN BELGELİK
SOYUT DERGİSİ VE HALİL İBRAHİM BAHAR İÇİN BELGELİK
1965-1977 yılları arasında İlhan Berk, Metin Eloğlu, Sait Maden, Behçet Necatigil, Muzaffer Buyrukçu, Oktay Akbal gibi dönemin ünlü şair ve yazarlarının yanı sıra, 60 ve 70 Kuşağı şairlerine de sayfalarını açan ve şiirimize pek çok şair kazandıran Soyut dergisinin kurucusu şair Halil İbrahim Bahar için Türkiye Yazarlar Sendikası bir belgelik oluşturacak.
TYS, önceki haftalarda Arif Damar ve Melih Cevdet Anday için de “Edebiyat Müzesi”nde birer belgelik açmıştı. Şairin yazı gereçlerinin, kişisel eşyalarının, edebiyat günlüklerinin ve yazı-şiir taslaklarının da sergileneceği belgelikte Soyut dergisine yazarlardan ve şairlerden gelen mektuplarla Soyut dergisi örnekleri de görülebilecek.
Şiirlerini kitaplarda toplamayan Bahar’ın şiirleri, TYS’nin Yıldız Sarayı, Dış Karakol binasındaki “Müze-Belgeliği’nde 3 Aralık 2011 Pazartesi günü saat 14.00’te yapılacak açılışla ilk kez okurlarıyla buluşacak.
MELİH CEVDET ANDAY BELGELİĞİ
MELİH CEVDET ANDAY BELGELİĞİ
Çağdaş şiirimizin öncü şairlerinden Melih Cevdet Anday için Türkiye Yazarlar Sendikası’nın oluşturduğu belgelik, sendikanın “Edebiyat Belgeliği ve Müzesi”nde 29 Kasım Salı günü 14.00’te açılacak.
Melih Cevdet adına altı yıldır da ödül veren TYS, şairin ilk baskı kitaplarını, şiir ve yazı taslaklarını, el yazısı şiirlerini, yazı gereçlerini okurlarla buluşturacak.
Müzede ayrıca Maltepeli ressamlardan Kasım Koçak’ın yaptığı yağlıboya bir Melih Cevdet Anday portresi de izlenebilecek.
TYS’nin kent kültürü çalışmalarından olan belgelik, önümüzdeki günlerde Soyut dergisinin kurucusu Halil İbrahim Bahar’ın ve İkinci Yeni şiirinin ustalarından Cemal Süreya’nın yapıtlarına da ev sahipliği yapacak.
BİR AYDIN, BİN GÖZ: SERVER TANİLLİ
BİR AYDIN, BİN GÖZ: SERVER TANİLLİ
YOLUN AÇIK OLSUN
Tan illi tan alevli bir yeryüzü aydınını dün sonsuzluğa uğurladık. O, uzun yolculuğunda yine yazacak, yine düşünecek. “Uygarlık tarihi”nin eksik sayfaları onunla yenilenecek.
Ülkesini uygarlaştırma ve köhne beyinleri yeşertme çabasını asla unutmayacağız.
Korku ve Sabır
KORKU ve SABIR
Aslında korktuğumuz şeyler içimizde düşünüp tasarlayıp hayata geçirdiğimiz eylemlerdir. Yani insan korkuyorsa kendisinden korkuyor demektir. Hiçbir şey kendi eylemleri kadar korkutmadı insanı.
Maymunun üç eylemi ( görme, duyma, konuşma ) ile ifade edersek insan kendi başına çoraplar örer, ne ekerse onu biçer.
Korkmamak lazım çünkü kaderimiz ( yazmış olduğumuz ) bizi acılara, sevinçlere, kederlere sürükler ve oraya kadar götürür. Hepsiyle yüzleşme anlarında sabırlı olan kazanır. Sabır en zor imtihanlardan biridir ve sabır
lı olmak üst düzey evrimleşme ister. Evrimlerimize göre sabırlıyızdır yani ne kadar evrimleşmiş isek o kadar sabır gösteririz.
İstediğimiz kadar kaçalım boşunadır kader illa de bizi bulur.
