Roman Sanatı Üzerine

 

ROMAN SANATI ÜZERİNE

                                                                           İhsan KUTLU

   Bu yazıyla amacım, size ne bu konuda haddim olmayarak öğütler vermek ve ne de Roman sanatı konusunda derin ve kapsamlı bilgi aktarmaktır. Eğer, Yazmak konusunda yüreğinde istek duyan bazı insanlara, özellikle de gençlere cesaret verebilirsem, bu yazı amacına ulaşmış olacaktır, diye düşünüyorum.

  Roman herşeyden önce bir DİL, lisan konusudur. Zaten Latince yerine halkın konuştuğu dilden geldiği için bu adı almıştır. Ancak, Roman roman olarak, sözgelimi Don Kişot, Gargantaus gibi yapıtlarla başlar. Çünkü, ilk kez bu yapıtlarda, en başta TİP dediğimiz figürler ortaya çıkar; İnsan bağımsız bireyler olarak, düşünceleriyle, hayalleriyle, güçlü ve zayıf yanlarıyla belirir. Bu ana kadar insanlar genellikle AD olarak ve bazı özellikleriyle vardır. Roman ile birey olmak dönemi başlar.

  Tarihte tüm İmparatorluklar, herşeyden önce halkının konuştuğu DİL’i kullanmış ve diğer halklara da bu dili öğretmiştir. Büyük İskender’in Yunanca, Roma İmparatorluğunun Latince, Arapların Arapça, Farsların Farsça… kullandığını ve bunu resmi dil yaparak diğer halkları da bu dili kullanmaya zorladığını biliyoruz. Bu uygulama bazen zor kullanılarak, bazen DİN adıyla ve günümüzde olduğu gibi Teknik üstünlük, ekomomik ve politik bağımlılık ve son 500 yılda ise sömürgecilik ile gerçekleştirilmiştir. Türklerin kurduğu Selçuklu, Osmanlı gibi imparatorlukların bu kurala ters özellikler oluşturduğunu biliyoruz. Bu nedenle Osmanlıca denilen büyük çoğunluğu arapça ve farsça olan bir yapay DİL ile divan şiiri ve bazı tarihsel değere sahip nesirler dışında ciddi bir edebiyatın yaratılamadığını hepimiz biliyoruz. Oysa, müslüman oldukları halde İran ve Arap edebiyatı halkın dilini kullandığı için (Hatta Mevlana bile Farsça yazmıştır) varolabilmiş ve bugün dünya edebiyatında saygın yerini almıştır. Cumhuriyet döneminde bile İslamistler ve gericiler var güçleriyle Türkçeye karşı çıkp Osmanlıca’yı savunmuşlardır; ama süreç onları Kültürel alanda yeniligiye uğratmıştır. Ancak 12 Eylül Gerici Darbecilerin desteğiyle (Zaten onları güçlendiren ve velinimetleri olan bu darbedir), Cumhuriyetin temel direklerinden TDK, TTK gibi kurumları yoketmişler, Yeni Türkçe sözcükleri kullanmayı yasaklamışlar ve dilde bu kez Batı dilleri başta olmak üzere yeni bir bozulma ve gerileme dönemi başlatılmıştır. (ŞU an ise VAAZ dili geçerlidir.)

  Dili nüanslarıyla kullanmak, hatta ona katkı yapmak, aynı zamanda, Rus Biçimcilerin altını çizdiği gibi, aşınmış ve kullanılmaktan eskimiş olan sözcükleri yeni bağlamda ve Yabacılaştırarak kullanmak Yazarın en önemli özelliklerinden biri olmalıdır. ŞİİR bu konuda en somut örnek olarak karşımızda duruyor.

  Halkın konuştuğu dil Resmi dilden ibaret değildir. DİL halkındır ve halka aittir, sıkısıkıya ona bağlıdır. Bana yazılmış olan bir mektupta ‘Bre Ehsan ağa, Anteke’yi filme alıklar; hiçbiri Antekelice konuşmuyo. Hepsi istanbul efendisi kimin.’ diye okuyunca bu satır benim yüreğime işledi. Bu şivenin, dilin yitmesi Türkçenin zayıflaması, nüanslarını yitirmesi anlamına gelir ki, Batıdaki modrn devletler, bu şivelerin varlığını sürdürmesi amacıyla özel destekler oluşturuyorlar. Herkes RESMİ dili güzel ve düzgün konuşmalı, bilmeli ama ŞİVELER yitmemeli, öğretilmeli ve edebiyata girmelidir. Çocukken, ben, köylülerimin konuştuğu dilden müthiş utanırdım. Ne büyük yanlış!

   Biraz da Modern romanlardan sözedelim:

   Ortaçağ’da KANON denilen temel yapıtlar vardı; Tevrat, İncil ve Kur’an gibi. Tanrı kelamı olan bu kitaplara ters, aykırı sayılan yapıtlar elbette değersiz, zararlı, kötü sayılır ve yasaklanır, yakılır, lanetlenirdi. Ahlakçı denilen anlayışın kökü ta buralara dayanır. Genellikle insanlar, okurlar, yapıtları değerlendirirlerken bu anlayıştan kendilerini soyutlayamazlar. Elbette günümüzde Kanon sayılan, ya ideolojık tutumlarıdır, ya kendi dinsel – töresel önyargılarıdır ya da kendi yaşamlarıdır. Oysa ROMAN ve Edebiyat, bize yeni bir DÜNYA sunar; yeni tecrübeler, bakış açıları, bilgiler ve hayatlarla karşılaşır dünyamızı zenginleştiririz. Yani dünyamızın sınırlarını genişletiriz. Eğer, okuduğunuz yapıt bu amaca hizmet etmiyorsa, boşuna vakit öldürdüğünüz söylenebilir.

