ŞAM-BEYRUT GEZİMİZDEN İZLENİMLER
ŞAM-BEYRUT GEZİMİZDEN İZLENİMLER
Müslüm Kabadayı
18-19 Temmuz 2010’da yazar Mehmet Karasu’nun rehberliğinde Şam ve Beyrut’a bir gezi düzenleneceğini öğrendiğimde, bunu öğretmen arkadaşım Sevda Kılıç’la paylaştım ve onun da katılabileceğini söylemesiyle Ankara’dan Antakya’nın yolunu tuttum. Daha önce Şam’ı birkaç kez gezdiğim için, daha çok Beyrut’u merak ediyordum. Sevda öğretmense iki kentti de görmeyi çok istiyordu.
Mehmet Karasu’nun iki gün bir gece olarak düzenlediği geziye, Eskişehir’den bir öğretmen grubuyla Antakya’dan katılımcılar vardı. Ne yazık ki hiçbirini tanımıyordum. Cilvegözü Sınır Kapısı’ndan Suriye topraklarına girmemiz 03.30’u buldu. Şam’a 60 km kala kavşaktan döndüğümüz Malula yolunda uykudan uyandığımızda bu kadim Arami kentini Sevda’nın nasıl karşılayacağını merak ediyordum doğrusu. Kahvaltı dahil 3 saat kaldığımız bu kentte Süryaniler, Ermeniler ve Müslüman Araplar iç içe yaşıyorlar. İlk kez 2002’de gördüğüm bu kentle ilgili “Suriye Günlüğü” kitabımda ayrıntılı bilgi vermiştim. Antakya’yla bağlantısı, burada “Mar” yani “Azize” olarak hitap edilen Antakya kralının kızı Takla’yla ilgili anlatılan efsaneleşmiş hikayedir. Birçok mitoloji ya da dini hikayede motif olarak kullanılan “örümcek bağlamış mağarada saklanma” Mar Takla için de anlatılır. Şimdi o mağara kutsal mekan haline getirilmiş olup başka efsanelerle süslenmektedir.
Buradaki kiliseler yanında yaklaşık 500 m’yi aşan dehlizi Sevda fotoğrafladı, ben kameraya aldım. Otobüse binip döneceğimiz sırada bura işi ekmeğin yapıldığı fırın ve ekmekleri sererek satan adam dikkatimizi çekti.
Şam’a geldiğimizde öğle olmuştu, önce Sid Zeynep’e uğradık. Hz. Ali’nin torunu adına yapılan bu tapınağı, 1980 sonrası İran altın yaldızla süslemiş, etrafını düzenlemiş olup özellikle Şiilerin kutsal saydığı mekan haline getirilmiştir. O gün içeriyi ziyaret etme sırası kadınlarınmış, üzerine kara çarşaf geçirmek suretiyle içeriye girebilen Sevda, kadınlarla ilgili epey ilginç kareyi görüntüledi. Ben de onun bu çabasını ve halini belgeledim.
Bu mabedin dışına çıkar çıkmaz etraf pislikten geçilmiyordu. Ellerinde tespih, süs eşyaları başta olmak üzere para kazanmak için satış yapan insanlar doluydu çevre. Oradan ayrılıp doğruca Şam Kalesi’nin bulunduğu merkeze geldiğimizde sıcak daha da kavurucu olmuştu. Biz gruptan ayrılarak, buluşacağımız saate kadar Sevda’yla bağımsız bir gezi yaptık. Hamidiye Çarşısı, Emevi Camii, çevredeki kahveler, hediyelik eşya satan dükkanlar, Selahaddin Eyyubi heykeli ve türbesi, kalenin arka cepheleri, değişik insan manzaraları, seyyar satıcılar, sokak ressamı vd. kareleri fotoğraflamaya, kasede kaydetmeye çalıştık. Arkası yarın tarzında hikayelerin anlatıldığı Nefal Kahvesi başta olmak üzere bazı yerlerde de birlikte fotoğrafımızı başkalarına çektirerek, ortak anımızı belgeledik. Doğrusu, bu kısa zamanda o kadar çok yer gezmek ve sürekli onları fotoğraflamaya çalışmak, Sevda’nın ilk kez gördüğü Şam’ın farklı boyutlarını tanımasına engel teşkil etmişti. Bunu daha sonra konuştuğumuzda, ona, seyahat eden Japonlara, “Neler gördün?” diye sorulduğunda, “Daha fotoğrafları tab etmedim.” yanıtını vermelerini hatırlattım. Gülüştük.