Ne ekmişsek onu biçmek için hazırlıklı ve tevekküllü olmak bir evrim ve erdem işidir. Evrimleşme sürecinde kendimizden kaynaklanmadığını düşündüğümüz acılar, kederler, tehlikeler karşısında sabırlı tavırlar
sergileyen kazanır. Bu kazanım zarardan kar durumu da olabilir.
kendimizi korumak için , gelen tehlikeyi görüp değerlendirdikten sonra isyan Edip ‘’ bu olamaz, nasıl olur, olmamalı ‘’ dememeli insan. Olan olay ve hadise insan evrimini negatif tarafa çekiyor ve geri götürüyorsa buna boyun eğmek doğru değildir. Bu anlarda sabır terazisi şaşmamalı. Gerekli tavır pozitif olmalı kayıplarımıza üzülmemeliyiz. Yani susmak, görmemek, duymamak insanlığı
pozitif yöne götüren eylemler içindir.
İnsan kendisini tanıyabiliyorsa ve eylemleri hep pozitif ise
korku nedir bilmediğini görürsünüz. Korkan insanın muhakkak
o olayda bir kusuru ve eksiği vardır. Yani evrim skalasına uygun olmayan eylemi vardır ve bu eylemi negatiftir ki korkabilmektedir.
Pozitif eylem korku barındırmaz. Negatif eylem korkuyla tıka basa
doludur. Yani biz korkuyorsak eksikliğimizdendir, eylemsizliğimiz
dendir, kendimizdendir, özümüzdendir. Kendi eylem skalası gereği
davranış yazılımı yapan kişi korkusuzdur.
Korkmamak için aklın pozitif yönünü iyice beslemek gerekir.
Aklın pozitif yönünü izlemeyen, beslemeyen kişiler korkak olurlar.
Cesur insan eylemlerinde pozitif evrim yazılımı yapandır ki sabrın cevheridir.
Dr bedir HATEM
GÖKYÜZÜNDEN DÜŞEN ÇORAP GAZETELERİNİ YAKALAMAK!
GÖKYÜZÜNDEN DÜŞEN ÇORAP GAZETELERİNİ YAKALAMAK!
-Çorap Gazetecisi Rafik Schami’nin göğe uzanırken yakaladığı Bir Avuç Yıldız-
Melek Özlem Sezer
On dört yaşındayken tanıdım onu. Günlüğünden… Henüz Suriye’nin yaşadığı politik baskılara, işportada sattığı çorapların içine sakladığı gazetelerle direnmeye başlamamıştı. Dünya radyolarında yankı bulan bu eylemleri polisin de ilgisini çekince, arkadaşlarıyla akıl almaz yöntemler bulmaya da başlamamıştı: İçine gazete konup havada patlatılan balonlar, bu iş bolca isten başka işe yaramayınca, balona sepet bağlayıp içindeki gazeteleri rüzgârın dağıtmasını beklemek, portakalların sarıldığı kâğıtlara ya da ilaç kutularına Çorap Gazetesi saklamak…
Ben onu ilkin yaşadığı dünyaya heves ve şaşkınlıkla bakan bir çocukken tanıdım. Aynı avluyu paylaştığı bilge dostu, yaşlı faytoncu Salim Amca’yı dinliyordu:
“Yazmayı bilmediğime çok üzülüyorum. Çok şey yaşadım, önemli şeyler. Bugün, yıllar önce beni geceler boyu nelerin uyutmadığını artık hatırlamıyorum.”
Yığın sözcüğünün ‘içinde kaybolmak’ anlamına geldiğini henüz keşfetmediği için “Ama bir yığın şey hatırlıyorsun!” diye teselli etmeye çalıştı Salim Amca’yı ve tüm hayatına yön verecek sözler duydu karşılığında:
“Hayır, dostum. Manzaradan geriye yalnızca dağlar, sonraları da artık sadece zirve kalıyor. Bütün diğer şeyler sisin içinde yitip gidiyor. Yazmayı öğrenmiş olsaydım, sadece dağları, tarlaları ve vadileri değil, bir gülün dikenlerini bile tek tek hatırlayabilirdim.”
Bir gülün dikenlerini tek tek anımsamak için günlük tutmaya başladı Şam’da on dört yaşında bir çocuk. Yazarı ismini söylemedi bize. Ve böylece kahramanına hepimizin kendi adımızı verebileceğimiz bir ilk gençlik romanı doğdu Rafik Schami’nin kaleminden: Bir Avuç Yıldız. Dilimize Mehmet Salim tarafından kazandırıldı ve Evrensel Basım Yayın’ca basıldı.
