SAKIN HA, TÜRKÜSÜZ ÇIKMAYASIN YOLLARA
Sakın ha! Türküsüz Çıkmayasın Yollara
Mehmet KARASU
Adnan Yücel, bundan sekiz yıl önce, 24 Temmuz 2002 Çarşamba günü, sabaha karşı, kanser tedavisi gördüğü Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’nde yaşama gözlerini yumdu. 27 Mart 1953′te Elazığ’ın Seli (Yeni adıyla Dilek) köyünde dünyaya gelen Ozan, çalıştığı üniversitede yapılan sade bir törenin ardından, yakın arkadaşı Ünsal Öztürk’ün aracıyla cenaze Elazığ’a götürüldü.
Adnan’ın Elazığ’da toprağa verilmesi arkadaşlarınca hiç de uygun görülmedi aslında. Çünkü o, Elazığ’dan ziyade Çukurova’ya aitti. Her konuşmasında Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun akrabası olduğunu vurguluyordu. Özellikle Çukurova Çeşitlemesi’ndeki şiirleri insanın kulağında cura sesi gibi yankılanıyordu. Turan Altuntaş’ın ifadesiyle: “Adnan Yücel gelmeden önce, Adana büyük bir köydü. Adnan geldi, kentimiz kültür kenti oldu. Sanat evleri, kültür evleri birden çoğaldı.”
Her dostun ölümü bana Cahit Sıtkı’nın dizelerini anımsatır:”Gittikçe artıyor yalnızlığımız.”
Yukarıda belirtildiği gibi, Adnan Yücel 27 Mart 1953 tarihinde Elazığ’da doğdu. 24 Temmuz 2002 tarihinde Adana’da yaşama veda etti. Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Türk Dili Edebiyatı Bölümü ile Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nü bitirdi. Bir süre çeşitli orta öğrenim kurumlarında öğretmenlik yaptı, daha sonra Çukurova Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. Evrensel Kültür, Petek, Sanat Emeği, Somut, Söylem, Yapıt, Yeni Olgu gibi dergilerde şiirleri yayımlandı.
Adnan Yücel’in şiirleri dokuz kitaplık bir dünyayı oluşturuyor. 1. Kavgalarla Sözlenen Sevda 2. Soframda Kaval Sesi 3. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek 4. Çukurova Çeşitlemesi 5. Ateşin ve Güneşin Çocukları 6. Sular Tanıktır Aşkımıza 7. Rüzgarla Bir 8. Bir Özlem Bir Türkü 9. Karacaoğlan.
Adnan Yücel, toplumcu- gerçekçi bir ozandır. 30 yıllık şiir serüveninde, hele bireyselliğin kol gezdiği bir ortamda o hep ezilen insanlarla yan yana durdu. Toplumsal sorunları, şiirin gereklerini de yerine getirerek, gür bir sesle şiirleştirdi.
Adnan Yücel’i 1990′lı yılların sonlarına doğru tanıdım. Antakya’da, bir Kitabevi’nde, imza ve söyleşisi vardı, Ozan Telli ile birlikte. Söyleşiden sonra onları Harbiye’ye götürmüş ve Taselya Vadisi’ne bakan bir mekanda koyu bir mitoloji sohbetine dalmıştık. Sanırım bir ay sonra Ormanın ve Irmağın Kızı Defne adlı uzun mitolojik öyküyü bitirip bana göndermişti. Bu öykü o yıllarda yayımlamakta olduğumuz Çınar adlı dergide çıktı.
Adnan Yücel, insanlarla kolay ilişki kuran, kurduğu ilişkiyi kalıcılaştıran bir kişiliğe sahipti. Bu bakımdan hem Çukurova’da hem de Antakya’da kültür- sanat yaşamının ortasında kısa sürede yerini almasını bildi. Düzenlenen birçok etkinliğe katkı sundu. Dostlarını çok yakından tanıdığı halkıyla tanıştırarak karanlıkları aydınlatmaya çalıştı.
Adnan Yücel bir soruya verdiği yanıtta “Anadolu, bütün dünyada uygarlığın beşiği. Anadolu’da yalnız çan ve ezan sesleri değil, su ve toprak, ateş ve hava sesleri de var. Şiirin bütün bu kültürel zenginliklerinden etkilenmesi doğaldır” der. Onun ütopyası; “Yarin yanağından gayri her şey” herkesindir bu yeryüzü sahnesinde.
Kimin söz bilmiyorum, “Ozanlar gider, şiirler kalır.” Kuşku yok ki Adnan Yücel şiirleriyle hep yaşayacak. En doğrusu onu kendi dizeleriyle anmak: “Beni anlayacak kadar Kalabalık değil daha sokaklar. Bu yollar Ben yürümesem de yürünecek” Ne diyelim? “Ölüm adın kalleş olsun”
Hoşça uyu, sevgili kardeşim!
Dostlukla!