Sevda, özellikle Emevi Camii’nin görkemine hayran kaldı. Burayı başlı başına fotoğraflamak için gelmek istediğini söyledi. Burada, Hz. Hüseyin’in kesik başının bulunduğu mekanı göremediğimiz için de üzüldü. Bunun nedenini anlayabilmiş değilim.
Otobüse bindiğimizde 15.30’u geçiyordu. Şam’ın önemli meydanlarından El-Merce’de, bir dikit üzerindeki İstanbul’daki caminin minyatürünü gördük. Şam Müzesi’ne doğru ilerlerken Süleymaniye Takiyesi’ni geçtik. Sekiz yıl önce buralarda yaşadığım günler gözümün önünden bir bir geçmekteydi. Lübnan’da yaşayan avukat Sait Ahmedi, Süleymaniye Takiyesi’nin avlusunda bulunan uçak ve helikopterleri gezerken, bunları Arap-İsrail savaşında düşürülen İsrail savaş araçları olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Bu uçaklardan birinin kanadına pusmuş bir kediyi fotoğraflayışım aklıma geliyor. Şam Radyosu’nda çalışan Gazel Yeşiloğlu arkadaşımızla buluşmamız, müzeyi gezerken öğrendiklerimizi anımsadıkça hüzünlendim.
Yorgunluk ve sıcak dolayısıyla yarı baygın haldeydi otobüstekiler. Onun için çoğunluk bir an önce otele gidip dinlenmek istiyordu. Otobüsün kaptanı Şam’dan çıkıp Beyrut yolundaki vadiye girdiğinde bir Türkmen kökenli Cevher Barak öğretmenin beni burada gezdirdiği an geldi gözümün önüne. BAAS’lı bu öğretmen, bizim Harbiye’yi andıran bu vadide Arap zenginlerini yaşadığını vurgulamıştı. Ara yollardan bir tepeye tırmanarak Monta Rosa Oteli’ne (Yani Kırmızı Gül Oteli) geldiğimizde saat 18.00’i buluyordu. 20.00’de otobüse binmek üzere iki saatlik dinlenme faslında herkes odasına yerleşti, duşlar alındı, çevreyi kolaçan edenler oldu. Gurup anına yakın fotoğraf makinesi ve kamerayla, etrafa hakim bir tepedeki bu otelden çevrenin çekimini yaptım. Lübnan’ın ünlü Beka Vadisi’nin arka sırtından başlayarak kuzeydoğuya uzanan bu vadiye, güneşin giderek kızaran ışınları vururken, meyve bahçeleri içinde tek ya da iki katlı evlerde yaşamlarını sürdüren insanların hareketliliği de dikkat çekiyordu.
Biraz gecikmeli de olsa otobüse binip Şam’a döndük, önce Cebel-i Kasiyun denilen Şam’ın kuzey-batısındaki dağa çıktık. Birinci Paylaşım Savaşından sonra bu bölgeyi işgal eden Fransızlara karşı ciddi bir direniş gösteren Şamlı yurtseverleri etkisiz hale getirmek için, o zamanlar ormanlarla kaplı olan bu dağı Fransız askerleri yakmış. Bu direnişçilere saygı anlamında dağa çıkan sol yamaçta “Zafer Anıtı” dikişmiş. Doğrusu, bir halkın belleğinde böyle önemli değerler sağlam biçimde yer ediyorsa, o halkı yok etmek mümkün değildir. Latin Amerika için Bolivar, Kuba için Jose Marti, Türkiye için Kuva-yi Milliyeciler ne ise, bu topraklar için de Arap yurtseverler odur.
Şam’ın bu dağdan gece görünüşü büyüleyici; öbek öbek ışıklar, bulvar ve caddelerdeki araç hareketliliği, aşağılardan süzülüp gelen Arap melodileri, şarkıları… Dağın üst tarafına açılan yol boyunca binlerce insan öbekler oluşturmuş Şam’ı izlerken, yoldan geçen araçların gürültüsü bu atmosferi bozmuyor değil. Gündüz sıcaktan bunalan insanlar, akşamın serinliğini bu dağın eteklerinde hissetmek ve Şam’a bu tepeden bakabilmek için her tarafa yayılmış durumdalar. Arapça “berid”, yani “soğuk” diyerek su, meşrubat satan çocuk ve gençler fır dönüyorlar çevrede. Turun rehberi konumundaki yazar Mehmet Karasu, burada hırsızlık olaylarına tanık olunduğu için herkesi uyarma gereği duyuyor. Bizler de özenli davranıyoruz, aşağıdan esip gelen rüzgarla ferahlıyoruz kısa bir süre de olsa, bir sıkıntı yaşamadan otobüse biniyoruz ve doğruca kent merkezindeki Semiramis Otel’e gidiyoruz. Şam’ın Arap eğlencesini yansıtan bu oteldeki yemeğimizi yerken, içkilerine güvenemiyoruz. Rakı içenler dışında biz kırmızı şarap istediğimiz halde bu güvensizlik nedeniyle içemiyoruz.