Dert kadar direnmenin de güçlü, akıcı ve hep çok tatlı bir dille anlatıldığı günlük sayfalarını birleştirerek sürükleyici bir roman olmuştu Bir Avuç Yıldız. Aslında son yıllarda “günlük” fikri üzerine kurulmuş pek çok kitap çıktı çocuk ve gençlik edebiyatından. Ama çoğu Batı’nın daha bireyselleşmiş sorunları üzerinde duruyordu. Bir Avuç Yıldız’sa bireyin sorunlarını toplumla birlikte aşma çabası üzerine odaklanıyor. Bu sırada da hüznün, neşenin, Şam’ın tarihi dokusunun, derinlik katılmış yan karakterleriyle gerçeğin çıplaklığından kaçmayan insan ilişkilerinin, ülkedeki politik çalkantıların, eğitimdeki açmazların nihayetinde insani yapıya dayanmasının son derece başarılı bir anlatımını sunuyor. Üstelik duygulu, sıcak ve yakın olduğu kadar, çocuğun kendi görüşünü sağlamak üzere mesafeli duruşunu da koruyor. Kitap sona yaklaşırken hüzünleniyor insan, bitmesin istiyor: Yalnızlığı yıkmaya dönük kurgusunun çekiciliği, anlatımındaki tatlılık; kitap bittiğinde yalnızlaşacağımı hissettiriyor. Oysa o mücadeleci son cümlesiyle bunun da tedbirini alıyor. Kitabın son cümlesi aslında hayata dönük bir başlangıç cümlesi gibi…
Ama bu cümleye gelmeden önce epeyce macera yaşayacak kahramanımız. Sevgi dolu, ancak yoksulluğun açmazlarında bocalayan ailesinin dar bakışına, kurtuluşu kısa vadeli çözümlerde arayışına karşı çıkacak. Babasının okulu bırakıp kendisi gibi fırıncı olmaya zorlaması, onu gazeteci olma hevesiyle evden kaçma düşüncesine kadar götürecek. Ne ki Salim Amca günlerce merdivenlerde yatarak onu kaçacağı anda durduracak. Altı ay daha bekle, bir çözüm bulamazsan, seni kendi ellerimle göndereceğim diyecek. Ama önce o, günlüğüne şöyle yazacak:
“Ne olacağına bir türlü karar veremeyen bir ağaç üzerine şiir yazdım bugün. Ağaç bazen aya, bazen kırlangıca benzeyen garip yapraklar veriyormuş; çünkü gördüğü her şeyden büyük bir heyecan duyup etkileniyormuş. Komşuları ise onun bu haline gülüp dalga geçiyorlarmış.”
Ki daha sonra bu “Uçan Ağaç” şiirini bir kitabın kapağında göreceğiz. Hayallerinin peşinde yürüyecekleri yollar batağa çevrildiğinde, tıpkı ağaç gibi kahramanlarımız da adımlarını gökyüzüne taşımayı öğrenecek. Ki bu, kitabın kaderine de benziyor. Arap ülkelerinde yasaklanan ama bu dilde yayınlanma umudunu kaybetmeyen yazarımız, Bir Avuç Yıldız’ını gönderdiği 34 yayınevince reddedilmesine rağmen direnme gücünü kaybetmemiş örneğin. Sonrasında ise ödüllerle taçlandırılmış derviş sabrı ve Bir Avuç Yıldız Almanya’da en çok sevilen 50 kitap arasına girmiş. İyi kitapların ve yazarların şu tuhaf kaderi, en çok reddedilip en çok okunan ve yüceltilenler katına yükselmeleri; dünyanın aklı başında bir yer olmadığını kanıtlamaya yeter bence. Ama dünyanın hele ki politik katmanlardaki tuhaflığı kitabın da dert edindiği meselelerden biri, günlükte anlatıldığı gibi:
“Bugün yine bir darbe daha oldu. Okullar gelecek pazartesiye kadar tatil edildi. Bu yıl ikinci darbe bu. Şam’da darbeler genellikle sabahın erken saatlerinde yapılıyor. Şam’ın eski, tarihi bölgesinde oturan bizler, olup biteni ancak radyodan öğrenebiliyoruz. Radyoda birdenbire uzunca bir sessizlik oluyor, sonra bunu keskin marşlar takip ediyor. Ardından da devirdikleri hükümeti suçlayıp duran yeni darbecilerin bildirisi okunuyor.