   Rönesans ile bu kez Klasik dediğimiz, Antik yunan sanatı yeniden günışığına çıktı ve yapıtların ölçülmesinini İkinci TERAZİSİ haline dönüştü. Resim, heykel, tiyatro, şiir ve düzyazı Klasizmin dirlitilmesi amacına odaklandı. Matbaa, Reform hareketleri ile herkes ibadetini kendi dilinde yapmaya başlayınca, İncil her halkın diline çevrilince uluslar, dilleriyle bilikte edebiyat olarak doğma aşamasına girdi. (İslam dünyasında ve bizde bu süreç yaşanmadı ve Cumhuriyetin attığı köklü adımlar ise bilinen nedenlerle önce kesntiye uğradı sonra da teker teker yokedilmeye başlandı.)

   Bizde Roman ve roman sanatını başka bir yazıda ele almak üzere, burada sadece birkaç noktaya değinmeyi yeterli görüyorum. Son 100 – 150 yılda Sanat akımları ve ona paralel olarak Roman, bilimsel –teknik ve sosyal, siyasal gelişmeye paralel olarak bir çok ekolde değerli ürünlerini verdi. Ne yazık ki, bizim bu dünyaya katkımız kapasitemizin çok altında kaldı. Bunun çok sayıda nedeni var; ama bence, en önemlisi, Baskılar ve Kadın’ın özgürlüğününü kısıtlanması. Türk filmlerinde bile çapkın erkeklere hayranlık duyarken, çapkın kadına nasıl kin güttüğümüzü hepimiz anımsarız. Roman, kadını da erkeklerin gözüyle ele alınca ve bu erkek gözüyle kadın Töreler ve Konon dediğimiz islam ile ölçülüp – biçilince, bir ayağı topal kalan Roman sanatımız evrensel düzeyine ulaşamadı.

   Şunu unutmayalım: Medya, Basın, okullar… yani İktidar (Ekonomik – sosyal – sıyasal ERK) yasal olarak Sanat ve Edebiyata özgürlük tanısa bile, türlü yollarla onu çıkarına uygun tarzda yönlendirir ve deyim yerindeyse, neyi okumamız gerektiğini (Ya da 12 Eylülcülerin yaptığı gibi, hiç ama hiç okumamayı) belirler. Şu an bu amaçlarına ulaşmış durumdadırlar. Okumayan bir toplum! Ve ne okuyacağı türlü yolardan belirlenmiş bir Okuyuyucu kitlesi!

   Son olarak şunu belirtmeliyim: Latin Amerika’nın dünya edebiyatına sunduğu Magic Realism (Büyülü gerçekçilik) akımından sonra günümüzde Roman sanatının ulaştığı son düzey TOTAL ROMAN’dır. Bunun anlamı; Hayat’a it ne varsa, ona ne aitse tümü romanın malzemesi olabilir. Bir günlük yaşamınızı düşünün; hava raporundan tutun, sokaklar, bilinç altınızdaki hayalleriniz, iyimser kötümser yanlarınız, kin ve sevginiz… vs herşey. Roman bir alandır, Arenadır, hayata dir herşeyin olabildiği bir saha. Eski anlayışlar, akımlar, hatta tüm roman teknikleri, tarzları, biçimleri bir tek romanda yer alabilir. Politkadan, dine, rüyalardan en katı gerçeğe herşey romana girebilir. Buna biz Total roman diyoruz. Eskiden olduğu gibi, romanın merkezi, tek bir konusu, olay ve olay örgüsü, tek bir bakış açısı… vs günümüzde birçok romanın özelliği olmakla birlikte, total roman bunları aşmıştır. Çünkü insanın kendisi Çelişkilidir. Olaydan olaya, an’dan an’a ve durumdan duruma değişebilir. Çoklu bakış açısı olabilir. Romanın yarısını yazar yazar; diğer yarısını ise okur, gerçeğini unutmamalıyız. Bence, Antakya, çok kültürlü en kadim yer olduğundan bu tür edebiyatın yaratılmasına en uygun kültüre sahiptir. Ben yazarlığımda bunu ölçü aldım ve gerçekleştrdiklerim için de mutlu olduğumu söyleyebilirim.

   YAZAR konusuna da değineyim. Burada kendimden sözetmek zorunda kaldığım için üzgünüm. Ne yazık ki, TEK başıma ve büyük zorluklarla karşılaşarak bu kadarını yapabildim. Parasını ödediğim halde, düzeltmen baştansavma ya da yanlışlıklar yaptı ve ilerde  bunları düzeltebileceğim. Bir yazar düşünün: Daha yazmaya başlamadan yayınevi hazır; düzeltmeni bekliyor; yazdıklarını okuyan uzmanı var ve ona durmadan yeni fikirler veriyor, ve yayınevinin anlaştığı Eleştirmen hazır bekliyor, yani bir ŞİRKET gibi.

   Eh, ne yapalım, bu özelliğe sahip olmak için DÜZEN ile içiçe girmek ve onların yumuşak dizlerine oturmak gerekiyor.

    Ben ise değerli dostum Ali Aksay’ın dediği gibi ‘En güzel çiçekler sarp yarlarda biter’, sözünün doğruluğuna inanıyorum.

Yorum yaz