Geç saatlere kadar burada süren Arap eğlencesi çerçevesinde genç kadın solist, Türkiye’den gelen iki masaya ilgi gösteriyor. İstanbul ve Antakya’dan gelenler, şarkılara eşlik ediyorlar, hatta bazıları çıkıp pistte oynuyor. Antakyalıların eğlenceye düşkünlüğü, orada da karşımıza çıkıyor. Marcel Halife’nin Türkiye’de de bilinen “Asfur”, yani “Kuş” şarkısını hep birlikte söylüyoruz. Yanımda oturan Suriyeli rehberle diyalog kurmak istiyorum ama Arapça bilen arkadaşlar yeterince yardımcı olamıyorlar. Neden diyalog kurmak istediğime gelince… Bulunduğum hiçbir ortamda onaylamadığı üzere dansöz çıkardılar bir ara sahneye, ben buna tepki gösterirken düşüncemi anlayan Arap rehber bir açıklama yaptı. Bu dansözün Irak’tan, ABD işgali sonrasında göç edenlerden olduğunu, Şam’da 2 milyona yakın Iraklı göçmenin bulunduğunu söyledi. O da dansöz inene kadar sahneye yüzünü dönmedi ve efkarlıydı. Tarihin her devrinde olduğu üzere savaş ve işgallerin, en çok kadınların onurunu yaraladığını o akşam, bir kez daha gördük. Onurlu her insanın niçin savaşa karşı çıkması gerektiğini, bundan daha “çıplak anlatan bir sahne” olamaz herhalde.
O geceyi Suriye’nin batısındaki bir platoda kurulmuş olan Monta Roza Otel’den biraz gecikmiş olarak ayrılıp Lübnan Sınır Kapısı’na geldiğimizde, burada bu kadar bekleyeceğimizi hiç düşünmemiştik. Üç dört saat sonra Lübnan’a girdiğimizde bir yandan sıcak, bir yandan zaman kaybının stersi altında önce bir ovayı geçtik. Amik Ovası’nı andıran ama daha dar biçimde uzanan bu ovada, tarım ve sanayi iç içe görünüyordu. Hıristiyan halkın yaşadığı yerleşim düzeni ve kiliselerden belli olan bir kasabayı geçtikten sonra yol, dağa tırmanmaya başladı. Zaman zaman uçurumların göründüğü bu dağı aştığımızda ormanlar ve yükselen binalar gözümüze çarptı. Akdeniz sahiline inene kadar yaklaşık yarım saat boyunca Lübnan dağlarının sembolü olan sedir başta olmak üzere çeşitli büyük ağaçların gölgesinden ilerleyerek Beyrut’u değişik sırt ve vadilere kurulmuş semtleriyle seyrettik. Dört milyonu aşkın Lübnan’ın nüfusunun yarısından fazlasının yaşadığı Beyrut’ta kaldığımız süre içinde gördüklerimiz, dikkatimizi çeken önemli durumlar ve yorumlarım ise şöyle…
Bir; Doğu ve Batı Beyrut olarak bölünen bu kentin, sosyo-ekonomik açıdan sınıfsal keskinliğin çok açık görünen bir yaşam farklılığı var. Daha çok Hıristiyanların yaşadığı kesim, ekonomik açıdan güçlü, Müslüman ve diğer insanların yaşadığı semtler ise orta gelirli ya da yoksul. Lübnan Komünist Partisi başta olmak üzere İsrail’e kafa tutan Hizbullah ve diğer örgütler, daha çok bu kesimde güçlüler.
İki; Körfez ülkelerinin petrol şeyhleriyle Batılı kapitalistlerin eğlence, kumar merkezi olan oteller zinciri, Beyrut’un daha çok batı kesimine kurulmuş. Bu çark, petrol başta olmak üzere Ortadoğu’da biriken sermayenin, bu yolla Batı’nın kasalarına akmasını sağlıyor.
Üç; Beyrut’un merkezinde Korneş denilen yerde yaşam lüks ve tüketim çılgınlığı dikkat çekiyor. Paris, New York gibi kapitalist merkezlerde görülen pahalı lokantalar, pastaneler, alış-veriş merkezlerinde her şey ateş pahası. Sadece lüks arabaların burada yan yana dizildiği sokak ve caddeler dikkat çekiyor.