Biraz önce Salim amca bana, elli yıl önce yapılan darbede, darbecilerin bütün söylediklerine inandığını ve sabaha kadar darbeyi coşkuyla kutladığını anlattı. İkinci darbede sadece alkışlamış, üçüncüsünden beri de artık sadece kafasını iki yana sallamakla kalıyor.”
Kahramanımızın çocukluktan gençliğe ve ilk aşka geçerken etrafındaki ilişkileri yargılamadan tüm değişkenleriyle değerlendirmesinde ya da bir insanı tanırken onun neden kederli ya da neşeli olduğunun izini sürmeye başlamasında, gazeteci olma hevesi oldukça belirleyici bir etkiye sahip. Schami’nin anlattığı hayatsa, bize hiç yabancı değil; hele ki Hatay, Adana, Antep çevresindeki Arap nüfusunu düşünecek olursak. Bu nedenle Schami’yi okurken kendi ülkemizi de daha yakından tanıyabileceğimizi düşünüyorum. Örneğin Antakya’ya gitmeden önce Hıristiyan Araplar hakkındaki cahilliğimi anımsıyorum. Bir Avuç Yıldız bu coğrafyayı anlatırken, farklı dinlerdeki Arapların ilişkisindeki rahatlık aracılığıyla da çok şeyi ortaya koyuyor.
Bir Arap olmanın zorlukları ise yine tahakküm kuranlar açısından ajitasyona kaçmayan bir dille anlatılmış. Kahramanımızın çeşitli Arap ülkelerinden gelen çocukların toplandığı ve Fransızca konuşma zorunluluğu olan bir manastırdaki öğrencilik hayatı, baskının farklı kişilikler üzerindeki etkisini ve insanın anadiline karşı sorumluluğu gerçekçi analizlerle anlatıyor. Aynı şekilde Çorap Gazetesi’nin sorular bölümünü hazırlayan Mahmut da sormanın gereğini hissetmiştir. Seyrettikleri polisiye filmin ardından şöyle sorar örneğin:
“Tüm suçluların siyah saçlı, esmer ve çirkin olduklarını hiç fark etmedin mi? Neden hep böyle? Niye hiç sarışın, yakışıklı bir adam suç işlemiyor? Böyle filmler daha heyecanlı olurdu! Oysa böyle olunca, film başladıktan beş dakika sonra cinayeti kimin işlediğini biliyorum. Dedektifin bunu çözmesi için iki saat uğraşması öyle salakça ki!”
Turistler aracılığıyla bu bakış açısının daha sonra da sorgulandığını görüyoruz kitapta. Boğuşmalarının fotoğrafını çekmek için Yorgi ve Hasan’a bir dolar öneren turiste tepkilerinde örneğin.
Çocukların nasıl bir geleceğe layık görüldüklerini sorguladıkları ve o geleceğin inşasında yer almak istedikleri bir kitap Bir Avuç Yıldız. Bu nedenle de yaşadıkları toplumu, aldıkları eğitimi, dini, politik ve siyasi zemini belki de çocukça olduğu için bu kadar saf bir gerçeklikle eleştirip, yalın saptamalarda bulunabiliyorlar. Bu yolda onlara destek olan büyükler de var, en çok da Habip.
Ana kahramanımız ve Mahmut’la birlikte Çorap Gazetesi’nin emekçisi gazeteci Habip, başka ülkelerde de yankı bulan gazeteleri engellenince, kimlik değiştirip girdiği işlerde ilaç kutularına saklayarak ya da ihraç edilecek portakalların kâğıtlarına sararak gazete dağıtımı yapmaya kadar vardırıyor çabasını. Ve bu nedenle tutuklandığında çocuklar onu yalnız bırakmıyor.
Düşünce özgürlüğü, kuşkusuz bir çocuk için de her alandaki doğal hakkı. Salim Amca’nın anlattığı fıkra geliyor aklıma:
Üç adam yabancı üretimden her şeye el koyan bir ülkenin sınırına gitmek üzere faytona binmişler. Üzerinde yalnızca giysi namına bir bez olan yolcu, diğerlerinin taşıdığı eşyalara bakıp gülmüş. Düşündüğü gibi de yolcuların mallarına el konulmuş. Bizimkinde ise yalnızca bir bez varmış ki, o da zaten o ülkenin üretimiymiş. Adam kendini uyanık belleyedursun, gümrük memuru “Sen çok bilgilisin değil mi?” diye sormuş. Yolcu “Evet, çok okurum.” diye böbürlenmiş. Bunun üzerine adamlar, okuduğu kitapların isimlerini sorup üşenmeden tek tek not etmişler. Sonra da “Demek öyle. Sen kafanda iki yüz kitap taşıyorsun. Üstelik yarısı yasak. Bu kaçakçılar da her defasında ne değişik yöntemler buluyorlar yahu!” diye söylenmişler. Ve çıplak adamı geldiği yere geri göndermişler.
Bir Avuç Yıldız’ı okuyanlar da sınırlardan insan kaçakçısı denilip geri döndürülebilir kolayca. Çünkü sokağa çıktığın anda onlarla selamlaşacağın zannını verecek kadar senden kılıyor anlattığı dostları. Bu, hayata gülümseyen bazı cümleler için de geçerli. Örneğin papazın günah çıkarma sırasında, en son geçen cumartesi günah çıkardım ve sonra hiç günah işlemedim, diyen kahramanımıza illa da bir günah bulma çabası sırasında olanlar… İlk aşkın samimi ve tatlı inanmışlığı…
“Papaz, ‘Sana ait olmayan herhangi bir şeyi de arzulamadın mı hiç?’ diye sordu.
‘Hayır,’ dedim çok huzurla, çünkü yalnızca Nadya’yı seviyorum.”
Bir avuç yıldız serpmek hayata, aşka, dostluğa… Bu tatlı dilli romanın gençler kadar yetişkinlerin de zevkle okuyacağı bir kitap olduğunu düşünüyorum. Güne geceye, gözlere, ellere, saçlara bir avuç yıldız serpmek için ya da daha fazla…
Dinle
DİNLE
AYNA FISILDADI DUYURDU SIR MAHREM KÜPÜNÜ
CADIMSI HÜZÜNLERİM UYANMIŞ AĞLIYORDU
BİR GÜLME TUTTURDU BÖĞÜRTLEN TADI GÖZLERİN
KAOS FIRTINASI TAZI HIZINDA BACAKLAR SARI DÜŞÜNCELİ
EŞEKARISI SOKASI ÖLDÜREN DEDİKODU DİLLERİN
AYAKÜSTÜ NASIL OLUR BİR ANDA NAMUS SATIŞI
DİNLE ; DERİNDEN AĞLAYAN FOSİL ARZULAR GELDİ
ACILAR SANA YAPIŞIR ÖBÜR ALEME SAKLANIR KORKULAR
ŞEFFAF MELODİ PİŞERKEN GİRUSLARDA
NEFRET NASIL TA KALBİNE DİKER BAYRAĞI
GİT GELMELERDEN VAZGEÇ EY HUZUR
ANLATTIM SANA ; KAPMACADIR SEVDA ATEŞİ
ELLERİN YANAR ŞUURUN KAPANIR CEHENNEMDİR AYRILIK
DİNLE : NE AYNALARDAN GEÇTİM ÜSTELİK HEPSİ GÖZÜ KAPALI
Bedir HATEM
Şiir ve Öykü Atölyesi
Duyuru
Merkezi Ankara’da bulunan İnsan Hakları Araştırma Derneği yürütmekte olduğu Avrupa Birliği Projesi kapsamında Aalen Antakya Kültür Derneği ile yaptığı işbirliği çerçevesinde öykü ve şiir atölyeleri düzenlemektedir.
Yazar Dürsaliye Şahan’ın koordinatörlüğünde yürütülecek atölye çalışmaları 29-30 Ekim 2011 tarihinde (Cumartesi – Pazar) Aalen Antakya Kültür Derneği (Kurtuluş Caddesi NO: 31 kat 3 -Şifa Eczanesi üstü-) binasında gerçekleştirilecektir.
Atölyeye katılanların çalışmaları derlenerek kitaplaştırılacaktır.
Aşağıdaki program doğrultusunda atölye çalışmasına katılmak isteyen adaylar başvuru yapabilirler.