Dört; ticaretin her zaman canlı olduğu, 1970’lerden itibaren iç savaşın acılarını defalarca yaşamasına karşın Beyrut’un bu nedenle hemen kendini topladığı belirtiliyor. Semtlerde iç savaş sırasında her türlü silahla saldırıldığını izlerini taşıyan eski evlerin hemen dibinden yeni lüks binaların yükselmekte olduğunu gördük.
Beş; kimilerince Türk kökenli oldukları söylenen Hariri ailesinin, burada son 50 yıl içinde palazlandığı, ticari yükselişlerine paralel olarak da burjuva siyasetinde egemen oldukları belirtiliyor. Önce Suriye’nin, şimdilerde Hizbullah’ın sırtına yıkılmak istenen Hariri cinayetinin, aslında İsrail’in bir oyunu olduğunu, aklını kullanan herkes söylüyor. Yeri gelmişken, bizi Beyrut’ta gezdiren İskenderun kökenli Mehmet Efetürk’ün de verdiği bilgilerin bunu teyit ettiğini belirtmeliyim. Onlarca kişinin öldüğü büyük bir suikastla öldürülen Refik El-Hariri hakkındaki şu notu, okuyanların bilgisine sunmak istiyorum.
“Refik Hariri 1944‘te Lübnan’ın Sidon şehrinde mütevazı bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Sayda’da tamamladı. Üniversite tahsilini Beyrut Arap Üniversitesi‘nde Ticaret bölümünde okudu. Üniversitede öğrenim görürken bir yandan da okul masraflarını karşılamak için gazetelerde redaktör işinde çalışıyordu. Daha sonra buradaki tahsilini keserek 1965‘te Suudi Arabistan‘a geçti ve orada öğretmen olarak çalışmaya başladı. Arabistan’da Kral Fahd‘ın kız kardeşiyle evlendi. 1969’da CICONEST isimli kendi inşaat şirketini kurdu. 1970′li yılların ortalarında büyük petrol şirketleriyle iş anlaşmaları imzaladı. Onun servet dünyasına girmesinden kısa bir süre sonra asıl vatanı olan Lübnan’da iç karışıklıklar yaşanmaya başladı. Bu yüzden ticaret ve sanayi alanındaki faaliyetlerini Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde sürdürdü. Çok kısa bir süre içinde büyük bir servete sahip oldu ve Arap dünyasının hatta dünyanın sayılı zenginleri arasına girdi.” (Vikipedi Özgür Ansiklopedi)
Beyrut’ta suikastın gerçekleştiği yere yakın bir alanda anıt mezarı yapılan Refik El-Hariri’nin fotoğrafına bakarken, yazar Mehmet Karasu bana dönerek, “Müslüm Bey bakın, bu fotoğraf kimi andırıyor?” diye sordu. Duraksamaksızın, “Demirtaş Ceyhun’u!” dedim. Ortadoğu insanındaki ortak özellikler, hatta benzerlikler, bu coğrafyada büyük harmanlanmaların gerçekleştiğinin bir kanıtı değil mi?
Refik El-Hariri’nin anıt mezarının yanında, onun yapımını başlattığı söylenen “Mavi Cami” yükseliyordu. Benim dikkatimi çekense, deniz tarafındaki meydanda yer alan “Direniş Anıtı”ydı. Anıttaki kadın ve erkekler, işgal karşıtı bir duruşu temsil ediyorlardı ve vücutlarının değişik yerlerinden yara almışlardı. “Ölümüne direniş!” diyorlardı adeta. Bu anıta baktığımda, 1969’dan beri Filistin ve Lübnan topraklarında, burada yaşayan halkların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinde dayanışmaya giren Türkiyeli devrimciler, sosyalistler geldi aklıma. Antep’ten gelip bu cephelerde yaşamını yitiren ilk Türkiyeli devrimci Mustafa Çelik, örgüt adıyla `Fedai Ali Ahmet` başta olmak üzere enternasyonalist onurumuzun temsilcilerini saygıyla anıyorum.
Altı; Ravşi denilen yerdeki sahile indiğimizde, kişi başı 200 SL anlaştığımız bir tekne turuyla denizden karaya uzanan bir mağarayı görmeye gittik. Yaklaşık 50 mt uzunluğundaki bu mağaranın küçük bir bölümüne tekneyle girdikten sonra dönüşte suların oyduğu iki tepenin arasından geçtik. Kısa süren bu maceramız sırasında kamera ve fotoğraf makinelerimiz hiç durmadı. Sevda öğretmen, sık sık yalpalayan teknede dengesini iyi sağlayarak güzel kareler yakaladı.