Detaylı bilgi: www.yaziatolyesi.org
Mehmet Karasu
Aalen- Antakya Kültür Derneği Başkanı
İletişim Bilgileri:
0505 6474629
05345278487
E-mail: yazi.atolyesi@hotmail.com
Karasumehmet50@gmail.com
Nefret Suçlarına Karşı Barış Kültürü
Öykü ve Şiir Atölyeleri
Öykü ve Şiir Atölyeleri
29-30 Ekim 2011, Cumartesi-Pazar (Aalen Antakya Kültür Derneği)
10.00 – 16.00 arası
Tema:
Günlük yaşamımızdaki nefret suçları
Öykü Atölyesi Yönetmeni:
Dürsaliye Şahan
Şiir Atölyesi Yönetmeni:
Ferhat Zidani
Program:
10.00 – 11.00 Tanışma
11.00 – 11.30 Katılımcılara projenin tanımı ve amacının anlatılması
11.30 – 12.00 Proje, atölye ve katılımcılar hakkında bilgi alış verişi.
12.00 – 13.00 Öğle tatili (Katılımcılara öğle yemeği ikram edilecektir)
13.00 – 14.00 Nefret suçlarının tanımlanması, çeşitleri ve önem sırası.
14.00 – 16.00 Öykü ve şiir denemeleri
16.00 – 16.30 Atölyeden çıkan çalışmaların toplanması
I.Defne Festivali
ULUSLARARASI DEFNE FESTİVALİ
Mehmet Karasu (karasumehmet50@hotmail.com)
Hafta içinde Antakya çok önemli bir etkinliğe ev sahipliği yapacak.
Hatay Valiliğinin öncülüğünde ilk kez Uluslararası Defne Festivali gerçekleşiyor.
Kentimizin farklı mekânlarında gerçekleştirilecek çok yönlü etkinliklere yurt içinden ve yurt dışından yüzlerce sanatçı, bilim insanı katılacak.
Bu, hem kentimizin tanıtımı, hem de önemli bir gelir kaynağımız olan defne bitkisinin hak ettiği yeri alması açısından çok önemli.
Yeni yeni keşfettiğimiz defne (Laurus nobilis), defnegillerden, genelde 3–7 metre boyunda, her mevsim yeşil kalabilen, güzel kokulu ve yapraklarının kullanım alanı oldukça geniş olan, Akdeniz’e özgü bir ağaç türüdür. Yemeklere lezzet kattığı gibi alternatif tıpta da önemli bir yer tutar. 16. Yüzyılda yaşamış olan Antakyalı ünlü Bilge Hekim Davut El Antaki’nin yapıtlarında bu ağacın yararları ayrıntılı olarak anlatılır. Ayrıca Türkiye’nin tarım ihracatında önemli bir paya sahiptir:
Çiçek açmış defneden elde edilen defneyaprağı, yemeklerde tat vermek için kullanılmaktadır.
Defne yağı, defne meyvelerini sıkarak elde edilen, 30°C’de eriyen bir yağdır. %95 yağ asitlerinden ve %5 esansiyel yağlardan oluşur. Yağ, en çok sabun üretiminde kullanılıp, bunun yanı sıra kozmetik sanayisinde cilt nemlendirici olarak kullanılır.
Şifalı ot olarak romatizma, deri kızarıklıkları ve kulak ağrıları için kullanılır.
Defne, yaz kış yeşil kalır. Bu özelliği nedeniyle ölümsüzlüğün simgesidir.
Defne, Apollon’un simgesidir.
Öyküyü mutlaka dinlemişsinizdir:
“Bir gün Apollon, Thessalia’da kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus ırmağı kenarında, güzel bir kız görür. Bu güzelin adı Daphne’dir. Apollon, kızı görür görmez ona âşık olur. Daphne ormanların derinliklerinde dolaşmaktan zevk alıyor, ay ışığında yabani hayvanları kovalamak avlamak en büyük eğlencesi idi. Yalnız başına dolaşmayı çok seviyordu. Dahası Daphne hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmişti. Erkeklerden nefret ediyordu, bu yüzden evlenmeyi kesinlikle istemiyordu. Fakat Apollon ona delicesine tutulmuş peşini bırakmıyordu. Ormanda karşılaştıklarında Tanrı Apollon güzeller güzeli bu kızla konuşmak istedi, ancak Daphne ondan korkarak dolaşmaya başladı. Apollon ne dediyse onu durmaya ikna edememişti, Daphne korkmuştu bir kere. Yorgun düşene kadar koştu koştu, daha fazla koşacak gücü kalmadığında yere yıkıldı ve toprak anaya yalvarmaya başladı.
“Ey toprak ana beni ört, beni sakla, kurtar!”
Toprak ana onun yakarışını duymuştu, az sonra Daphne yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini, odunlaşmaya başladığını hissetti. Gri renginde bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı, küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine doğru indi.
Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken bu Defne ağacına çarpınca şaşırdı. O günden sonra Defne ağacı Apollon’un en sevdiği ağaç oldu ve defneyaprakları genç tanrının saçlarının çelengi oldu. Kahramanlara ödül olarak defneyapraklarından yapılma taçlar taktılar.”
İşte öykünün geçtiği yer Harbiye’dir, Harbiye (Daphne) şelaleleridir.
Defne-Apollon öyküsü çok sayıda ozana, yazara, müzisyene ilham kaynağı olmuştur.
Harbiye, tarihi Defne (Daphne) olarak adını tüm dünyaya duyurmuştur. Sadece Hatay’ın değil, Anadolu’muzun en şirin ve en seçkin yerlerinin başında gelmektedir. Konumu itibari ile Türkiye’yi Ortadoğu’yu bağlayan yol üstünde bulunduğundan bu ülkelerden gelen turistlerin hem uğrak yeri hem de konaklama ve eğlence yeri olmakla birlikte, aynı zamanda bölgenin en güzel piknik yeridir. Yeşillik ve bol suları ile adeta cenneti andırır.
Daphne’nin kuruluşu Antakya’nın kuruluşundan daha eskidir. Antakya’dan söz edilirken, “Daphne’nin yakınındaki şehir” diye söz edilirdi.
Antakya- Daphne arasındaki tarihi “Daphne Yolu” dünyanın en uzun çift sütunlu yoludur.
Ve asıl önemlisi Harbiye, Yukarıdver, Gümüşgöze (Yakto) Yeşilpınar (Camusayna) defne bitkisinin anayurdudur. Defne yağının, defne sabununun kaynağı buralardır. 1950’li yıllarda ben henüz ilkokulda iken defne hasat zamanı okulda kazanlar kurulur ve öğrencilere sabunun nasıl imal edildiği gösterilirdi.
Defne Festivali gibi uluslar arası bu görkemli etkinlikte Daphne’nin mekân olarak yer almaması bence bir eksikliktir. En azından “Defne- Apollon Söylencesi” DSİ Parkı ile birlikte olayın geçtiği yerde, “Daphne’nin gözyaşları” diye nitelendirilen şelalelerde de bir sunum yapılır, gerçek “Defne Yolu’nda (Antakya-Harbiye arası) da bir yürüyüş gerçekleştirilebilirdi.
Dostlukla!
(Antakya Gazetesi)
Cumartesi Buluşmaları
Cumartesi Konuşmalarının Konuğu
İl Kültür Müdürü Aysun Çakar Çelenk
Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya Temsilciliği ile Aalen-Antakya Kültür Derneği tarafından her cumartesi günü düzenlenen “Cumartesi Konuşmaları”nın bu haftaki konuğu İl Kültür veTurizm Müdürü Aysun Çakar Çelenk.
TYS ile Aalen-Antakya Kültür Derneğinden yapılan yazılı açıklamada Moderatörlüğünü Seval Karataş’ın yürüttüğü bu hafta ki “Cumartesi Konuşmaları”nın konuğu İl Kültür Müdürü Aysun Çakar Çelenk oldu. Yapılan yazılı açıklamada İl Kültür Müdürü olarak Çelenk’in Hatay kültür yaşamına önemli katkıları olduğu, arkeolojik çalışmalara kişisel uğraşları ile ivme kazandırdığı belirtilerek “Sayın İl Kültür Müdürü Çelenk “Cumartesi Konuşmaları”nda ilimizde yürütülen kültürel, tarihi çalışmalar yanında önümüzdeki günlerde yapılacak çalışmalar ve Kültür Bakanlığının destekleri hakkında bilgi verecektir”.
Yapılan açıklamada “Cumartesi Konuşmaları”na katılmanın ücretsiz olduğu ve toplantının Kurtuluş Caddesinde (Affan Kahvesi karşısı) bulunan Sendika/dernek toplantı salonunda yapılacağı belirtildi.