Yedi; Turistlere “yolunacak kaz” gözüyle bakanların Beyrut’ta da az olmadığına tanık olduk. Tekne sahibi Mehmet Karasu’dan 200 SL fazla aldı, yemek yediğimiz sahildeki lokantada benzer tavırlarla karşılaşınca tartıştık. Doğrusu, bu kurnazlık sanılan ama basitçe insan kaybeden uygulamaların, Ortadoğu toplumlarında yaygın olduğunu görmek, bizim için çok üzücü.
Sekiz; Beyrut’tan akşamüzeri ayrılırken yönümüz Suriye’nin Tartus kentiydi. Sahili kuzey-batıya doğru kat ederken, bir dağın tepesinde büyük bir manastır ve İsa heykelini gördük. Buraya doğru çıkan bir teleferiğin altından geçerken, kentin birçok yerine bu denli dinsel simgelerin konmasını doğru bulmadığımızı söylemeliyim. Dinin toplumsal ve siyasal yaşamı bu denli kuşattığı bir toplumdan, çatışma ve savaş dışında bir şey çıkmayacağını tarih bize hep göstermiştir. Çünkü egemen sınıflar, o toplumlarda dini hep bu amaçla kullanmışlardır.
Dokuz; kısa süren Beyrut gezimizde üzüldüğüm en önemli şey, Dünya’nın yedi harikasından biri olduğu söylenen Jcaiyta Dağı Damlataş Mağaralarını görememekti. Gezi programımızda olmasına karşın, geç kaldığımız için gezemediğimiz bu mağaralardan birinin içinde tekneyle gezilirken, diğeri kuruymuş. Sarkıt ve dikitleriyle ünlü bu mağaraları görmek, başka bir bahara kaldı ne yazık ki…
On; yolumuz Beyrut’un kuzey-batı yönündeki son mahallelerine doğru ilerledikçe, muz bahçelerinin çoğaldığını fark ettik. Sevda öğretmenin önünde Ece Temelkuran’ın “Muz Sesleri” romanı duruyordu. “Bu bahçelerin olduğu bir semtte oturdu herhalde bu romanı yazarken.” diye konuştuk. Biz böyle konuşurken yan tarafımızda oturan bayan, “O romanı okudum ama beğenmedim.” dedi. Neden beğenmediğini tartışamadık, çünkü biz henüz okumamıştık romanı tümüyle.
Yol üzerinde merak ettiğim kent ise Trablusşam’dı. Bir yandan da güneş batmak üzereydi, gündüz gözüyle göremedim ne yazık ki bu kenti. 100 bini aşkın bu kentin ortasından geçtik, çevresinde bir üniversite binası ile fabrikalar bulunan bu kentin limanı da işlek görünüyordu. Bundan sonraki yolculuğumuz geceye denk geldiği için, mekanlar ve durumlarla ilgili fazla şey belirtemeyeceğim.
Lübnan’dan Suriye’ye girişimiz birkaç saat engellenmemiş olsaydı Tartus liman kentine erken gelebilseydik, rehberimiz Mehmet Karasu’yla mutabık olduğumuz üzere sahile çok yakın olan Arvad Adası’na gidip gelecektik. Tarihte tecrit mekanı olarak da kullanılan bu adayı göremeden ve sınırda çok gecikmenin gerilimiyle de yoğrulmuş olarak Tartus’tan ayrıldık. Hepimiz, bilgisayar teknolojisinin bu sınır kapılarında kullanılmamasına bir anlam verememiştik. Sevda öğretmen, buralardaki düzensizlik yanında pisliğe de çok sinirlenmişti haklı olarak.
Sabah Yayladağı Sınır Kapısı’ndan girdiğimizde, bir yandan cep telefonlarımız çalmaya başladı, diğer yandan dostlarımıza, yakınlarımıza kavuşabilmenin sevinci egemen oldu otobüste. Doğrusu, bu kadar kısa zamanda bu kadar çok yeri görmenin, sindire sindire bir kültür gezisi yapmaktan uzak olduğunun altını çizmeliyim. Hele hele gezilen görülenleri belgelemeye çalışarak bunu yapmanın, daha da zor olduğu malum. Yine de güzel anlar yaşadığımız, yeni bilgi ve görgülerle zenginleştiğimiz bu gezi için, düzenleyen dostlarımıza teşekkür ediyoruz.